Şebnem İşigüzel
Sarmaşık
EVEREST 134
ŞEBNEM İŞİGÜZEL
1973 doğumlu. İstanbul Üniversitesi Antropoloji Bölümü'nde okudu. İlk kitabı olan Hanene Ay Doğacak 1993 yılında yayımlandı. Aynı yıl Yunus Nadi Ödülü’ne değer bulundu ve yine aynı yıl Muzır Kurulu tarafından yasaklandı.
Sonra sırasıyla şu kitapları yayımlandı: Öykümü Kim Anlatacak (1994), ilk kısa romanı Eski Dostum Kertenkele (1996), ağırlıklı olarak Radikal İki'de yazdığı yazıları topladığı Neşeli Kadınlar Arasında (2001) ve ilk kitabıyla hiç benzeşmeyen son öykü kitabı Kaderimin Efendisi.
1997 yılından bu yana yaşamını yazarak sürdüren Şebnem İşigüzel evli ve bir çocuk annesidir.
ŞEBNEM İŞİGÜZEL
Sarmaşık
Türk Edebiyatı 28
Sarmaşık
Şebnem İşigüzel
Kapak tasarım: Mithat Çınar
© 2002, Şebnem İşigüzel
2002; bu kitabın Türkçe yayın hakları
Everest Yayınları'na aittir.
Birinci Basım: Eylül 2002
İkinci Basım: Eylül 2002
ISBN: 975 - 289 - 026 -1
Baskı ve Cilt: Melisa Matbaacılık
EVEREST YAYINLARI
Çatalçeşme Sokak No: 52/2 Cağaloğlu/İSTANBUL
Tel: 0 212 513 34 20-21 Fax: 0 212 512 33 76
Genel Dağıtım: Alfa, Tel: 0 212 511 53 03 Fax: 0 212 519 33 00
e-posta: everest@alfakitap.com
www.everestyayinlari.com
Everest, Alfa Yayınları'nın tescilli markasıdır.
Manuel'e...
SARMAŞIK
1
TESADÜFİ RENKLER
(
O kış hayatlarımız sarmaşık dalları gibi birbirine geçecek, bütün felaketler ve kötülükler bizi bulacaktı. Birbirimizin varlığından haberimiz yokken, hayatlarımızı var eden tesadüfler birleştirecekti bizi. Sarmaşıkların sırnaşık cılız gövdeleri gibi aşklarımız, kederlerimiz, kayıplarımız ve arzularımız birbirine dolanacaktı.
Tesadüflerin hayatın atomları olduğunu, böyle saçmalıkları düşündüğüm için değil de, kafamı üç gün önce traş ettiğimden, o sert kır saçlar, şeffaf gibi görünen kafa derimi delip çıkmaya çalıştığından kafam kaşınıyor şimdi. Sakallarım da çıkmaya yakın böyle kaşınır benim. Yüzümü duvarlara, pencere pervazlarına, merdiven trabzanlarına sürterek kaşımak isteyeceğim kadar çok kaşınır. Böyle, kaşınırken değil ama, kafamı tepedeki kelim gibi traşladığımda kendimi Picasso'ya benzetiyorum. Picasso'ya benzemek için onun gibi bakmak da gerekir tabii. Bendeyse nerede o bakışlar? Oysa bizzat tanışmıştım Picasso'yla; işte, pencereye düşen aksimle göz gözeyim şimdi: Bakabiliyor muyum Picasso gibi? Boşverin, geçelim.
Hayatımın en sakin son günü olduğunu bilmediğim bugün, bir haftadır karşı pencerede beliren, karnı burnunda kadının adının Sedef olduğunu öğrenmiştim. Elinde çirkin poşetlerle ağır aksak yürürken, "Sedef" diye seslenilmişti arkasından.
"Sedef, bu ne hal?"
Hamileliğine, doğurmasına yakından tanık bir arkadaşı olmalıydı. Daha o sabah, karşı pencereleri seyrederken, Sedef ve onun kocası olduğunu tahmin ettiğim adamı görmüştüm. İkisi de benim gibi pencerede dikilmişlerdi. Ama ne beni, ne diğer pencereleri izliyorlardı. Evlerinin önündeki çirkin bahçeyle de ilgileri yoktu. Kocası, pencere camı üzerinde bir şeyleri gösteriyordu. Bunu yaparken bağırıyordu sanırım; şiddetle açılıp kapanıyordu ağzı. İlk defa daha göbekli ve daha kel görünmüştü gözüme. Böyle görünen kocasıydı elbette. Sedef, Jan Van Eyck'in en meşhur tablosundaki; hani, şu solgun yüzlü bir adamla el ele tutuşmuş poz veren, arkalarındaki yuvarlak aynada da tabloyu yapan ressamı gördüğümüz, perspektif ve işçilik harikası resimdeki o mahcup kadın gibiydi.
Resmin adı, 'Arnolfini ve Karısı'dır. Arnolfini, Brugge'ye yerleşmiş İtalyan bir tüccardır ve bu tablo, resim tarihine özel hayatı konu alan ilk örnek olarak geçmiştir. Bu resmi bana Sedefin yeşil olduğunu düşündüğüm elbisesi ve gebeliği hatırlattı. Hoş, bizim Arnolfini bağırıp çağırmasa, karısıyla el ele tutuşup bana doğru, karşı apartmanın penceresinden onları izleyen portre ressamına doğru gülümseyerek baksa, o mutluluk resmindeki gibi görüneceklerdi.
Uzun zamandır işsiz -haliyle sadece kendi zevki için çalışan- bir portre ressamı olarak canım sıkılıyordu. Sedefi, yeşil olduğunu düşündüğüm elbisesiyle karnı burnunda, kendisine bağırdığı aşikâr olan kocasının karşısında gördüğümde, zavallı gebe ev kadınının kaderini tersine çevirecek bir portresini yapmayı arzu ettim. Bu portresinde, genç kadının ağzından çıkan ateşler, kocasını korkudan tir tir titretecekti.
Önümüzdeki dar caddeden arabalar geçiyordu, sonra insanlar. Evlerinin önündeki bahçede ilk defa gördüğüm bir adam, boş süs havuzun içine girmiş dolanıyordu. Onlarca serçe bahçe kapısının üzerine dizilmişti. Bir tek o, çok çaresiz ve mutsuz görünüyordu.
Bütün bunlar olurken kız kardeşim Hayal atölyemde, yanımdaydı ve sessizce oturmuş çayını içiyordu. Her gün aynı saatlerde, birlikte oturduğumuz bu yüz yıllık üç katlı evin atölye olarak kullandığım üçüncü katına çıkar, sessizce çayını içer, kuşların, böceklerin, kedimin ve tuvalimin içindekilerin neler konuştuğunu fısıldardı bana. Katatonik şizofrendi ve takılırsa bütün bir gün, elinde çay fincanıyla karşımda donakalırdı.
Yaklaşık on yıldır hasta. Hastalığının ilk yıllarında kendisini telaşla tıktığımız akıl hastanesinden çıktıktan sonra burada, atölyemde, elinde çay fincanıyla girdiği her donup kalma anının, yani krizin, bir resmi var. Geçen gün üşenmeyip saydım, tam 386 tane böyle tablosu var Hayal'in. On yılın üç yılını akıl hastanesinde geçirdiğini düşünürsek, kalan yedi yılın her birine 55 tablo düşüyor. Her aya yaklaşık dört, her haftaya bir. Demek ki Hayal, haftada bir, burada benimle çay içerken katatonik şizofreni marifetini göstermiş. Hiç kuşkunuz olmasın, Hayal'e de aynı oyunu oynuyor, portresini yaparken kaderini de değiştiriyorum. 386 portresinde de kız kardeşim mutlu, huzurlu, sağlıklı bir kadın olarak çayını yudumluyor.
Yeryüzündeki bütün fısıltıları işiten Hayal, "Pencere camları çizilmiş, o yüzden kavga ediyorlar," dedi.
Kedi gerinerek ve Hayal'in ayaklarına sürünerek aramızdan geçip gitti.
"Aslında," diye devam etti, "kavga ediyorlar denilemez. Kadın sesini çıkarmıyor. Adam ona bağırıyor. Temizlikçi kadın yapmış, camlara sıçrayan boyaları jiletle kazırken camlar çizilmiş. Kocası ona defalarca tembihlemiş, temizlikçi kadın pencere camlarını çizmesin diye. Ama onun dikkatinden kaçmış. Bir şey söyleyemiyor. Bebek, kadının karnında dönmeye çalışıyor."
Görüyorum. Yeşil olduğunu düşündüğüm elbise, içine rüzgâr dolmuş gibi hareket ediyor. Bir anda oluyor bu.
"Kadın ağlıyor," diyor Hayal. Bir felaketi haber verir gibi daha yüksek sesle tekrarlıyor bunu: "Ağlıyor kadın." Telaşla yerinden kalkıp pencereye, benim yanıma geliyor. Altın yaldızlı ve lacivert olduğunu bildiğim porselen fincandaki çayın bir kısmı şiddetle dalgalanıp dökülüyor. Hayal'in uzun kadife eteği, yere dökülen çayların üzerinden geçiyor. Artık bir deliye ait olduğu her halinden belli olan yüzünü pencereye dayıyor. Başının tepesinde topladığı mısır püskülü saçları pervaza değiyor. Gözbebekleri nasıl bu kadar büyüyebilip gözaklarının ortasında delice dönüp yuvarlanabiliyorlar? Aklını yitirmiş bir kadına ait oldukları için mi? Şükür, o gözler benim elimden çıkan portrelerinde cin gibi bakıyorlar.
"Gözyaşları masanın üzerine damlıyor. Pıt pıt pıt. Onların sesini duyabiliyorum."
Hayal'in üzüntüyle kıvrılmış, halsiz işaret parmağı, aramızdaki boşlukta durmuş, Sedefi işaret ediyor.
"Kalbini dinlemeye çalışıyorum," diyor Hayal. Sonra çok üzülmüş, kahrolmuş gibi başını sallıyor:
"Çocukluğu, ergenliği hep böyle üzüntülerle geçmiş. Zavallı, zavallı."
O gün Hayal, bunları söyledikten sonra, pencerenin önünde çok üzülmüş bir halde dondu kaldı. Ben biraz daha, kocaman karnıyla masa başında oturmuş, ağlayan Sedefi seyrettim. Süs havuzunun içinde dolanan adam çekti gitti, bizim evin önüne park eden bir araba arkadakinin park lambalarını tuzla buz etti. Çayın rengini göremediğim -artık istesem de çayın rengini bilemem ya- o çirkin fincanlarla bir tane daha çay içtim. Sonra çalışmaya oturdum.
Söylemiştim, ben portre ressamıyım. Ölmüş annelerin, babaların, yaranılmak istenen patronların, kendini çok sevenlerin, can sıkıntısından patlayan zengin hanımların, saygıdeğer piyano hocalarının portrelerini yapıyorum. Kimsenin, karşımda oturup poz vermeye sabrı yok. Ekonomik krizden sonra parası da yok. Aslında var, ama artık böyle bir şeye harcayamayacak kadar değerli o para. Portrelerini yaptırmak isteyenler çoğunlukla sevdikleri bir fotoğraflarını getirirler yanlarında. Ben de o ruhsuz fotoğraflara baka baka portrelerini yaparım. Çoğunluk daha genç, daha güzel, daha başka görünmek ister, asla oldukları gibi görünmek istemezler. Aralarında bir günden bir güne bütün kalbiyle aynaya, bir su birikintisine, vitrine düşen aksine bakan yoktur. Şuursuzluk; bu illet hepsinin yakasına yapışmış. Şu pencere önünde donup kalmış zavallı katatonik şizofrenin bile onlardan daha derin bir şuuru var.
Şimdi doktorumun portresini yapıyorum. Prostat ya da bir mide rahatsızlığından mustarip değilim; nörolojik bir hastalık benimki. Üstelik tam bir ressama yakışır cinsten; achromatopsi, renkleri tanıyamama, bir tür renkkörlüğü. Kısa bir süre önce ortaya çıktı. Bebek'te oturan, şişmanlıktan yatağa mahkûm, elinde olmadan bol bol osuran ve tarafımdan kendisine "Osuruk Kraliçesi" unvanı verilen kadının portresini bitirmek üzereyken ciddi biçimde ilerledi hastalığım. İlk o zaman renkleri karıştırmaya başladım. Tarif etmemin imkânsız olduğu bir biçimde renkleri görüyor ama ayırt edemiyorum. Yediğinizin ne olduğunu bilip tad alamamak gibi. Hastalığıma karşı duramayacağımı fark edişimin utanç verici bir hikâyesi de var: Aile avukatımızın portresini yaparken adamın yüzünü mora boyamışım. Hayal'in söylediğine bakılırsa, gözleri kırmızı. Portrede, aslında göründüğü gibi kepçe yapmamaya özen gösterdiğim kulakları ise eflatuna.
Bu ortaya çıktığında, "Önemli değil," demişti avukatımız defalarca, "Hiç önemi yok."
Sonra, yıllardır bizim gibi bir aileye bakmasına neden olan o malum dengesizlik -belki gizli delilik- ortaya çıkıp, bir anda bunu ciddi ciddi yaptığıma inanmış, annem tarafından evimizden kovulmasına yol açan şu lafı etmişti:
"Nasıl olsa bu evde yaşayan herkes deli."
"Delilik onurlu bir şeydir," diye bağırmıştı annem.
Doğru, delilik ailemizin onuruydu. Babam da kırk yıl önce bu onurla ölmüştü. Akciğer kanserinden ölmüştü ama annemin onu zehirlediğine inanıyordu. İlaçlarını içmeyi reddetmesi bu yüzdendi. Belki onu öldüren ve kan kusturan, aklından çıkaramadığı bu şüpheydi. Ölümü beklediği o karanlık odada kan kusarken, yanı başında dikilen annem, "Benim kanımı kusuyorsun," diye mırıldanıyordu.
Babam, pelte pelte ciğerlerini kustukça, "Kanım, benim kanım," diyordu annem. "Beni zorla bozduğun o gün apış aramdan fışkıran kan şimdi senin ağzından akıyor."
Bütün bunlara bir iki haftadan fazla tahammül edemeyen hemşirelerin, hastabakıcıların, babamın kan fışkıran ağzını sildikleri ıslak havluları ellerinden alan annem, artık kandan kurumuş ve rengi seçilmez olmuş bir çocuk elbisesini bu kan kusan ağza tutuyordu:
"Buna kus kanını. Senin parçaladığın kızlığımın kanı da bu elbisemin eteklerine akmıştı. Daha on iki yaşındaydım. Bahçedeydim, oynuyordum. Hatırladın mı?"
Babam hatırlamak istemiyordu, biz duymak istemiyorduk. Annemin çocuk çığlıkları evin karanlık kilerinden taşıp oda oda dolaşıyordu: "Beni kurtarın!"
"Duyuyorlardı ama geliniyorlardı." Annem, o korkunç günün hikâyesini hep bu cümleyle noktalıyordu. Anlattığına göre, o yıllarda evin hizmetçisi olan annesi ve benim babaannem üst katta bu odadaymış ve kilerde tecavüze uğrayan annemin çığlıklarını duyuyorlarmış. Annesi koşup onu kurtarmak istediği halde babaannem kapıya dikilmiş:
"Bırak, çocuklar eğleniyor. Eğlenirler, eğlenirler, bir bakarsın büyüyüp evlenmişler."
"O gün defalarca oldu," diyordu annem. Bu korkunç, her sözcüğü midemin üzerine yumruk gibi inen bu hikâyeyi dinlemek istemiyor, odadan koşarak çıkmak, kaçmak istiyordum. Ama annem, tıpkı babaannem gibi yolumu kesiyordu:
"Acıma ortak olun, beni dinleyin!"
Sonunda, bu hikâyeyi hiçbir şey hissetmeden dinlemeyi öğrendim. Öğrendim yanlış kelime, bunu başardım. Londra'da resim okuduğum yıllarda, üç hafta okul atölyesine kapanıp bu hikâyenin resmini yaptım. Yıl sonu sergisinde -tesadüfün böylesi- kimsesizler yurdu müdiresinin aldığı o resmi hatırlarım.
Annem ne zaman hikâyesini anlatmaya başlasa, yirmi altı yaşındayken yaptığım o resim kafamda canlanır ve her ayrıntıyı hiç atlamadan resmetmiş olmama şaşar kalırım. Loş bir kiler, çığlıklar atan bir kız çocuğu, onun üzerinde dizlerine kadar sıyrılmış pantolonu yüzünden kocaman poposunu gördüğümüz adam, devrilmiş ve içindekiler ortalığa saçılmış pirinç çuvalları, kız çocuğunun, yani annemin daha kabarmamış göğüslerindeki kanlı parmak izleri. Rus resim hocamızın ısrarla resmimizde olmasını şart koştuğu şey; hareket.
Bakın, bunu da hatırladım, o hocamızın adı da Vladimir Starov'du. "Bu korkunç tabloda hareket nerede?" diye sormuştu. O tabloda durgun hareket vardı. Yani, resmedilmesi en zor hareket. Tecavüz edilen kız çocuğu -yani, annem- bir ayağıyla yerden güç alıp, -tıpkı bir kaldıraç gibi- cılız vücudunu yükseltip, üzerindeki gövdeyi -yani babamı- atmaya çalışıyordu. Üzerine abanan o gövdeyi kan içinde kalmış gövdesinden uzaklaştırmaya çalışıyordu ki bunu da o an için başarmış görünüyordu. Evet, kız çocuğunun bir ayağının yerden aldığı kuvvet olmasa, tecavüz eden o koca gövdenin altındaki çocuğun gövdesinden bir anlık ayrılışını, bu sayede kız çocuğunun kanlı apışarasını, kanlı el izlerinin donattığı göğüslerini görebilmemiz imkânsızdı. İşte, resimdeki o durağan hareket buydu.
Bay Starov'a resmimdeki durağan hareketimi anlatırken yanılmıyorsam -o da heyecandan olsa gerek- tecavüz edenin babam, tecavüze uğrayanın da o zaman on iki yaşında olan annem olduğunu söylemiş olmalıyım. Starov'un alnını kurulayıp durması, boncuk boncuk terlemesi ve hiçbir yorum yapmadan, "Geçelim," demesi sanırım bu yüzdendi.
Bende, fırça tutan parmaklarımda, resmettiğim şeylerin kaderini değiştirme arzusu daha o yıllarda uyanmıştı. Tabloda, on iki yaşındaki annemin un çuvallarının üzerine doğru baktığı yerde, elinde balyoz olan tombul bir melek vardı. Tahmin edersiniz ki annem, o tombul meleğin bir kanat çırpışıyla yanına gelip balyozu uzatacağını, kendisinin de bununla babamın kafasını patlatacağını umuyordu. Tombul melek ise hayretle, belki biraz da ilgiyle, tecavüzü seyretmekteydi. Bana kalırsa, elindeki balyozu anneme vermeye niyeti yoktu. Çünkü o, kız kardeşimin ve benim kaderimizdi. O an için sadece bir umuttu. Un çuvallarının üzerine kondurduğum balyozlu tombul meleğin üzerini kapamam bir haftamı almıştı. Ödev gereği, gerçekçi olması istenen bir resimde sürrealist bir imgeyi açıkça ortaya koymak, okulu uzatıp bir yıl daha Londra'da sürünmeme neden olabilirdi. Sınıf arkadaşım, aşkım Celine de, resmin Balyozlu Tombul Melek olan adıyla ne çok dalga geçmişti. Ona kalırsa tombul melek, resimde kıçını gördüğümüz adam, yani babamdı; balyoz da onun şişkin taşaklı siki.
Konuyu uzatarak belki canınızı sıkıyorum ama annem korkunç hikâyesine her zaman şu sözlerle başlardı: "O güne kadar Allah beni korumuş, ne bir yerim kesilmiş, ne bir yerim patlamış, dizlerim bile yaralanmadan, hiçbir yerimden irin sızmadan on iki yaşıma kadar tertemiz, melek gibi gelmiştim." Sonrası da şöyle bir şeydi: "Babanız, o şeytan, o gün beni öldürmekten beter etti. O kilerdeki bütün nimetler apış aramdan fışkıran kanla boyandı. Boğuştuk önce, uzun uzun boğuştuk. Ben çocuk gücüme şaştım. Tekmelerimden, boşa giden yumruklarımdan pirinç, un çuvalları dağıldı. Yere saçılan pirinç tanelerinin üzerinde sivri, yakıcı bir hançer içimi boşalttı. Çığlıklarıma kimsenin yetişmeyeceğine inandığımda bile sesimi kesmedim. 'Sus artık, kimse gelip seni kurtarmayacak nasıl olsa,', diyordu bana. Yine de çığlıklarımı kesmedim. Yoksa o sessizlik anında, onun soluk alıp verişlerini duyacaktım; hırıltılarını, o hayvani nefesinin sesini işitecektim. Çığlıklarım hâlâ gücüm olduğunu, acıya dayanabileceğimi ispatlıyordu. İşte, şeytanın bir kulağının zarını, benim o çığlıklarım patlatmış. Hep öyle derdi: 'O gün hakladın sen sağ kulağımı.'"
Kovulan avukatımızın mor yüzlü, kırmızı gözbebekli tuhaf portresi salonun bir köşesine asılıp da, mirasımızı yönetecek, hanların kiraları ve kiracılarıyla uğraşıp belli dönemlerde bazı malları satmamızı sağlayacak yeni avukat adayı geldiğinde, stajyerliğini yeni bitiren çaylağın ilk sorusu, "Uzun yıllardır bu evde mi oturuyorsunuz?" oldu. Bu soru bile anneme korkunç hikâyesini anlattırmaya yeterdi:
"Evet, on iki yaşında kocamın ırzıma geçtiği günden beri bu evde yaşıyorum. Öncesinde annem evin hizmetçisiydi. Onun yanında gidip geliyordum. Sonra, o talihsiz olaydan sonra..."
"Çay içer misiniz?" Bu soru annemi susturmaya yetmezdi elbette.
"Sus, bölme hikâyemi!"
"Bu senin hayatının tek hikâyesi değil, anne!"
"Hayır, benim hayatım bu korkunç hikâyeden ibaret. Hepimizin hayatı korkunç bir hikâyeden ibarettir. Tek bir andan. Benim hayatım da on iki yaşımda o kilerde kanlar içinde kalmamdan ibaret. Buna karışma."
"Hanlarının kiralarını her ay sana vermekten başka bir vazifesi olmayacak adama, sonradan kocan olacak bir adamın nasıl tecavüz ettiğini anlatarak eline ne geçiyor!"
"Bu benim hayatım. Hiçbir hatıradan kaçış yoktur. Görmemek için gözleri kapamaya benzemez unutmak."
Yüz yıldır eşyaların yeri bile değişmeyen, halıları, perdeleri, döşemeleri, tabloları yılların tozuyla duran İstanbul'un göbeğinde, Cihangir'deki bu üç katlı kaotik evde yaşayan bizlere karşı başkalarının düşüncelerinden elbette haberdardım. Yarı deli bir anne, katatonik şizofren bir kız kardeş. Benim için ne dediklerini de tahmin edebiliyorum: Deli ressam, hasta ressam, çatlak. Ah biliyorum, elbette delilik bulaşıcıdır. Üstelik herkes için delirme olasılığı vardır. Delirmenin kolaylığı ve rahatlığı, hatıralarımıza, zihnimizden temizleyemediğimiz gerçeklere ve tabii genlerimize, eksik proteinlerimize bağlıdır. Tuvalime nasıl hâkimsem, yaptığım portrelere, aklıma da öyle hâkimim işte. Ama, artık renklere hâkim değilim. Ancak numaralandırarak ayırabiliyorum onları.
Peki, karşı penceremdeki Sedef, o, hayatının farkında mı? Ben nasıl fark ettim bu mutsuz, gebe kadını? Garip bir biçimde, bir müzik eşliğinde, bir ritimle hareket ediyormuş gibi salınan Sedefi.
Londra'da edindiğim bir alışkanlık pencereleri gözlemek. Sadece pencereleri değil, insanları da. Londra'da utangaç bir yabancı olduğum için yapıyordum bunu. Yalnızlıktan. Okul yıllarındaki aşkım Celine'i, bugün bile, yaşadığı şehre, Paris'e gidip uzaktan uzağa izlemem ise yalnızlıkla ve alışkanlıkla ilgisi olmayan, başka bir hikâye. Emin olun, İstanbul'daki penceremden çok da eğlenceli bir şey görünmez. Buna röntgencilik denemez; amatörce, çıplak gözle yaparım bu işi çünkü.
Nedense ilk günden beri Sedefi, o apartman katma kapatılmış gebe bir hayvan gibi gördüm. O geniş ve kişiliksiz salonda, mutsuz, huzursuz, garip bir ritimle dolaşan gebe bir hayvan. Buradan, atölyemin penceresinden, Sedefin zavallılığını, çaresizliğini hissedebiliyordum. Taşındıkları ilk gün, sarı çiçekli bir berjerin üzerinde saatlerce oturmuştu. Hamallar geniş salona eşyaları yığarlarken o hiç kıpırdamadı. Neredeyse, Hayal'in kriz anlarındaki kadar kıpırtısızdı. Besbelli uzunca bir süre salonlarının perdesi olmayacak, duvara dayanmış bekleyen o korkunç röprodüksiyonlar asılmayacak.
Adını öğrendiğim bugün, onu ilk defa dışarıda gördüm. Kocasıyla yaptığı o kavgadan saatler sonra caddenin başında, elinde o çirkin poşetlerle, mutsuzlukla, karnındaki o ağırlıkla ağır aksak yürürken. Arkasından arkadaşı seslenmeseydi eğer, paketlerini taşıyacak, evinin önüne geldiğimizde kendi penceremi işaret edecektim. Ama hiç değilse adını öğrenmiş olduğumu düşünerek yürüdüm gittim. O, arkadaşıyla, caddenin başında durup sohbete daldı. Biraz ilerideki Savoy Pastanesi'ne girdim ben de. Kedim için badem şekeri almak istedim. Kasadaki albinonun ne düşündüğünü biliyorum: "O delilerin kedisi de deli. Bu yüzden badem şekeri yiyebiliyor."
Her defasında kedim için demesem aldırış etmezlerdi elbette. Ama ne renk olduğunu bilmediğim üç paket badem şekerini kedim için alıyordum. Yeşil olanlarını sevmiyordu, ki muhtemelen onlar naneliydi. Şu renk karıştırma hadisesinden sonra hangisi yeşil bunların diye de soruyordum.
Üç paket sade badem şekeriyle pastaneden çıktığımda Sedef önümden geçip gitti. Hızlı bir iki adımla yakaladım onu.
"Size yardım edebilirim."
"Ama evim çok yakında, teşekkür ederim."
"Evinizi biliyorum. Karşı komşunuzum. Yine de yardım etmeme izin verin. Bu kocaman karnınız ve paketlerinizle..."
"Çok zavallı görünüyorum," diyerek, paketlerini bana doğru uzattı.
Evet, Sedef samimi bir kadındı. Kendisi için ayak üstü gerçek bir yorum yapıvermişti. Bir süre sessizce yürüdük. Sorabileceğim tek şey bebeğiydi:
"Doğum ne zaman?"
"Çok yakında, bu ayın sonunda."
"Demek son günler."
"Evet, artık bitiyor."
"Korkuyor musunuz?"
"Hayır. Doğurmaktan kim korkar?"
"Ben korkabilirim mesela."
Sedef buna hiç gülmedi. Gülünecek gibi de değildi. Ama Sedefin birazdan söyleyeceği çok ışıklı bir şeydi. Romanlarda yazılabilecek kadar güçlü bir cümle.
"İnsan sadece ölmekten korkar herhalde. O da, doğururken değil."
O kış başımıza neler geleceğini bilmiyorduk. Evlerinin önünde durmuştuk, üzerimize yumuşak bir akşam ışığı düşüyordu. Güneşin son ışıkları bütün gücüyle Sedefin omuzlarına, kollarına, parmak uçlarına dökülüyordu. Kutsal bir ışıkla donatılmış gibiydi. Geniş karnını örtmeyen, gri olduğunu tahmin ettiğim kabanının içinden, yeşil olduğunu düşündüğüm uzun elbisesi görünmekteydi. Ama her şey o uhrevi ışıkla maskelenmişti. Kendimi tutamadım:
"Bir kış günü için ne kadar güzel, ne kadar kuvvetli bir ışık bu böyle."
"Başka bir yerden, muhtemelen şu çirkin otelin cam gövdesinden yansıyor üzerimize."
Doğruydu. Günün o saatinde, o noktada ışık olması mümkün değildi.
"Sahte bir ışık bu," dedi gülerek. Gülerken diş etleri görünüyordu. "Bu yüzden bu kadar güzel ya."
Paketleri yavaşça elimden çekti.
"Biliyorum, burada oturuyorsunuz," dedim.
"Siz de şurada," dedi, atölyemin penceresini işaret ederek. "Birkaç kere gördüm sizi. Pencereden bakıyordunuz."
"Sizi izliyordum. Bu sabah ağladınız. Kız kardeşim Hayal çok üzüldü."
"Anlıyorum," dedi sessizce. Bunu söylerken başını öne eğdi. "Hâlâ pencerenin önünde duran..."
"Kız kardeşim Hayal. On yıldır katatonik şizofren. Bütün bir gün orada öylece durabilir."
Yine, "Anlıyorum," dedi. Bu onun şaşkınlık sözcüğü olmalıydı. Anlıyorum, anlıyorum, aslında dünyadan habersizim, hiçbir şeyi anlamıyorum. Ne kadar mutlu, ne kadar mutsuz olduğumu bilmiyorum. Sadece bütün tuhaf insanlar gibi algılarım çok açık. Her şeyi algılıyorum. Pencereden beni seyredenleri, ağladığımı görenleri.
Zavallı Sedef. Böyle mi düşünmüştü acaba? Bir sabah bize çaya gelip gelemeyeceğini sordum. "Saat 10-11 gibi, tam o saatlerde Hayal'le oturup çay içeriz."
"Belki bir gün..." dedi. O kutsal, sahte ışık çevresini kuşatmaya devam ediyordu. Hiçbir yere dağılmadan, serçelerin dizildiği bahçe kapısına bile dokunmadan, sadece onun geniş karnını, cılız gövdesini sarıyordu. Bahçe kapısından girdi, kapının üzerindeki serçeler havalandı, uçtu gitti.
Hayal, atölyenin penceresinde değildi. Kriz bitmiş, boylu boyunca yere yığılmış olmalıydı. Olur olmaz köşelerde krize girmiş olduğundan, kimi zaman bir merdivenin basamağında, kimi zaman ayakta, ya da bahçedeki yükseltide yığdırdı. Krizden sonra düşüp bayıldığından kötü kırıkları oldu. Hâlâ vücudunda geçmek bilmeyen ezikleri, artık rengini seçemediğim ama mor olduğunu bildiğim ezikleri vardı.
Hayal'i yumuşak bir yere yatırmak üzere eve koştum. Kapıdan girer girmez kedi ayağıma dolaştı. Merdivenleri çıkarken, annem arkamdan seslendi:
"Nerede kedinin badem şekerleri?"
Acıyla inleyen Hayal'i yatağına yatırdım. Sırtına, omuzlarına yumuşakça masaj yaptım. Saatlerce kıpırtısız kaldığı için bütün vücudu kasılıp kalıyor, korkunç ağrılar çekiyordu Hayal. Üzerini örtüp atölyeme geri döndüm. İlk işim Sedefin penceresine bakmak oldu. Badem şekeri paketini bana göstermek ister gibi elinde tutuyordu. Beni görünce paketten bir şeker alıp, beyaz olduğunu bildiğim badem şekerini iki parmağının ucuyla boşlukta tutup ağzına attı ve gülümsedi. Ben de ona gülümsedim.
Sonra oturup çalıştım. Tedavimi sürdüren nörologumun portresini bitirdim. Portreyi, elimde onun herhangi bir fotoğrafı olmadan yaptım. İnsanların yüzlerini hafızamda tutabilme tarafım hep güçlüydü. Ama hastalığım bu yeteneğimi de elimden alabilirdi. En son on beş gün önce görüştüğüm ve bu akşam göreceğim doktorumu aklımda kaldığı gibi resmetmek, hastalığımın yön değiştirip değiştirmediğinin kontrolünü yapmamıza da yardım edecekti. Şimdilik, derdim renklerleydi. Renkleri de hislerimle ayırmaya çalışıyordum. Saçlarını yeşil yapsam doktorumun buna sinirlenecek hali yoktu.
Gariptir, kırmızı beni hep çekiyordu. Hâlâ onun ne renk olduğunu algılayamıyordum ama fırçamı kırmızıya buladığımı düşündüğümde elimi ateş basıyordu. O zaman, işte bu kırmızı diyordum. Evet, bu kırmızı. Kırmızıyı hâlâ tanıyordum. Bu beni üzmeye yetecek bir gerçekti işte. İstanbul'un bir köşesinde, adı duyulmamış, vasat bir portre ressamı olarak kalmamdan, tanışma ve dostu olma şerefine eriştiğim Picasso gibi bakamamaktan daha fazla acı veren bir gerçek.
Beni ağlatacak kadar dişli bir gerçek: Kırmızı, tanıdığım tek renkti.
2
AŞK BİZİ BOĞAR
(
"Kırmızı."
"Yeşil."
"Sarı."
"Turuncu."
"Siyah."
"Bütün renkleri tanıyorum. Benim renklerle bir derdim yok. Ben harflerimi kaybettim, doktor."
"Bu bir dizi zincirleme nörolojik hastalıktır: Yüzler, renkler, harfler. Bugüne kadar üçünü birden kaybedene rastlamadım."
"Ne şans, doktor."
"Biliyor musunuz, benim için gerçekten şans."
"Demek harflerini kaybeden ilk hastanız benim. Renkleri kaybeden de şu dışarıda, elinde sizin portrenizle bekleyen şaşkın mı?"
Küstahlığı, onun varolma biçimi olmalıydı. Bu yüzden bana şaşkın denilmesini işitmeme rağmen kızmadım. Demek şu an içeride, nörologumun yanındaki Nobel ödüllü ilk Türk yazarı, meşhur yazar Salim Abidin, artık okur-yazar bile değildi ha! Kendimi tutamadım, sıkı bir kahkaha patlattım. Öyle ki bir köşecikte, huşu içinde bitkilerin yapraklarına su püskürten sekreter kız korkuyla sıçradı, elindeki plastik fısfıs, çevresinde üç tur atıp yere düştü. İçeridekiler sanırım şahsıma yapılmış hakarete güldüğümü düşünmüşlerdi. Öyle olmalıydı, çünkü kısa bir sessizlik oldu. Bu sessizlik, sekreter kızın ani kahkaham karşısında çok korktuğunu söylemesiyle de dolmadı. Doktorum kapıda belirip beni içeri davet etti:
"Ali Ferah, gelmez misiniz?"
Doktorum bizi tanıştırmayı hesaplamış olmalıydı. Öyle olmasa, meşhur yazar Salim Abidin'i kapısı açık muayene eder miydi? Hoş, Salim Abidin'in de hastalığıyla ilgili saklayacak bir şeyi olmasa gerekti. Ya da beni gerçekten şaşkın zannediyordu, bu yüzden böylesine rahattı.
Elimde doktorumun portresi, içeri girdim. Böylece biraz önce bana şaşkın diyen meşhur yazar Salim Abidin'i daha yakından gördüm. 1987'de kendisini hayranlarına daha yakından göstermiş, peşini bırakmayan paparazzileri kapısına çağırıp tuhaf bir protesto eyleminde bulunmuştu. O eylemin günlerce gazetelerin birinci sayfalarından düşmeyen fotoğrafının, yağlı boya bir tablosunu yapmıştım. Şimdi atölyede, yüzlerce resim arasında durur o.
Aynı yaşlarda olmalıydık, çünkü ilk romanı Paha Biçilmez Margret çıktığında, ben resim eğitimi için Londra'nın yolunu tutmaya karar vermiştim. Doğru, Salim Abidin "gençliğin sesi" olarak lanse edilmişti. Bizimle aynı yaştaydı ve biz, ne okuyacağız, ne yapacağız, diye düşünürken o oturmuş, sıkı bir roman yazmıştı. Roman, ölmek üzere olan babamın başucundaydı ve Salim Abidin'in benimle aynı yaşta, yirmi bir yaşında olduğunu bana hatırlatan da, ısrarla ressam değil yazar olmamı isteyen de babamdı.
Şu satırlara gelene kadar okur hafızanıza, tecavüz eden bir adam olarak yerleşen babam, aslında ince bir edebiyat okuruydu. Bokunu temizleyen, ilacını veren, iğnelerini yapan hemşireleri, onun arzusu üzerine oturur, ona kitap okurlardı. Ama asıl Hayal ve ben, ölüm döşeğindeki babama kitap okurduk ve ona son okuduğumuz kitap, Salim Abidin'in Paha Biçilmez Margret'iydi. Konusu bir İngiliz kızıyla bir Türk gencinin aşkıydı. Peki, babam aylardır hasta yatağında yatarken, bu kitabı almamızı nasıl istemişti? Çoğunlukla klasikleri tekrar tekrar okuturdu bizlere. Hayal, Robert Musil'in Niteliksiz Adam'ım neredeyse ezbere bilirdi, ben de Dostoyevski'nin Karamazov Kardeşleri'ni. Paha Biçilmez Margret babamın eline nereden düşmüştü? Günlük gazeteleri okuyorduk babama, edebiyat haberlerini özellikle. O dönemin genç yazarı Salim Abidin'le ilgili sansasyonel şeyler vardı. Romanda anlattığı Margret karısıydı, tuhaf bir biçimde ölüyordu filan.
Salim Abidin'in, Hegel'in işaret ettiği gibi, insan yüzünü maymundan ayıran güçlü ve geniş çene çıkıntısına, bitişik kaslarıyla dikkat çeken bakışlarına, memnuniyetsiz duran yüzüne bakarken bunları düşündüm ve babamın ölüm döşeğinde bize merakla okuttuğu ve onun gibi bir genç olabilmem hayalini kurduğu yazarın, artık ne okur ne de yazar olduğunu hatırlayınca bir kahkaha daha patlattım. Deli olduğumun düşünülmemesi için kahkahamın sebebini açıklamak mecburiyetindeydim:
"Bir portre ressamı renkleri, ünlü bir yazar harfleri tanıyamıyor. Hastalıklar sahiplerini iyi seçmiş."
Nedensiz kahkaham için yaptığım bu açıklama üzerine Salim Abidin'in yüzünde, o güne kadar hiçbir insanın yüzünde görmediğim bir mimik belirdi. Bilmem, size nasıl tarif ederim: Sanırım dudakları hafifçe sağa kaydı, üst dudağı biraz daha fazla çekildi. Sanki bir kere daha bana sessizce, "Şaşkın," demiş gibiydi. Aramıza bir mesafe değil, bir dünya koymuştu. Bu, kendi halinde bir portre ressamının asla dahil olamayacağı bir dünyaya benziyordu. Ama ben muazzam yeteneğini, bilgi ve görgüsünü binlerce yüzü resmederek harcamış bir zavallı olarak, o dünyayı parmağımın ucunda döndürürdüm.
Tam bu sırada doktorumuzun söz alıp aramızı bulması yerinde olurdu, ki o da öyle yaptı:
"İzin verirseniz, ben dünyada pek az nörologun eline düşen iki ender vakamı birbiriyle tanıştırmak istiyorum."
Bu çok gereksiz bir şeydi. Salim Abidin karşımda dimdik, sahip olduğu sonsuz güvenle oturmaktaydı. Gözlerinden, "Bütün dünya beni tanıyor," dediğini okuyamamak için agraphi'den, yani yazı yazma ve okuma güçlüğünden mustarip olmak gerekirdi. Burnumun ucunda bütün küstahlığıyla oturan meşhur yazar da bu hastalıktan çekiyordu. Evet, bir kahkaha daha attım.
Bu defa, "Yeter!" diye bağırdı Salim Abidin. "Yeter, karşımıza geçmiş, nedensizce gülüyorsunuz!"
"Ama çok komiksiniz!"
Bunu söylemem, gülmekten kıvranmaktan, birkaç dakikamı almış olabilirdi. Ciddi ciddi sinirlerim bozulmuştu. Bunun nörologumun muayenehanesinde cereyan etmesi ne isabetti. Sanırım, sonra da bunu düşünüp güldüm. Gülmekten kilitlendim. İyi ki sidik torbam dolu değildi, yoksa altıma işeyebilirdim.
Salim Abidin, bana o an, çok komikçe ve beceriksizce gelen bir öfkeyle yerinden kalktı. Kapıyı çarpıp, çıktı gitti. Kendime geldiğimde doktorumla rutin görüşmemi yapacak halde değildim. Bu yüzden ben de ayağa kalkıp ona elimi uzattım. Bir de yaptığım portresini. Kendisini beğenmiş göründü. Üst üste, "İyi, çok iyi," dedi. "Kırmızı saç bana çok yakışmış."
İkimiz de delirmiş gibi gülüyorduk. Bitkilerin yapraklarını fısfısla ıslatmayı sürdüren sekreter kız arkamdan, "Şaşkın kimmiş, ona gösterdiniz," dedi.
"Küstahlara haddini bildirmekte üstüme yoktur," dedim. Hatta bunu söylerken, bir gözümü kırptım. Bu akşam, hayatım boyunca olduğumdan daha farklıydım. Tıpkı yaptığım portreler gibi, aslımdan çok farklıydım. Bu beni nasıl keyiflendirdi, anlatamam. Bir ara şu modası geçmiş Amerikan müzikallerindeki gibi dans edeceğimi filan zannettim. Gençlik yıllarımda o müzikallerdeki dansçılarının resimlerini yapardım. Gerçekten dans eder gibi görünürlerdi benim yaptığım tablolarda. Bu da Londra'daki atölye hocam, Vladimir Starov'un ödevlerinden birisiydi. Bütün bir gün atölyede, Gene Kelly kılığına girmiş bir oğlanı dans ettirir dururdu. O dönem en iyi işler benim elimden çıkmıştı.
"Bir kişiyi aynı günde iki defa hatırlamak iyi değildir," der annem. İyi ama, Bay Starov'un bana ne kötülüğü dokunabilir ki?
Doktorum, portresi için bir kere daha teşekkür ettikten sonra, Salim Abidin'le beni bir araya getirmenin ve biraz sohbet etmenin kendisi açısından çok önemli olduğunu söyledi.
"Bir Nöroloji Kongresi için. Anlarsınız ya... İzin verirseniz -bunu söylerken paltomun yakasındaki bir şeyleri, sanki görünmez toz taneciklerini silkeler gibi yaptı, bu hareketi çok kadınsıydı- sizi ve onu yarın tekrar arayıp bir araya getirmeye çalışacağım. Sizin daha olumlu ve ılımlı davranacağınızdan hiç kuşkum yok."
"Elbette, hiç kuşkunuz olmasın," diye karşılık verdim doktoruma. "Babam her zaman, yazarların dünyanın en küstah ve bencil kişileri olduğunu söylerdi. Kendilerini yeryüzündeki tanrılar gibi görürler, derdi. Bana kalırsa, yaptıkları tıpkı resim gibi, hayatı anlama çabasından başka bir şey değil."
Konuşmam çok etkileyiciydi. Sonunda bir sarhoş gibi gülmesem daha iyi olabilirdi ya, neyse, kendimi doktorun muayenehanesinin bulunduğu apartmandan caddeye attığımda çok daha iyi hissediyordum. Bir beyefendi gibi fötr şapkamı başıma taktım ve derin bir nefes aldım.
Meşhur yazarımız, elinde cep telefonu, caddenin ortasında durmuş, geçen arabaları kolluyordu. Madem doktorumuz tarafından zorla bir araya getirilecektik, şimdiden özür dilemekte fayda vardı. O, ne de olsa, ölüm döşeğindeki babamıza Paha Biçilmez Margret adlı eserini okuduğumuz, her kitabı dünyada en az bir milyon satan, Nobel ödüllü ilk Türk yazarımızdı:
"Umutsuzca Margret'i Arıyorum da sizindi, değil mi?" diyerek yaklaştım yanına. Yine münasebetsizce olmuştu, ama birdenbire, oracıkta hatırladıklarımla onun kalbini fethedebilirdim:
"Umutsuzca Margret'i Arıyorum, o romanınız İngiltere'de liste başı olup haftalarca Londra'daki kitabevlerinin vitrinlerini süslemişti. Ben o zaman öğrenciydim. Bunu en başında hatırlamalıydım. Çok Önemli bir hocamız vardı. Kendisi Rustu; Vladimir Starov. Romanınızı okumuş, 'İkinci Nabokov bir Türk,' demişti bana. Ben de, 'Nabokov onun tırnağı olamaz,' demiştim. Okuyamıyordum çünkü Nabokov'u. Ayrıca kendi dilini bırakıp İngilizce yazan her yazar onunla benzeştirilir ama siz onu aşan bir yazarsınız. Evet, bu yüzden karşı çıkmıştım hocam Starov'un 'İkinci Nabokov bir Türk' tezine. Sizi görür görmez hatırlamalıydım bunu. Bay Starov'u aynı gün içinde üç kere hatırlamama rağmen, sizi, sadece babama okuduğum ilk romanınızla hatırladım. Ne garip! Beni bağışlayın."
"Hatırlamak, unutmaktan daha zordur," dedi Salim Abidin. Ne de olsa yılların romancısıydı. Ayaküstü böyle okkalı bir cümle söyleme hakkı ve gücü vardı. Sadece o kadar mı? Bir şoförü bile vardı ve Nabokov'u aşmaktan mutlu, beni gideceğim yere kadar bırakmayı teklif etti. Gideceğim yer yakın diye nazlanmaya, davetini geri çevirmeye hiç niyetim yoktu. Bir beyefendi gibi deri döşemeli jaguarına bindim ve arkama yaslandım.
Kısa yolculuğumuz onun şoförünü azarlamasıyla ("Neredesin Allah'ın cezası") başlamıştı. Sonra, Umutsuzca Margret'i Arıyorum romanının best-seller olduğu yıllarda, Londra'da ne aradığımdan konuştuk. Arabanın içinde otururken daha iri yarı görünüyordu ve deri eldivenlerini çıkarmıyordu. Birdenbire samimi ve daha yumuşak bir adam olup çıkmıştı. Onu keyiflendiren, kendi halinde bir ressam tarafından Nabokov'dan üstün tutulması olabilir miydi? Evet, bu olabilirdi. Yol boyunca, bu tespitin bazı edebi çevrelerde dile getirilip getirilmediği şüphesi üzerinde durması da bu yüzden olmalıydı. Keşke, kendisiyle ilgili başlığı, 'Nabokov'dan Önce Bir Türk, Salim Abidin' olan bir makale yayınlanmış olsaydı. Neredeyse kendini tutamayıp böyle söylenecekti. Ama akıllı adamdı. Düştüğü tuzağı kendisi de fark etti ve şöyle dedi:
"Görüyorsunuz ya, başkaları için dünyalar kuranlar, kendilerine sunulan dünyalarla doymuyorlar. Yazarlar, daha fazla şöhret isteyecek kadar açgözlü ve bencil yaratıklar."
"Bunu babam da söylerdi: Yazarlar bencildir, derdi. Kendilerini yeryüzündeki tanrılar gibi görürler."
"Margret de öyle düşünürdü."
Bu Margret, paha biçilmez olan ve sonra umutsuzca aranılan olmalıydı. Eve dönüşte Salim Abidin'in neler yazdığına bir kez daha bakmakta fayda vardı. Bu düşünceyle arabadan indim ve yine bir beyefendi gibi fötr şapkamı başıma iliştirdim.
Annem, kız kardeşim Hayal ve benim bir asil olduğumuzu, ister istemez bütün davranışlarımızın da bunu gösterdiğini söylerdi. Babamın o meşum tecavüzde, bir damlası bile ziyan olmayan asil kanı bize geçmiş olmalıydı. Ferah ailesi resmi olarak da asilzadeydi. Kaldırımda durup Salim Abidin'i uğurladım. Bunu yaparken başıma iliştirdiğim şapkamı hafifçe elime aldım.
Sedefin dairesinin ışığı yanmıyordu. Kapıda annem tarafından karşılandım. Elindeki not kâğıdını heyecanla okudu. Oleg Starov diye birisi aramıştı. Kafesinden kaçmış bir aslana benziyordu ve kendisi Londra'dan bir hocamın, Vladimir Starov'un oğlu olduğunu söylemişti. Oleg Starov kusursuz bir Türkçe'yle konuşuyormuş, üç yıldır İstanbul'daymış ve başından, anneminki kadar dehşetli olmasa da, epey talihsiz olay geçmiş. Hayır, başından geçen talihsiz olayları anlatmamış. Annemin dediğine bakılırsa 'iyi ve sessiz bir adam olarak' annemi dinlemiş. Şimdilik, aynı gün içinde, nedensizce üç kere hatırladığım Bay Starov'un oğlunun beni aramasında, talihsizlik diye nitelendirebileceğim bir şey yok gibi görünüyordu.
Örümcek ağları, girişteki lambanın üzerini bir tül gibi örtmüştü. Bu, şaşkınlık verici bir şeydi:
"Anne, söyler misin, bu lambayı kuşatan örümcek ağı yıllardır hiç bozulmamış gibi görünüyor. O zaman bu lambanın ampulü belli aralıklarda nasıl değiştiriliyor?"
Annem her zaman mücevher gibi görünen gözlerini kısarak, lambaya doğru dikti. Düzgün profilini, belirgin yüz çizgilerini seyrettim. Yaşlandıkça bir çocuk gibi sevimli oluyordu.
"Bilmem," dedi. "O lambanın ampulünü hep Hayal değiştirir."
"Bu işi yapan Hayal ise, peygamber gibi örümcek ağlarını bozmadan bunu pekâlâ becerebilir."
"Her şey kendisini peygamber ilan etmesiyle başlamıştı zaten. Hastaneye ilk yattığında günlerce bunu sayıklamış. Hatta bana demişti ki, anne bana elektrik şoku veriyorlarmış ama hiç hissetmiyorum. Hemşireler, peygamber olduğum için hissetmediğime inandılar sonunda."
"Doğru, Hayal'in böyle hikâyeleri vardı."
"Teni ve kaldığı oda, bütün kutsal varlıklar gibi gül kokuyordu. O zaman inanmalıydık, kız kardeşinin bir peygamber olduğuna..."
"Evet anne, o peygamberse ben de Gene Kelly'im," dedim ve aklımda kalan birkaç figürle karşısında dönüverdim. Ayak figürlerinde, Gene Kelly kadar başarılı sayılabilirdim. Şapkamı çıkarıp annemin önünde diz çöktüm. Okul yıllarında herkes bu son figürü resmetmeyi becerebilmişti. Oysa ben, dansçı oğlanı, karşımda fır fır dönerken tuvalime geçirebilmiştim. O yetenek ve başarı nereye kaybolmuştu? Annemin karşısına geçmiş, bir soytarı gibi dans etmiştim. Hayatı boyunca fotoğraflardan portreler yapan bir zavallı. Üstelik şimdi, renkleri ayırmaktan aciz.
"Hepiniz benim Picasso olacağımı düşünürken bakın şimdi ne haldeyim, anne."
Mutluluk anından mutsuzluk anına düşüvermek beynimin, salgılarımın, hormonlarımın bana oynadığı bir oyun olmalıydı.
"Senden Picasso olmanı bekleyen o şeytandı, babandı."
"Yapma anne, o yazmamı isterdi. Picasso'yla dost oldum ama başka hiçbir şey olamadım."
"Şimdi bir çocuk gibi seni avutacak gücüm yok, Ali. Elli dokuz yaşında adamsın. Benim yaşıma gelene kadar neredeyse yirmi yılın daha var."
"Yirmi yılda içimden yeni bir ressam daha çıkarabilir miyim?"
"Bugüne kadar yaptıklarınla avunamaz mısın? Okulu birincilikle bitirmiştin. O Rus hocanla birlikte Picasso, İstanbul'a, evimize gelmişti. Onunla yemek yemiştik."
Annem saçmalayarak da olsa bütün gücüyle beni avutmaya çalıştı. Mutsuzlukla, döşemesi kelleşmiş koltuğa yığılmıştım. Koltuğun yaylarından birisi hafifçe kalçama batıyordu.
"İnsan otuzunda anlar bi bok olup olamadığını. Altmışında bunun muhasebesi yapılmaz ki..." Bir anda teselliden vazgeçmişti annem. Böylesi daha iyiydi.
"Belki her zaman vasat olarak kalmak, hep başarısız olmaktan daha iyidir. Salim Abidin gibi çok ünlü olmak da istemezdim."
"Nereden hatırladın Salim Abidin'i?" Bunu soran Hayal'di. Merdivenlerden iniyordu ve gözleri bir karaltının ortasında kaybolmuş gibiydi.
"Hatırlar mısın, babama Paha Biçilmez Margret'i okumuştuk."
"O şeytana bir de kitap okumuştunuz," diye aramıza girdi annem.
"Bugün doktorumun muayenehanesinde karşılaştık." Kendimi tutamayıp yine gülmeye başladım. "O da harfleri tanıyamıyor, artık ne okuyup ne yazabiliyormuş. Ne tesadüf, değil mi? Beni eve kadar bıraktı. Gece mavisi olduğunu düşündüğüm bir jaguarı ve şoförü var. Onunla ilgili hatırladıklarım bir bütün değil nedense. Parça parça duruyor aklımda."
"Onun bütün kitaplarını okumuştum, Aşkın Kanıtı, Kayalıklar Madonnası, Kucaklaşma, Venüs'ün Yeri,.Ağlamak... Onunla tekrar karşılaşırsanız sorar mısın, Margret'i o mu öldürmüş?"
"Doğru, onunla ilgili sansasyonel şey buydu."
"Karısı Margret, küvette boğulmuş olarak bulunmuştu. Umutsuzca Margret'i Arıyorum'da ise karısını sarhoş edip küvette boğan bir yazarın hikâyesini anlatmıştı. O, bir kadın düşmanı."
"Çok seven öldürür. Bunu o yazmıştı, değil mi? Hatırlıyor musun böyle bir cümlesini?"
"Aşk bizi boğar. Onun söylediği buydu."
3
ALEX BURADAYDI
(
"Nadya Tatyankova."
12. Su Sporları Müsabakalarının yapıldığı Paris'teki salonda, bu anons çığlıklarla karşılandı. Sadece Nadya Tatyankova'nın ismi değil, sekiz kişiden oluşan Rus senkronize yüzme takımındaki bütün sporcuların her birinin adı anons edildiğinde salon çığlıktan, alkıştan inliyordu. Nadya, mavi mayosuyla havuzun kenarında durmuş, karnını içeriye çekmiş, bir elini öpülmesini istercesine ileriye uzatmış, sol ayağını parmak ucuna dayamış ve dimdik duran gövdesinden yarım adım öne çıkarmış, burnunu havaya dikip, ağzını aralamış, gözlerini tek bir noktaya odaklamış, müziğin başlamasını, o sihirli notayı duyar duymaz takım arkadaşlarıyla aynı anda yay gibi gerilip geniş bir kavis çizerek, tıpkı bir yunus gibi havuza atlayacakları anı beklerken, salondaki coşkunun ne kadar şuursuzca olduğunu düşündü. Sanki takım arkadaşlarının her biri Madonna'ydı. Bu, Nadya'nın konsantrasyonunu bozacak bir düşünceydi. Her şeyi kafasından defetti. Zaten müzik de başlamıştı.
Rus su balesi takımı, aynı anda Mavi Yunuslar gösterisini yapmak üzere havuza atladı. Mavi parlak mayoları, pürüzsüz tenleri, sıkıca toplanıp minicik topuz yapılmış saçlarıyla, daha da önemlisi bir yunusa aitmiş gibi duran yüzleriyle, sekiz yunus gibi sıçramışlardı havuza. Olimpik havuzun içinde kollan vücutlarına bitişik sıçrayıp duran kızların insanlıkla ilgisi yoktu. Onlar, Rusya'nın sabit 29 derece sıcaklıkta tutulması, gün aşırı suyunun değiştirilip ilaçlanması imkânsız olan havuzlarında, günde on iki saat Mavi Yunuslar gösterisini çalışa çalışa evrim geçirerek yunusa dönüşmüş sporcularıydı. Hepsi bir yunus gibi gülüyorlardı ve suya dalıp çıkmaktan, burunları bir yunusunki gibi uzayıp ve yassılaşmıştı.
Organizasyon komitesinin verdiği para, Paris'te bir öğün yemek yemelerine olanak tanıyordu. Aç sayılabilirlerdi. Gümrük'te Nadya'nın bavulundaki şekerli ekmeğe el konulmasaydı bütün kafile doyardı. Herkes Nadya'nın bavulunda bulunan şekerli ekmeklerle dalga geçmişti. Zavallı Nadya, gümrük görevlisi bunları bulduğunda, kulaklarına kadar kızarmıştı. Gösteri öncesi tıka basa yemeleri zaten tavsiye edilen bir şey değildi. Ama gösterinin çok öncesinde, en azından akşam yemeklerinde, onları sıkı ziyafet sofralarının bekliyor olması gerekirdi. Gelin görün ki durum böyle değildi. Annesi bunu düşünerek, orada aç kalacaklarını hissedip, şekerli ekmekleri kızının bavuluna koymuş, o da itiraz etmemişti.
Paris'in ışıltısı, kalabalığı, güzel elbiseli kadınları, onların mis gibi parfümleri, başlarını döndürüyordu. Sekiz kız, eşofmanlarıyla birbirlerine sokulmuş halde, Paris sokaklarını turluyorlardı. Işıklar, en çok ışıklar gözünü alıyordu Nadya'nın. Neşeli insan sesleri, mutlu insan yüzleri. Paris'teki hayat, ağır ağır akıp gidiyordu etrafından. Nadya bu ışık selinin arasında, mutluluktan ve sevinçten ağlayabilirdi.
Pont Neuf'de durup, ağır ağır akan Seine nehrini seyrettiler. Onları uzaktan görseydiniz, şaşardınız. Senkronize yüzmenin, yani halk arasında bilinen adıyla su balesinin en önemli özelliği olan, o eşzamanlılık iliklerine işlemişti. Hepsi, her şeyi aynı anda yapıyordu ve eminim bundan haberleri yoktu. Bana kalırsa, en büyük gösterileri, karada sergiledikleri bu eşzamanlılıktı. Aynı anda dönüyor, aynı anda başlarını çeviriyor, hepsi birden aynı yöne bakıyorlardı. Bu meslek deformasyonundan habersizdiler. "Hayatta çoğumuz kendimizden bihaber yaşarız. Başkalarını seyrederiz ama dönüp kendimize bakamayız. Aynalar nasıl göründüğümüzü göstermez. Suretimizi çizen tedirginliğimiz, güvensiz bakışlarımız, korkak yürüyüşümüz, ne kadar bağırsak da yükselmeyen sesimizdir. İyi çizilmiş bir ağız, derin bakışlı gözler, muntazam göğüsler oluşturmaz güzel bir kadını." Kim söylüyor bu saçmalıkları! Takımın çalıştırıcısı Azman Pedro. Tam onun ağzına yakışan laflar bunlar.
Azman Pedro, sekiz su perisinin bunları düşünemeyecek kadar genç ve şaşkın olduğunu unutuyordu. Seine nehrine bakarken, tek hayalleri bir yaz günü o sularda, Mavi Yunuslar gösterisini sunabilmekti. Bu oyunlarda ilk üçe girecek olan takım, gelecek yaz yapılacak bu gösteriye katılabilecekti. O gösteriden iyi para kazanacaklar, Yves Saint Laurent'in hazırladığı su geçirmez mayolarla kulaç atacaklardı. Mayolar su geçirmezdi, zira Seine, yüzülmesi kirlilik nedeniyle yasak bir nehirdi. Düş gibi bir gösteri olacaktı bu. Üstelik o zaman, iki hafta boyunca tam pansiyon Paris'te kalacaklardı. Çünkü o organizasyonun sıkı sponsorları vardı. Tek yapmaları gereken bu yılki Su Oyunları Müsabakası'nda birinciliği göğüslemekti. O zaman altın birer madalyaları ve on dörde pay edilecek 20 bin dolarları olacaktı. Şimdi her birinin Rusya'ya birer dönüş bileti ve bir günlerini geçirmeye yetmeyecek kadar cep harçlığı vardı. Sekiz su perisi, bu hayallere cup diye atlamamak için kendilerini zor tuttu ve aynı anda köprünün korkuluklarını bırakıp, yürüyüp gitti. Mükemmel bir eşzamanlılık söz konusu olduğu için, burada sekiz kişiden tekil kişi ekleriyle söz etmekte sakınca görmüyorum.
Nadya Tatyankova, su perileri içinde en tatlı olanı, en yumuşak bakanı, aynı zamanda en dertli görüneniydi. Sevgili nişanlısı, batan denizaltı Kursk'taydı çünkü. Denizin altında, karanlıkta. Paris'e gelmeden bir hafta önce cereyan etmişti bu olay. Henüz denizin dibinde ne olup bittiği bilinmiyordu. Herkes Nadya'ya bunu söylüyordu. Bu kafa karışıklığıyla gelmişti Paris'e. Nişanlısı Alex, okyanusun dibindeydi. "Muhtemelen yaşıyorlar," diyordu Nadya'nın babası. "O nükleer denizaltı sadece dibe çökmüş. Kapalı bir kutunun içinde kurtarılmayı bekliyorlar. Ciğerlerini yaşamak için bol havayla dolduran kurtulur."
Yazları, Moskova yakınlarındaki Takrisa gölünde, Alex istediği kadar suyun dibinde kalabiliyordu. Ciğerleri yaşayabileceği kadar havayı depolamaya müsaitti anlayacağınız. Gölde geçen yaz günleri, Nadya'nın hafızasında mücevher gibi duruyordu. Onlar, aşklarının en güzel günleriydi.
"Bir ömür bu günlerin hatıralarıyla güzel kılınabilir." Bunu söyleyen, kitapları, şiirleri çok seven Alex'ti. Nadya, Alex'in âşık olduğu için değil, kitaplarla, şiirlerle arası iyi olduğu için bu kadar güzel konuşabildiğini düşünürdü. "Yanılıyorsun," diyordu, İstanbul'da çalışan ablası Ludmilla:
"Çok şanslısın Nadya, o çok hassas bir genç. Aşkınızı bütün kalbiyle yaşıyor."
Gölde sandalla dolaşırlardı ve en has romantiklere, âşıklara özgü bir şeyi yapardı Alex, ona şiir okurdu:
Son limana girdi, demirledi gemi, çıkmamak üzere,
Çünkü ne rüzgârdan, ne de gün ışığından medet var artık,
Işık taşıyan şafağı terk ettikten sonra,
Oraya gömüldü, gün misali kısa ömürlü
Kaptan Eudemos 'la gemisi.
Gölde, bir yaz günü gezintiye çıktıkları sandalla, güneşten kaçtıkları kıyıdaki ağaçların gölgesindeler şimdi. Kürekleri bırakmış Alex, sandalın bir ucuna uzanmış, gözlerini Nadya'dan ayırmadan bu şiiri okuyor. Sessizlik, güneşten sonra kavuştukları gölgenin serinliği, kuşların çırpınışı, yumuşak ayak sesleri, kıpırtılar. Bu duygu, "Huzur," diyor Alex, şiiri bitirip etrafa baktıktan sonra, "Huzur ve Aşk."
Bu hatıraya tüm gücüyle tutunuyor Nadya. Alex'i Kursk'un içinde, okyanusun soğuk gövdesinin en dibinde düşünmüyor da, o gölde, gölün ışıklı sularına dalıp çıkarken, onunla öpüşe öpüşe balçık kaplı gölün dibine inerlerken düşünüyor. Kafasında, o gölle ilgili en güzel resim de bu. Birbirlerine iyi huylu sarmaşık gibi dolanmışlar; başka bir dal, başka bir kök yok, arsızca onlara dolaşan. Sadece ikisi; bacakları, kolları, parmak uçları. Alex'in suda dağılan sarı saçları, dalgalanıp çelenk gibi o güzel başını sarıyor. Her öpücük, aşklarını göle akıtan gümüş parlak hava kabarcıkları. Ayakları gölün balçık dibine değdiğinde, Alex kucaklıyor Nadya'yı. Nadya onun kollarında çıkıyor yeryüzüne.
"Ne değerli bir an." Başlarını gümüş rengi sudan çıkardıklarında, o, böyle söylediğinde, Nadya bunu önemsemez görünürdü. Her şaşkın kız gibi hayatının değerli ve eşsiz anlarının farkında değildi. Gençlik körlüğümüzdür, yaşlılık ise uyanışımız. Ruhumuzun gözü açılmıştır ama ne fayda? Tutmayan eller, sızlayan eklemler, kıvrılmayan bacaklar, görmeyen gözlerle uyanışımız ne fayda... Eşsiz ve değerli anları titrek bir el hafızada ayıklar. Bütün gençliğimi, bu eşsiz anlarla donatmak vardı ya, der o titrek el, bu keder verici işi yerine getirirken. Boş versenize siz! Hayatta en berbat şey romantizmdir. Romantizm insanın yaşama gücünü azaltır.
Nadya, bütün şaşkınlığına ve havailiğine rağmen hayatın gerçeklerini sezebiliyordu. Işıklı göl hatıralarıyla bezeli beraberliklerinin, evlendikten sonra, odasındaki duvar kâğıtları gibi eskiyip çirkinleşeceğinin farkındaydı. O duvar kâğıtları, gözüne hiç daha başka görünmezdi; çizgileri, kıvrımları, hardal renkli duvar kâğıdını yeni baştan yaratmaya, yıllardır görülmemiş yüzünü göstermeye uygun yaratıcılıkta değildi. Sanat eserleri kendilerini yüz yıl boyunca, yeniden var edebilecek bir enerjiyle yapıldıklarında yeryüzünde kalma hakkına sahip olurlar. Mona Lisa'nın böyle bir enerjisi vardır sözgelimi. Van Gogh'un, Mark Ernst'in, Vermeer'in, Jan Van Eyck'in, Velasquez'in, Rembrandt'ın, Picasso'nun her resminin. Bu saydıklarımın bir kısmının Nadya'yla ilgisi var. Nadya'yı hayata küstüren o çirkin duvar kağıtlarının üzerinde, bir Mona Lisa, şu en bildik Van Gogh'lardan birisinin ve Picasso'nun 'Franco'nun Rüyası ve Yalanı'nın röprodüksiyonu asılı. Artık kışları ısıtılamayan, bu bin daireli sitenin, yüz dairelik bloğunun, on dördüncü katındaki, yetmiş dokuz numaralı dairenin iki odasından birindeki bu hardal renkli duvar kâğıtları, Nadya'nın midesini bulandırdığında, bu üç reprodüksiyondan birisi onu yatıştırırdı.
23 yaşındaki Nadya Tatyankova, okyanusun dibinde, Kursk denizaltısının içinde, onu düşündüğünden emin olduğu Alex'le yeni bir hayata başlayacağını biliyordu. Sıkılmasının on yıl alacağı yeni duvar kâğıtlarıyla kaplı bir apartman dairesinde başlayacak yeni bir hayat. Alex, uzun seferlerinden pırıl pırıl üniformasıyla dönecekti. Acaba bir koca olarak Nadya'ya ne anlatacaktı? İşi nükleer bir denizaltıyla, denizlerin dibinde, karanlıkta yol almak olan bir koca, eve dönünce karısına ne anlatırdı?
"Ne anlatacak?" derdi ablası Ludmilla, "işiyle ilgili sana ne anlatabilir ki? Bol bol düzüşürsünüz." Onun ağzından duymamasına rağmen, ablasının İstanbul'da fahişelik yaptığı söylentisi dolaşıyordu ortalarda. Ludmilla kendisine Türkler sorulduğunda, "Bizden sefil durumdalar ama haberleri yok," derdi sadece. İstanbul'u ise, "Senin Alex'inin yol aldığı denizlerin dibi kadar karanlık bir şehir," diye anlatırdı.
Nadya, Paris seyahatinden sadece bir kartpostal aldı. Bunu kendisine düğün hediyesi olarak çerçeveletip duvarına asmak niyetindeydi. Tesadüfün böylesi, kartpostal, Jan Van Eyck'in şu meşhur ve en bilinen tablosu, Ali Ferah'ın karşı penceresindeki gebe Sedef ve kocasına bakarak hatırladığı 'Arnolfini ve Karısı'ydı. Nadya, tablodaki kocayı Alex'e çok benzetmişti. Moskova'da sıradan bir evin duvarında, ucuz bir çerçevenin içine oturacak o şahaserin tek işlevi, yıllarca Nadya'ya, Alex'le iyi günlerini hatırlatmak olacaktı.
Nadya'nın kalbimin sesi dediği bir yanı vardı. Şaşkın, şuursuz genç kızların tanrı vergisi gücü; hissetmek. O, aşk dolu beraberliğinin evlilik sonrasında ışıklı Takrisa gölünde geçen günlerinden hızla uzaklaşıp, iki çocuklu, gürültülü, Alex'in tıpkı işsiz bir mühendis olan babası gibi atletle oturacağı ve her şeye küfür edeceği bir mutfak masasına savrulacağını biliyordu. Takrisa gölünde, kürekleri ağır ağır çekip Nadya'ya şiirler okuyan hassas Alex'ten, böyle bir değişim geçirmesi beklenebilir miydi? Nadya'nın kalbi böyle diyordu, ama ona asla evlilikten vazgeçmesi gerektiğini öğütlemiyordu. Kelebek kanatlarının incecik titreşmesi gibi bir şeyi daha hissediyordu Nadya: Alex yıllar sonra bezgin, dertli, kederli mutfak masasına oturmuş, her akşam patates püresi kaşıklamalarına ve lahana çorbası içmelerine küfürler savuracak ama yine de onu sevecekti. Takrisa gölünün balçık kaplı dibinden kucaklaşarak yükselmeleri gibi, evliliklerinin dibe vurduğu her an birbirlerine dolanacaklar, birbirlerini teselli edeceklerdi. O mutluluk anları da kuşkusuz çok kısa sürecekti. Bir sefer dönüşü birbirlerini yine mutfak masasında mutsuz, kederli, bıkkın otururken bulacaklardı. Alex üniformasını çoktan çıkarmış, üç günlük sakal bırakmış, ağzından akan salyaları elinin tersiyle silemeyecek kadar sarhoş olacaktı. "Şu Nadya ne garip bir kız," derdi annesi. "Evliliğimin senin evliliğinden hiçbir farkı olmayacak, diyor hep. O pırıl pırıl Alex'in, ayyaşın teki olup çıkacağına inanabiliyorsan, ben de senin boğularak öleceğine inanırım. Anlayacağın bu düşüncen o kadar saçma!"
Nadya gibi mükemmel bir yüzücünün boğularak ölmesi ne kadar imkansızsa, Alex'in huzursuz, mutsuz, ayyaş bir koca olması da o kadar gerçekle ilintisizdi ha! Oysa hayatın bize her şeyi gösterecek gücü vardır. Babası da buna benzer şeyler söylerdi. İçinde bulundukları duruma atfen, "Hayat insana neler gösteriyor," derdi. İstanbul günlerini anlatan ablası Ludmilla'yı dinlerken söylerdi bunu. "Kim derdi, koskoca Sovyetler çökecek ve Yuri'nin altın damlası iki kızından birisi, İstanbul'da ağzı bok kokan serserilere uşaklık edecek. Söyle o Türklere, bugün Moskova'nın bütün yollarını yapan Yuri'nin başına bu geldiyse, yarın onlarınkine de gelebilir." "Onlar şanslı," deyip gülüyordu Ludmilla. Sekiz tatlı, zarif yüzücü kız, Mavi Yunuslar gösterisini başarıyla sürdürüyorlar. Böyle giderse altın madalya ve büyük ödül, gelecek yaz Seine nehrinde düzenlenecek gösteriye katılma hakkı, on beş günlük Paris seyahati onların. Bu birincilikten payına düşen parayla Nadya, Alex'le birlikte oturacağı evin bütün duvar kâğıtlarını söktürebilir. Duvar kâğıdı yerine duvarları renk renk boyatabilir. Gümüş şamdanlar alabilir. Bunlar, başlangıçta bir yuvayı mutlu etmeye yetebilir. Nadya bir bacağını dimdik sudan dışarı çıkarıyor. Sekiz uzun, pırıl pırıl bacak aynı anda, tam tersi yönde kıvrılıp suyun içinde kayboluyor.
"Bir yunus gibi fırlayacaksınız kızlar! İzleyiciler sizin bir yunus olduğunuzu düşünecekler." Çalıştırıcıları Azman Petro, günde bin defa söylerdi bunu.
Gösterinin son bölümü. Havuzun ortasına kadar dalıp, dönerek çıkmaları gerekiyor. Nadya son hızla dalarken havuzun dibinde Alex'i görüyor. Alex tıpkı yazın gittikleri Takrisa gölünün balçık kaplı dibinde olduğu gibi duruyor. Üzerinde üniformaları, sanki Kursk'un içindeymiş gibi. Saçları ağır ağır dalgalanıyor. Alex havuzun dibinde vedalaşmak ister gibi Nadya'ya el sallıyor. Nadya gösteriyi oracıkta bırakıp, havuzun en köşesine ve en dibine iniyor. Alex'le el ele tutuşuyor, birbirlerine sarılıyor, öpüşüyorlar. Yüzlerce hava kabarcığı kuşatıyor etraflarını. Birbirlerine, tıpkı gölün dibinde olduğu gibi, sarmaşık gibi dolanıyorlar. Nadya, Alex'in kollarında ağır ağır yükseliyor. Alex bu, gerçekten o. Bunun hayal olmadığına bütün kalbiyle inanıyor Nadya. Hayatının en mutlu anı. Ali Ferah'ın tecavüz kurbanı annesinin ne söylediğini hatırlıyorsunuz, değil mi? "Hepimizin hayatı tek bir andan ibarettir." Nadya'nın hayatı da Alex'in kollarında, o havuzda yükseldiği sahneden ibaret. Havuzdan çıktıktan sonra aklını yitirebilir, Nadya'ya herşey olabilir.
Nadya, başının üzerinde kıpırdayan suyu hissediyor, tribünleri neredeyse görüyor, Mavi Yunuslar gösterisinin müziğini duyuyor. Alex onu oracıkta bırakıp, öpüp göğsüne bastırıp, hızla dibe dalıyor. Havuzun dibi kararıyor, görünmez oluyor. Nadya bir kez daha Alex'i görme umuduyla bütün dikkatiyle havuzun dibine bakıyor. Gördüğü korkunç bir karaltı. O karaltı yavaşça aydınlanıyor. Kursk'un ürkütücü gövdesi, Alex'in mezarı, havuzun dibinde duruyor.
Başını sudan çıkarıyor Nadya. Mavi Yunuslar gösterisi bitmiş. Diğer yedi su perisi, havuzun ortasında halka olmuşlar, şaşkın şaşkın eşzamanlılığı garip bir biçimde bozan ve havuzun diğer ucundan çıkan Nadya'ya bakıyorlar.
Kötü puanlarını duymaya, seyircilerin şaşkınlık seslerini işitmeye güçleri yok. Sırtında, bayrakları işli olan, eski bornozlarına bile sarınmadan soyunma odasına koşuşuyorlar. Herkes sessiz, eşzamanlılık ilkesini bozmadan, gözlerini Nadya'ya dikmiş bakıyor. Zavallı Nadya, ıslak, burnunun ucundan bile su damlar bir vaziyette, bir taburede oturuyor. Arkasında kapaklan aralık, açık, metal dolaplar. Gözlerini yerden ayırıp takım arkadaşlarının yüzüne bakamıyor. Çalıştırıcıları geliyor, Azman Petro, burnunun dibine kadar geliyor Nadya'nın. Yumuşakça çenesinden tutup, Nadya'nın zarif yüzünü kaldırıyor.
"Bunu neden yaptın, Nadyacık?"
Azman Petro'nun tokadıyla Nadya kendisini yerde buluyor. Burnundan ve patlayan dudağından sızan kan, yerde o kadar düzgün bir yol çiziyor ki Nadya buna şaşıyor.
Kimse Nadya'yla konuşmuyor. Kimse onun yüzüne bile bakmıyor. Eşofmanları ve el valizleriyle Orly Havaalanı'ndalar. Bütün takımda, sıkıntıdan olsa gerek, saçlarının günlerce, saatlerce kurumadığı paranoyası oluşmuş. Gergin saçlarının ucundaki minik topuzları sıkıp duruyorlar. Sanki her defasında, minik topuzlarından bir damla su çıkıyor. Havaalanındaki kafeteryalarda televizyonlar var, haberler, Kursk. "Onları kurtarmak artık imkânsız." Bir yetkili böyle söylüyor. Kıyıda durmuş insanlar, ağlayan kadınlar, adamlar, çocuklar, denizciler ve Putin denize çiçek atıyor. Herkes uçsuz bucaksız Barents denizine el sallıyor. Ekranda Fransızca, "Impossible" yazıyor. Nadya oracıkta, Alex'le ikinci kez vedalaşıp arkasına bile bakmadan çekip gidiyor. Moskova biletini İstanbul'a çeviriyor. Ablası Ludmilla'nın yanına gidecek.
Uçakta günlüğünü açıyor, Alex'in öldüğünü yazıyor. İstanbul'a uçuyorum, diyor. Sonra kendince bir şiir uyduruyor: "Sarmaşık gibidir insan, kime dolanacağı hiç belli olmaz/Sarmaşık gibidir hayat, nereden geçip nereye tırmanacağı hiç belli olmaz."
Çantasından 'Arnolfini ve Karısı' isimli tablonun olduğu kartpostalını çıkarıp bakıyor ve arkadaki aynayı, aynanın içindeki ressamı ve 'Jan Van Eyck Buradaydı' yazısını fark ediyor. Alex oradaydı, diyor.
4
MEŞHUR YAZAR YAZDIĞI GİBİ YAŞIYORDU
(
"Nadya Tatyankova. Okunduğu gibi."
Salim Abidin içeride telefonla görüşüyordu. Pırıl pırıl bir Cumartesi sabahıydı ve doktorla birlikte Nobelli meşhur yazarımızın Bebek sırtlarındaki evindeydik. İzninizle kendimi tutamayıp, yine kış olmasına rağmen, pırıl pırıl bir Cumartesi sabahıydı diyeceğim, çünkü gerçekten öyleydi. Hayatım boyunca hiç o kadar ışıklı, gökyüzünün, yeryüzünden daha fazla yer tuttuğuna sizi inandıracak bir salon görmemiştim. Resimde, Barbizon Okulu ekolü vardır. Bıkıp usanmadan doğayı resmetmişlerdir. İşte, onlardan birisinin; Carot ya da Millet'in ufuk çizgisinin epey aşağıda çizildiği pastoral tablolarından birinin içinde gibiydik. Denizi, muntazam çatıları, ağaçlı bahçeleri gören bir yokuşun tepesindeydi ev. Kendi kendine açılan bahçe kapısı, bu kapıdan evin girişine kadar uzanan ağaçlı yoluyla ev değil, bir malikaneydi aslında ve böylesine görkemli haliyle bir yazara, sanatçıya ait olması beni çok şaşırttı.
"Demek burada oturuyorsunuz," diyerek, bu şaşkınlığımı ister istemez ifade ettim.
"Bana çok yakışan bu evde oturuyorum," diye vurguladı Salim Abidin.
Çok tanınmış ve tüm dünyada çok satan, üstüne üstlük 1 milyon dolarlık Nobel ödüllü Türk yazarı olarak, servetini tartışmaya gerek yoktu. Yine de yaratıcılığı, zenginliğin içine oturtamıyordum. Bir tek Picasso, zenginliğini hak eden ve taşıyabilen bir sanatçıydı. O da sanatçıdan öte bir şeydi. Yarı tanrı gibiydi, efsaneydi, resimlerinden çok adı bilinen, bir tuhaf adam. O an aklımda Salim Abidin'in, Onasis'e ait olması daha doğal olan bu evin önünde bir portresini yapmak geldi. Suratındaki o küstah gülümseyişle, evinin önünde dimdik ayakta duracaktı. Evi ise arkasında pitoresk, derin, yumuşak bir manzara içinde bir dekordan ibaret olacaktı. Margret de bahçede bir yerde, küvetin içinde yıkanıyor görünebilirdi. Bu öyküsel sahne, resmin içinde rastlantısal olarak yer alıyormuşçasına, geride olmalıydı. Yazarın diğer kadınları da -artık her kimlerse- erkeklerinin ciddi ciddi poz verdiği portresinin arka planında, muzip küçük melekler şeklinde görünebilirlerdi.
Salim Abidin içeride telefonla konuşuyor, ben de başkası tarafından seçilmiş 18. yüzyıla ait, kültürlü, ince zevkli seçkinlerin evi gibi duran eşyaları, duvarlardaki tabloları inceliyordum.
Doktor, şöminenin üzerinde evin seçilmişliğini bozan, Salim Abidin'in, çoğu tanınmış kişilerle çekilmiş fotoğraflarına bakarken meşhur yazarımız sadece, "Nadya Tatyankova, okunduğu gibi," bölümünü duyduğum telefon görüşmesini bitirip yanımıza döndü.
Salim Abidin beni şaşırtan şeyler yapıyordu. Yaptığı telefon görüşmesini açıklamak gibi. Şömine üzerindeki fotoğraflarının açık ettiği üzere, kesinlikle eğitimli bir aileden gelmiyordu. Ama 18. yüzyılı kopya eden bu evle bir asil gibi davranmakta üstüne yoktu.
"Asistanlığımı yapan Rus kız kayıp." Bunu söyledikten sonra, aslan ayaklı etejerin minik çekmecesini çekip gümüş bir sigaralık çıkardı. Bir sigara alıp yaktı, ara sıra içiyor olmalıydı. Sigarayı, iki parmağının tam ortasına değil de, en dibine sıkıştırıyor, sonra bütün dumanı içine çekiyordu. Karşı penceremdeki Sedefi izlemek gibi, Salim Abidin'i izlemek de çok eğlenceliydi.
"Birdenbire kayboldu," dedi. Evet, portresini yaparken, üzerinde mutlaka bu muntazam dikişli kostümü, hastalığımdan dolayı ne renk olduğunu çıkaramadığım boyunbağı ve el yapımı olduğu her halinden belli ayakkabıları olmalıydı.
"Bütün eşyaları burada. Hiçbir şeyini almadan nereye gider?"
"Banyo küvetinde olmasın?"
Salim Abidin gür bir kahkaha attı. Bunu, ne yapacağını bilemediği için yapmıştı.
"Benim gibi küstahlıkta üstünüze yok, dostum," dedi.
Yüzünü on beş, yirmi dakikadan fazla görmediği birisine, hatta hatırlayınız, dün akşam nörologun muayehanesinde şaşkın demekte sakınca görmediği bendenize "dostum" demek, Salim Abidin'in vereceği en büyük unvanlardan birisi olmalıydı. Doktorumuz, gözlüğünü -nedense- burnunun ucuna kadar indirip ikimize baktı. Daha önceden iki yakın dost olduğumuzu düşünüyor olabilirdi.
"Keşke onu da ben boğmuş olsaydım. En azından nerede olduğunu bilebilirdik."
"Kız kardeşim de size bunu sormamı tembihlemişti. Acaba karısı Margret'i o mu boğdu?"
"Bunu gerçekten öğrenmek istiyor musunuz?"
"Ben değil, kız kardeşim merak ediyor."
"Azizim, sizin için anlatılanların doğru olduğuna şimdi inanıyorum."
Salim Abidin hafife alınacak bir adam değildi. "Sizin için anlatılanlar," diyerek beni mat etmişti işte. Demek, ortak dostlarımız vardı. Ya da beni merak etmiş, benimle ilgili bilgi toplamıştı. Anlaşılan hakkımda anlatılanlar hiç de tekin değildi. Görünüşe bakılırsa, masumca bir "patavatsızın teki" yakıştırmasıyla geçiştirilecek gibi de değildi anlatılanlar. Zavallı nörologumuz, sinir uçları iltihaplanmış bir bunak gibi, aramızda geçen diyalogları anlamaya çalışıyordu. Dün akşamki gibi tartışacağımızı, kendisi için, Nöroloji Kongresi'nde sunabilmesi için, pek önemli olan buluşmamızın güme gideceğinden korkmuş olabilirdi.
"Ben sizin Nobel alan kitabınızı okumuştum," diyerek sohbete dahil olmaya, kendince bizi yatıştırmaya çalıştı.
"Nobel tek bir kitaba verilmez. Nobel'i alan yazarın kimliği ve bütün eserleridir. Hatta temsil ettiği toplum ve ülkedir. Sunduğu fikirdir, doktor."
Yazarı çıldırtacak soru, renkleri birbirinden ayıramayan beynimin parlak bir köşesinde, noktasına, virgülüne kadar canlandı:
"Demek ödülü, ustaca işlediğiniz cinayetlerle hak ettiniz."
"Ülkemin tarihindeki ve benim kitaplarımdaki leşler, bana ün ve para getirdi dostum."
Salim Abidin ikinci defa "dostum" diyordu. Hayret, ben hayatımda hiç kimseye böyle hitap etmemiştim. Gerçi Salim Abidin'e karşı da bir yakınlık hissediyordum, belki ölüm döşeğindeki babamın hayranlık duyduğu bir yazar olarak, ama böyle özel hitaplarda bulunacak kadar değil.
Hizmetçi, ama gerçekten bir hizmetçi -zira beyaz önlüklü siyah bir üniforması ve fırfırlı beyaz bir başlığı var- viskilerimizi getirdiğinde, Salim Abidin pencerenin önünde dikilmiş, bahçeyi seyrediyordu.
"Düşünmek için bu geniş bahçede yürürüm," dedi. "Bu yüzden bu evi satın aldım. Bahçesi, daha doğrusu özel ormanım, çok kuytu ve çok büyük. Benden önceki ev sahibi, botanikçinin marifetleriyle dolu geniş bir bahçe, orman var evin arkasında. Bir saatlik yürüyüşüm bir sayfayı yazmama yetecek hayalleri kafamda canlandırmaya yeter. Arzu ettiğiniz bir zaman sizinle de yürüyelim."
"Ben de size romanlar yazdıracak malzemeler yok yalnız..."
"Biliyor musunuz, dinleseniz kaleme alacağınız çok ilginç bir hikâye duydum," diyerek aramıza girdi sersem doktorumuz. Dua edelim, üst üste içtiği viskiler onu bu hale getirmişti.
Salim Abidin, boşverin gibilerinden elini salladı. Haliyle sinirlenmişti. Doktoru bir an önce sepetlemek yerinde olurdu. O da öyle yaptı:
"Doktor, sizi fazla meşgul etmeyelim. Kongrede benimle ilgili istediğiniz bilgiyi verebilirsiniz. Muhtemelen Ali Ferah da benimle aynı fikirdedir."
Başımı sallayarak onayladım onu. Ama nörologun nasılsa beni dikkate aldığı yoktu. O, meşhur yazarın doktoru olmakla övünmek istiyordu.
"Peki, basına tarafımdan tedavi edildiğinizi duyurabilir miyim?"
"İstediğinizi yapabilirsiniz."
"Sadece hastalıktan sonra çalışma yönteminizin ne olduğu konusunda bilgim yok."
"Hastalığım ortaya çıktığından bu yana bir şey yapmıyorum. Yazdıklarımı düşündüğüm bir dönemim vardır. Kahramanlar gelirler, tek tek karşıma oturur, yatağıma girer, anlatırlar, anlatırlar. Uzun zamandır bekliyorum, düşünüyorum, ama sanki eskiden yazar değilmişim, o romanları ben yazmamışım gibi aklıma hiçbir şey gelmiyor."
"Beyninizin o köşesinin ayakları yere basmalı," dedi doktor. Bunu ağzında öyle bir geveledi ki. Sarhoş olmuştu, dili dönmüyordu. Yine de aklımdan geçenleri söyleyerek beni şaşırttı. Ya da ben, Hayal gibi onun aklından geçenleri duymuştum da kendime şaşırdım. Bilemiyorum. Doktor şöyle bir şey söyledi:
"Yaratıcılığımızı kontrol eden sinir hücrelerimizin başına benim sarhoşluğum gibi bir şey geldi. Hepsinin başı dönüyor, harfleri hatırlayamıyor, yazamıyorlar."
Ama bakın, bundan sonra söylediklerini aklımın ucundan bile geçirmemiştim:
"Bu halde yazamamanız çok doğal."
"Fiziksel bir şeyden bahsetmiyorum, doktor. Kafamın içinde yaratabilsem, tanıyamadığım boktan harfleri dize getirmek için zaten bir yazıcı tutarım. Bir ara, kendimle öyle inatlaşmıştım ki ne kadar berbat olursa olsun bir şeyler yazmaya karar vermiştim. Nadya bana yardımcı olmuştu. Türkçesi yazmaya elverişli değildi. Zaten ben de ilk kitabımdan bu yana İngilizce yazıyordum."
"Bu dile Nabokov'dan daha hâkimsiniz." Ah, bu girişi yaparak bir kere daha Salim Abidin'in kalbini kazanmıştım. Çocuk gibi gülüp sevinerek, bu saflığını bozan viski kadehini bana doğru kaldırdı ve devam etti:
"Kitaplarım da Türkçe'den önce, İngilizce olarak çıkar nihayetinde. Nadya yazmaya çalışırken beni teselli ediyordu. İşte, bildiğiniz gibi, şimdi de o ortadan kayboldu."
"Nereye gitmiş olabilir?" Bunu soran bendim elbette. Viskilerin başını döndürdüğü her halinden belli olan nörologumuz, elindeki ses kaydediciyi kurcalayıp duruyordu. Nadya'ya ne olduğunu merak edecek hali yoktu.
Bir kez daha Salim Abidin'in akıllı bir adam olduğuna inandım. Çünkü, "Gördüğünüz gibi bütün kadınlar elimden uçup gidiyor," dedi. Kendisiyle yine dalga geçti ve elindeki viski bardağını bir kere daha usulsüzce havaya kaldırdı:
"Nadya için içiyorum. Şaşkın ve güzel Nadya için."
Ünlü yazar tarafından bu kadar kolay dostluğa kabul edilmek ve viski bardağını bir şeyin şerefine kaldırmak nerede görülmüştü? Yazara eşlik etmedim elbette.
"Tekrar mı öğreneceğiz, yoksa hatırlayacak mıyız?" diye sordu.
"Bilmiyorum. Bazı meslektaşlarımla yazıştım. Yakın zamanda sadece İsviçreli bir nörologun elinden böyle bir vaka geçmiş. Ona sordum."
Salim Abidin çok heyecanlanmıştı. Bunu açıkça belli etmesine doğrusu çok şaşırmıştım. Sorunun cevabını bir an önce duymak için sabırsızlanıyor gibiydi. Zavallı doktorun sarhoşluğu yüzünden, ağzındaki kelimeler elindeki bardağın içindeki buzlar gibi başıboş dönüp duruyordu. O sarhoş haliyle gülmemek için kendini zor tuttuğunu hissedebiliyordum:
"O da bana cevap yazdı ve dedi ki, hastam harfleri hatırlayamadan da hayatını sürdürebileceğini söyledi. Çünkü kendisi İsviçreli bir çiftçiymiş. Tabelalardan daha çok ineklerimi görüyorum, diyerek tedaviyi reddetmiş."
Salim Abidin şok geçiriyordu. Oturduğu koltuğa iyice gömülmüştü.
Nörologumuz konuşmak için kendisini zorluyordu. Bu defa söze, "Her ikiniz de..." diyerek başladı. Renkleri tekrar hatırlama umudum olmasa da onu dikkatle dinliyordum:
"Her ikiniz de ilaç tedavilerine olumlu cevap vermediniz. Belki başka bir tedavi yöntemine gideceğim. Ya da hormonlarınızı, sinir hücrelerinizi, beyninizin o masum köşesini rahat bırakmakta fayda var. Bakın, İzlanda'nın kuzeyinde, yerli diyebileceğimiz bir hasta da sizin gibi Ali Ferah, renkleri karıştırıyormuş. Tedaviye yanıt vermiş ve düzelmiş. Üstelik ilaç tedavisi çok programlı sürmemiş."
"Verdiğiniz iki örnek de, bizim gibi absürd. İneklerini çok seven ve hayatı boyunca İsviçre Alplerini seyreden bir çiftçi ve gördüğü her şey, zaten tek bir renkten ibaret olan bir eskimo."
"Bunu romanınızda konu etseniz, size kimse inanmaz."
Yazar sonunda patlamıştı:
"Böyle saçmalıklar, benim romanlarıma asla konu olamaz."
"Ama hayatta başınıza gelebilir."
"Hayat, beni ilgilendirmiyor doktor. Ben yazmak için yaşıyorum."
"Ve yazamıyorsunuz." Salim Abidin'in yarasına parmak basan bu son cümle bana aitti.
Doktorun yüzü gittikçe kızarıyordu. Minik, kılcal damarları kanla dolup, burnunun üzerinde ve yanaklarında daha da incelen cilt derisinin altından belli oluyorlardı. Yüzünde bir anda karışık bir harita çizilivermişti. Orada olmasam da devam edebilir bir sohbet gibi görünüyordu. Ciddiye alınmadığımı düşünmüyordum. İnsan kendisini, kendisi hakkında hissettikleri ve düşündükleriyle yaratır. Babamın da çok takdir ettiği bir tarafımdı bu. Kendim hakkında -şimdiye kadar tanık olmamış olsanız bile- hep olumlu ve iyi düşünürüm. Belki de bu yüzden, çok parlak bir sanatçı olamadım. Bu yaşıma kadar, bunu da dert etmemiştim ama, sanırım bu hastalık kafamda bazı şeylerin yerlerini değiştirdi. Salim Abidin'i izlerken, kendime neden ünlü olamadığımı sordum. Şu küçücük, mütevazı sohbette bile, bir yerim yoktu gördüğünüz gibi. Ayrıca bu, kendimi hasta olarak hissetmememe yol açıyordu.
Zaten renkleri karıştırma meselesini hiçbir zaman kafama takmamıştım. Belki bu yaştan sonra, bu hastalık sayesinde, yani yaptığım kırmızı, mor saçlı portreler sayesinde ünlü olabilirdim. Tahmin ettiğiniz üzere, bu teselliyi tedavinin en başında devreye giren psikiyatristten -ki kendisi nörologun karısıydı- almıştım. Kocasıyla paslaşarak çalışmasından da belliydi, kadın işine pek asılmıyordu. Kabalık etmek istemem ama, kadına psikiyatrist filan da denemezdi. Bu yüzden beni, bir yakınım gibi teselli etmişti. Diyeceğim, kadının şaşılacak vasıfsızlığından ötürü, aramızda o hasta-doktor uzaklığı yoktu. Marifeti buydu. Derdimi, tanımadığım bir kadına açmışım da, ondan yumuşak nasihatler alıyor gibiydim. Üstelik filtre kahvenin yanında, İskoçya ziyaretinden getirdiğini söylediği zencefilli kurabiyeler veriyordu ki, bu da güzeldi. Kurabiyelerin getirildiği İskoçya, bana kendi İskoçya ziyaretimi ve puslu manzaraları hatırlatmıştı. Psikiyatristin ikram ettiği zencefilli kurabiyeler sayesinde o an, o manzarayı bütün renkleriyle görebilmiştim. Orada olsaydım, bütün dalların yeşillerini, tonlarıyla ayırabilirdim. Ağaçların gövdesindeki kızıl yosunların, yavaş yavaş bir araya gelip, bu manzaranın aşağısında bir kızıllık yarattığını, bu kızılın adını resimde, Oidipus kızılı diye tanımladığımızı, Matisse kırmızısıyla arasında dağlar kadar fark olduğunu, anlatabilirdim. Ağzımdaki zencefil tadıyla, o manzarayı, o kadar canlı görebilmemin tek bir nedeni vardı, o sisin içinde dağılan renkleri Celine'le beraber seyretmiştik. Celine, benim gözümde yıllarca, o İskoçya manzarasının önünde kalmıştı. Ah Celine, Fransız asıllı, İngiliz kız. Londra Güzel Sanatlar Okulu'ndaki atölye arkadaşım, ilk aşkım. Okul bitimi yaptığımız bu seyahatten sonra onunla aramız açıldı. Picasso'nun Londra yakınlarındaki evinde düzenlenen bir hafta sonu davetine katılmak üzere Victoria İstasyonu'na geldiğimizde kavga etmiş ve ayrılmıştık. O lanetli hafta sonu ben Picasso'ya, Celine de Marble Arch'daki öğrenci evine gitmişti!
Hayalimde hâlâ, o manzaranın önünde, sislerin içinde. Yıllar sonra ondan, kurnazca seçilmiş ve yazılmış kartpostallar aldım. Topu topu, üç tane. Ne yaptığından, nasıl olduğundan hiç söz etmiyordu. Bense 1969'dan bu yana onu izliyor, evlenip iki çocuk doğurduğunu, Oryantalistler üzerine yoğunlaşıp Monet'leri restore eden bir atölyenin şefliğine kadar yükseldiğini biliyordum. Paris'e kadar gidip gizlice onu uzaktan izlediğimi ve köpek gibi peşinde dolaştığımı, onun beni görmediğini, ama peşi sıra gelen hayaleti hissettiğini bilmem söylememe gerek var mı? Doğrudur belki, Celine benim yaratıcılığımın, resmimin mezarı olmuştur. Bunun için üzülmüyorum. Ama bakın şimdi, damağımda kalan zencefil tadıyla uçup gittiğim, İskoçya tatili hayaliyle kaçırdığım sohbetin orta yerinde, nörologumun söyleyeceği şeyi bir zamanlar ben de yapmak istemiştim. Terk edilmenin acısıyla Celine'i ve kendimi öldürmek istemiştim:
"Karımı öldürmek istiyorum! İkiniz de onu tanıdınız. Sizce bunu hak etmiyor mu?"
Sehpanın üzerine, nörolog tarafından yerleştirilmiş ses kaydedici, alkolde şişmiş ve bacakları uzamış, irice bir örümcek gibi duruyor ve zavallı sahibinin itiraflarını kaydediyordu. Salim Abidin'in her şeyi kontrol altında tuttuğundan hiç kuşkum yoktu. Öyle olmasa, ses kaydediciyi kapatıp şöyle der miydi:
"Herkes öldürülmeyi hak eder. Şimdi evinize gidin, ılık bir duş alın ve uyuyun. Uyanınca bizden özür dilemenize gerek yok. Sizi bağışlamamızı gerektirecek bir durum da yok. Paha Biçilmez Margret’i okuyun. Karınızı öldürmenize yardımcı olacaktır."
Yazarın kahkahasını bir kere daha duyuyordum. Gerçekten kahkaha atabilen insanlardandı. Bu da bir beceridir. Çoğumuzun kahkahası yoktur. Sessiz ve sıradan gülüşleri vardır.
Sarhoş doktorumuz, yazarın şoförünün yardımıyla, evine doğru yola çıktı. Pencereden, onun jaguarın arka koltuğuna oturtulmasını, yığılmasını izledik. Biraz şaşkın olabilirdik. Bize ciddi ve verilmesi gereken bir cevabı olan sorular soran, konusunda gerçekten uzman nörologumuzun, bir öğle üstü, viskileri yuvarlayıp, iki müstesna hastasıyla görüşme yaptığı bir salonda sarhoş olacağını düşünemezdik doğrusu. Sanırım kendi adıma konuşsam daha iyi olacak; düşünemezdim. Salim Abidin hayatta her şeye hazırlıklı görünüyordu. Romanlarında öyle dünyalar kuruyor, onları bir anda öylesine yıkıveriyordu ki, bu yüzden ona her şey, romanının bir parçası gibi görünüyor olabilirdi. Bana kalırsa yazarın bir hastalığı daha vardı: Yazıyı hayattan ayıramama. Her şeyi romanına dahilmiş, bir gün yazacakmış gibi mi yaşıyordu? Yoksa bu benim kuşkum muydu? "Dostum, tedavi edilemez bir hastalıkla karşı karşıyayız." Gariptir, onun da hastalığını aniden önemsemediğini ya da hastalığına alıştığını hissettim. Söylediklerini kaleme alan asistanlarla çalışmak ona zor gelmiyor olmalıydı. Hatta o gereklilik, yanında hep birisinin olmasını zorunlu kılmış gibiydi. Yazar, yalnız kalmayı sevmeyenlerdendi ve bu hali yazıya ihanetti. Yaratıcılık, yalnızlara mahsus bir şeydi.
"Margret'i sen mi öldürdün, dostum?" Evet, ona özellikle dostum dedim. Belki benim ağzımda çok yapmacık kaldı ama, benim de onu dost olarak kabul etmeye çalıştığımı düşünsün istedim:
"Bir soruyu ikinci defa sormak, sizin gibi dehalara yakışmıyor."
Ne güzel bir cevap. Bir romancı olarak, böyle bir cevabı verme hakkı onun.
Salim Abidin bir roman kahramanı gibi yaşıyor. Hayatı da küçük hayal kırıklıklarıyla süslüyor. Cevabını tartmam için, kısa bir es verdikten sonra şunu ekledi:
"Nadya bunu benim için söylerdi."
"Kaybolan Nadya mı?"
"İsterseniz, başına ne geldiğini bilmediğimiz Nadya diyelim."
O sırada, bir tiyatro oyununda yaşanabilecek bir şey gerçekleşti, ardına kadar açık, kanatlı geniş kapıdan, saçlarının Oidipus kırmızısı olduğunu düşündüğüm bir kadın girdi. Peşindeki hizmetçi, kadına engel olamadığını, boynunu eğip, kapının iki adım ilerisinde sadece yere bakarak, neredeyse hiç kıpırdamadan durarak çok iyi izah etti. Saçları kesinlikle Oidipus kırmızısına yakın bir renkte olmalıydı. Renkleri karıştırmama rağmen, kırmızıyı hâlâ algılayabildiğin» söylemiştim. Kadın, Salim Abidin'in son cümlesinin üstüne gelmişti. Aksanlı Türkçesiyle, "Nadya'ya ne oldu?" diye bağırdığında onun kim olduğunu anlamıştım: Ludmilla. Hani şu, Türkleri şanslı, İstanbul'u karanlık bulan Ludmilla. Onu hiç böyle hayal etmemiştim. Bu yüzden, İstanbul'da fahişelik yapıyor olması dedikodu olarak geçiştirilmiş olmalı. Su perisi Nadya'nın biricik ablası, Moskova'nın bütün yollarını yapan mühendis Yuri'nin altın damlası kızlarından Ludmilla, iyi bir ev uğruna gönüllü yaptığı bu işi -fahişeliği- saçlarının rengiyle çoktan onaylamıştı. Görüyorsunuz ya, ucuz portre ressamı tespitlerim peşimizi bırakmıyor.
Ludmilla, kapıdan girdiği andaki enerjisiyle çok ters düşen bir rahatlıkla, çantasını nörologun sarhoş olup kalktığı koltuğun yanına bıraktı ve aynı koltuğa yığılırcasına oturdu. Şimdi, Moskova'nın bütün yollarını yapan Yuri'nin altın damlası kızlarından birisi olmuştu işte. Hayat onu İstanbul'a sürmemiş, şanslı Türklerin altına atmamış da, geniş, büyük kapılarından dolayı bana Rus evlerini hatırlatan bu evde, bizimle, alelade bir iş için görüşmeye gelmiş gibiydi. Neydi Ludmilla'nın gerçek işi? Beden eğitimi öğretmeni filan mıydı? Masözlük diploması da var mıydı? Pekâlâ kendi topraklarında, zengin bir beyefendiye masaj yapmaya gelmiş, iyi eğitimli bir kız olabilirdi. Bir sarmaşık gibi nereye uzanacağı ve hangi dala dolanacağı belli olmayan hayatlarımızın bize ettiği... Ludmilla'nın Oidipus kızılı cılız dalları da karanlık İstanbul'a, oradan memleketimizin Nobelli yazarına dolanmıştı. Oturduğu yerde, bir çocuk gibi dizlerini bitiştirmiş, ayaklarını ayırmıştı. Bu haliyle Salim Abidin'i azarlayabilir miydi?
"Neden sizden duymadım? Polisler söyledi bana!" "Bak Ludmilla, bir dostumla sohbet ederken, böyle ansızın gelmen uygun değil. Sıkıntını tahmin edebiliyorum. Elimden gelen her şeyi yaptığımı bilmeni isterim."
"Yapabilirsiniz! Siz Nadya'yı bulabilirsiniz. Prezidan'lar sizin arkadaşınız. Arayın onları!"
Ludmilla'nın bu eve defalarca geldiği, Salim Abidin'in geçmiş başbakan ve cumhurbaşkanlarıyla kol kola çektirdiği fotoğraflarının durduğu kuytu köşeyi bilmesinden, "Prezidan'lar sizin arkadaşınız," derken o kuytu köşeciği işaret etmesinden belliydi:
"Onun kötü bulunmasını istemem. Bunu istemem!" "Bunu kimse istemez, Ludmilla. Bir köşede tecavüze uğramış, kesilmiş, tanınmaz hale getirilmiş."
"Susun! Düşünemiyorum."
"Rusların başına art arda kötü şeyler geliyor, değil mi?"
"Seri bir cinayetten mi söz ediyorsunuz, Ali Ferah?"
Yazarın dünyadan haberi yoktu. Ya da fazlasıyla vardı.
"Hayır, seri bir cinayet denilemez ama, bazı kendini bilmez polisler bile Rus kadınlarına tecavüz ediyor, bunu meşru görüyorlar."
"Evet, evet," diye başını sallıyordu Ludmilla. Ağlamaya başlamıştı ve yine kırmızıya boyanmış olduğunu düşündüğüm tırnaklarının çok belirgin durduğu eli, gözyaşlarını silmeye yetişemiyordu. Salim Abidin, nereden bulduğunu bilemediğim kâğıt mendillerle, müşfik bir büyüğü gibi Ludmilla'nın yanına geldi. Omzuna dokunup ona elindeki mendili uzatırken, bir aziz gibi gülümsüyordu. Aziz Salim Abidin. Bakın, onun böyle bir portresini de yapabilirdim. Ağlayan bir fahişeyi teselli eden, 21. yüzyıl azizi. Renkleri birbirine geçirip, başına bir hale kondurmaktan çekinmeyeceğim azizin saçlarını tuhaf bir renge boyasam bile, bu iyi bir tablo olabilirdi.
"Annem, bütün tecavüz haberlerini biriktirir. Oradan biliyorum siz Rus kadınlarının başına gelen kötü hikâyeleri."
Karşımda ağlayan bu güzel kadını, safça, kardeşinin akıbetinin kötü olacağına alıştırmaya çalışıyordum.
Dünyayı parmağında döndürdüğünü düşünen bencil yazarımız, "Annenizin özel merakı mıdır, tecavüz haberlerini biriktirmek?" diye sordu.
"Evet. Yanılmıyorsam elli, elli beş yıldır yapıyor bunu."
"Araştırmacı filan mı?"
"Hayır. Bunu yapmak için özel bir nedeni var."
"Tecavüze filan mı uğramış?" Ludmilla'nın pek meraklı bir kız olduğunu, ve benim kötü kehanetlerime rağmen, Nadya’nın su balesi yaptığı günlerdeki gibi havuzun, havuzla benzeştirebileceğimiz bir şey olan hayatın bir köşesinden fırlayıp çıkıvereceğini ve dansına kaldığı yerden devam edeceğini düşündüğünü söyleyebiliriz. Onu fahişe yapan da bu olmalıydı; soğukkanlılığı.
"Evet, tecavüze uğramış."
Salim Abidin birdenbire beni teselli etmeye kalkıştı. Bunu o kadar hararetli biçimde yaptı ki, bana hiçbir zaman hissettirilmemiş bir şeyi, "sikilmiş bir ananın evladı olma halini" anında hissettirdi. Artık hiç kuşkum yoktu. Meşhur yazar, yazdığı gibi yaşıyordu.
5
ŞEYTAN PEŞİMİ BIRAKMIYOR
(
Salim Abidin, beni ve Aksaray'a gideceğini söyleyen Ludmilla'yı şoförünün bırakabileceğini teklif etme nezaketinde bulundu. Günün son sürprizini yapmak için bizi salonun diğer kapısından çıkartmak üzere yol gösterdi. Ludmilla, benim biraz önce düşündüğüm şeyi söyledi:
"Kapılar bizim memleketteki gibi ne büyük. Oysa Türklerin bütün kapıları daha küçük. O küçük kapılardan geçerken ruhunuz sıkılmıyor mu?"
Zavallı Nadya kimin umurundaydı. Ludmilla'ya memleketini hatırlatan kapılar ardına kadar açıldı ve beni sersemleten o tablo tam karşımızda belirdi. 'Arnolfini ve Karısı.'
"Bunu görmeniz için sizi bu koridordan geçirdim."
Nobel ödülünün karşılığı olan 1 milyon dolar, tablonun orijinalini almaya yetmezdi. Bu, orijinali kadar iyi, mükemmel bir röprodüksiyondu. Tablonun boyutları bile, yanılmıyorsam orijinaliyle aynı olmalıydı. 'Arnolfini ve Karısı'nın yüzleri, Salim Abidin ve Margret olduğunu tahmin ettiğim kadınla yer değiştirmişti. Resimde görünen her şey, dokunulmak istenecek kadar gerçek duruyordu. Duvardaki tespihler, yerdeki terlikler, pencere önündeki meyveler, çiftin arkasından sarkan avize, giysilerin kürkleri, kıvrımları. Tablonun orijinalini mükemmel kılan, ressamının o dönem için özel sayılabilecek bir boya tekniği geliştirmiş olması ve elbette perspektifindeki başarıydı. Beş yüzyıl sonra, o boyaların en kusursuzu elimizde olmasına rağmen, kimsede Jan Van Eyck'e özgü sabır ve en önemlisi o bakış yoktu. Bu resim, sabrın ve mükemmel işçiliğin, tanrısal bir bakışın eseriydi. Tam ben de bir zamanlar bir çiftin yüzünü 'Arnolfini ve Karısı'nın yüzlerinin yerine işlediğimi söyleyecektim ki, tabloda, Jan Van Eyck'in ayna içindeki görüntüsünün yerindeki varlığımı fark ettim. Utanmazca, birbirine geçmiş harflerle yazdığım, şimdi gözüme çok kiç gelen 'Ali Ferah Buradaydı' yazısını. Tabloyu bana bir kadın sipariş etmişti ama bu Margret değildi. Kâhya filan gibi bir kadındı. Tabloyu isteyenin açık kimliği de yoktu. Sadece bir fotoğraf bırakıp gitmişti.
Bütün yüzler, hafızamda sarmaşık gibi nasıl birbirine dolanır, böyle bir ayrıntıyı nasıl unuturum? Salim Abidin'in yüzünü nasıl hatırlamam? Sedefe bakıp, 'Arnolfini ve Karısı'nı düşünürken yıllar önce bu tablonun bir röprodüksiyonunu yaptığımı nasıl unuturum?
Yazar beni dehşete düşürmeyi başarmıştı. Kendi yaptığımı hatırlamadığım tablonun karşısında donup kalmıştım. "Sizin için anlatılanlar," diye başlayan iğneleyici sözlerin kaynağı belliydi. Tabloyu sipariş eden, o kâhya kılıklı kadın, bir diplomat diliyle benimle ilgili izlenimlerini yazara aktarmış olmalıydı. Hoş, bunlar basit ve önemsiz şeylerdi ama, yazar beni tanıyordu. Vaktiyle bir tablo için bana para ödemişti. Hatta istediğimden fazlasını. Şuursuzca, kekeleyerek ağzımdan bunu da kaçırdım:
"İstediğimden daha fazlasını ödemiştiniz."
"Bonkör müşteri," dedi yanı başımda, tabloya, kapıların genişliğine bakar gibi bakan Ludmilla. Ayaküstü bir fahişeyle ortak noktamız olmuştu:
"Bonkör müşteriler ne iyi olur."
Kendimi çabucak toparladım ve yazarı biraz rahatsız edeceğini düşündüğüm şu soruyu sordum:
"Margret öldüğünde hamile miydi? Arnolfini'nin karısı gibi?"
"Evet," dedi Salim Abidin. Aziz gülüşünü, kelebek gibi dudaklarına kondurup, tabloda Arnolfini'nin mahcup karısı rolünü oynayan Margret'in şişkin karnını okşadı:
"Boğulduğunda hamileydi. Nadya da bu tabloyu çok sever, hayran hayran seyrederdi. Bana, Paris'ten aldığı bu tablonun kartpostalını göstermişti. O denizaltında ölen çocukla yaşayacakları eve asmak için almıştı o kartpostalı. Kendimi ve Alex'i bu tablonun içinde gördüm, diyordu. Garip bir ortak noktamızdı bu."
Jaguarın arka koltuğuna geçip, bizi uğurlayan yazarı selamladığımda başım döndü. Başımı döndüren, hafızamın derinliğinde kaybolan bu çok önemli ayrıntıydı hiç kuşkusuz. Böyle bir anıyı kaybetmeyi nasıl başarmıştım. Pencereyi açtım. Taze, serin bir rüzgâr içeri doldu. Şoför arabanın hâlâ kokup kokmadığını sordu. Nörolog yolda küsmüştü. "Gerçi temizledim," diye gereksiz açıklamalarda bulundu. Bu gereksiz ayrıntıyı hafızama kaydetmemek için dişlerimi sıktım. Hep böyle oluyordu. Bir sürü önemsiz şeyi hatırlayıp, hayati bir olayı unutuveriyordum. Kendimi teselli etmek istedim. Binlerce tablo yapmıştım. Bunlar arasından, bana ısmarlanan bir tanesini rahatlıkla unutabilirdim. Kaç Mona Lisa gülüşlü, kaç Marie Derrien oturuşlu kadın çalışmıştım. Hepsini hatırlayamazdım. Belki de bu yüzden, hafızamda renklere bile yer kalmamıştı. Sanırım sinirlerimi bozan, yazarın yaptığı şeytanlıktı. Kafamı nedensizce o kadar karıştırmıştı ki, yol boyunca Ludmilla'nın Nadya'yla ilgili anlattıklarını dinleyemedim. Kardeşinin iki yıl önce İstanbul'a gelip, bir tesadüf sonucu yazarın yanında çalışmaya başladığını anlattı. Yazarla ilişkisinin ne boyutta olduğunu ima eden sözler de söylemiş olabilirdi. Dedim ya, yazarın yaptığı şeytanlık, aklımı başımdan almıştı. Oidipus kırmızısı kafanın anlattıklarını dinleyemiyordum. Muhtemelen, Nadya'nın nerede olduğuna dair, kafamda bazı şeylerin belirmesine yol açabilecek kadar önemli şeyler söylüyordu. Ama büyü tutmuştu. Üzgün, bitkin, binlerce tablo yapmış, işe yaramaz bir portre ressamı olarak, sarhoş nörolog gibi arka koltuğa kusabilirdim. Bana ait hiçbir şey yoktu. Hissettiğim ve beni derinden yaralayan şey de buydu.
Jaguar, Cihangir'e çıkmak için garip bir yol izliyordu. Anlaşılan şoförümüzün, yazardan uzak kalmaya, yollarda oyalanmaya ihtiyacı vardı. Bu yüzden, Bebek'ten Tophane'ye gelmiş, Galatasaray'ın yanından Balık Pazarı'na çıkan bir yolla Taksim'e, oradan da Cihangir'e çıkmayı hedeflemişti. Yine de bir tilki gibi, hiçbir adımını boşa harcamamaya niyetliydi; en kolay yoldan gidiyordu, en kestirme olanından değil. Jaguarımız bir kalabalığın arasına düştü. Kapana sıkışmıştık. Araba bir hayvan gibi hırıltılar çıkarıyordu. Galatasaray Lisesi önünde, yine bildik bir eylem vardı. Cumartesi Anneleri, devletin elinde kaybolan çocuklarını arıyorlardı.
"Onlar da kayıplarını arıyorlar," dedim Ludmilla'ya. Uyuklar gibi bir hali vardı, kalabalığa baktı.
"Bana yardımları olur mu?"
"Onların çocukları, siyasi kayıp."
"Ama kayıp."
Oradaki kalabalık ile Nadya arasında kabaca bir benzerlik kuruvermiş, arabadan inmişti. Eylemcilerin önündeki polis kalabalığının yanına doğru gidiyordu. Ben de arkasından indim. Çantasından kardeşinin bir fotoğrafını çıkarmıştı ve polislere onu gösteriyordu. Birazdan toplandıkları güne atfen, Cumartesi Anneleri adını verdikleri bu gösteri topluluğunun ağzını burnunu kıracak coplarını sıkıca kavramış polisler, Ludmilla'nın elindeki fotoğrafa bakıyorlardı. Karşılarındaki, her hafta dövüp, tıka basa otobüslere doldurup, karakollara pay ettikleri annelerden farklıydı. Üzerindeki giysiler yerel değildi. Yine de fazla şaşırmamışlardı. "Yabancı kayıp bürosuna gideceksin. Vatan Caddesi'ne," dediklerini duydum. Ludmilla'nın koluna yapışıp o kalabalıktan çıkardım.
"Senin bu kayıplarla ilgin yok. Onların çocukları ölü. İstedikleri, çocuklarının ölüsü, ölüm hikâyeleri."
Hırıltısı kesilmemiş bir halde, bir köşede bizi bekleyen jaguarımıza bindik. Kalabalık nefesimi kesmişti. Onlarca kadının, evlatlarını umutsuzca bekleyişleri ruhuma bulaştı. Gerçi kendimi kolay kolay başkalarının yerine koymam. Hayatta fanatik bir görüşüm de yoktur. Ama o kadınların, kayıplarından habersiz geçirdikleri her günü düşündüm. Kafaları, kayıplarıyla meşgul hayaletler. Hepimiz, kendi dünyamız, bütün dünyaymış gibi yaşarız. Birbirimizle çarpışmadan, kendi gerçeklerimize doğru kayıp gideriz.
Şoförümüz, sonsuza kadar korna çalmaya yeminli, sağ avucunun içini direksiyonun ortasına bastırmıştı. Hayaletlerin enerjisi, düzgün burjuva başımı o tarafa döndürmem için beni zorluyordu. Size anlatamayacağım kadar yoğun bir duygu:
"Bak," diyordu. "Ali, bak ne göreceksin? Ali, her gün ölen o kadınların oturduğu tarafa bak."
Birden donakaldım, yıllar önce İskoçya'nın sisli manzaralarının önünde bıraktığım Celine, Paris sokaklarında hayalet gibi kovaladığım, çıktığı odalara gizlice girip kokusunu içime Çektiğim kadın, o kalabalığın ortasında duruyordu. Oturmuş kadınlar ve başlarında bekleyen coplu polislerin arasında yalpalayarak yürüyordu. Açık renk trençkotu ve yumuşakça omuzlarına inen saçları, omzundaki çanta, boynundaki çok sevdiği Burbbery karelerinden ipek fular, yabancılığını onaylıyordu. Derken, kalabalığın arasından çıkmayı başardı. Benim gibi nefesi kesilmişti. Arabamızın dört beş adım ötesindeydi. Onu tanımamam imkânsızdı. Celine'e olan aşkım, onu da yaptığım tablolar gibi çoğaltmış mıydı? Cumartesi Anneleri'nin arasından çıkan, onlar için endişelenen, Monet'nin kayıp renklerini arayıp bulan o kadın mıydı? Bu benim, biricik aşkım Celine miydi? Belki de şeytan peşimi bırakmıyordu. 'Arnolfini ve Karısı'nı taklit ettiğim tabloyu bana unutturan şeytan, şimdi de yıllarca, peşinde koştuğum bir kadını ansızın karşıma çıkartıyordu. Ya da beynim, sinir sistemim, hormonlarım, bana her türlü oyunu oynamaya yemin etmişlerdi. İşe renklerden başlamışlar, sıra hafızama ve hayatı belki görmek istediğim bir resim gibi algılamama kadar gelmişti.
Rahatsız edici kalp çarpıntılarım başlamıştı. Ludmilla'nın tek bir sözünü duymak istemiyordum. İyi ki, o da konuşmuyordu. Cihangir Caddesi'ne geldiğimizde, "Ben burada inebilirim," dedi.
Şaşırmıştım.
"Aksaray'a gidecektim ama vazgeçtim. Kaldığım otel bu caddede, Oriental Otel."
"O oteli biliyorum. Demek orada kalıyorsunuz."
"Evet, ama sadece kalıyoruz. Orada çalışmıyoruz."
"Otel benim evimden görünür."
"İyi ya, bakınca beni düşünürsünüz. Ludmilla orada uyuyor dersiniz." Arabadan inerken dönüp bana baktı ve fısıldadı:
"Kimbilir Nadya nerede uyuyor? Onu bulmak için herkesten yardım istiyorum."
Eve geldiğimde yorgun, mutsuz ve yenik insanlar gibi yorganı başıma çekip ben de uyumak istiyordum ama annem, Oleg Starov'un beni yukarıda, atölyemde beklediğini söyledi.
Ayrıca, "Londra'dan eski bir okul arkadaşın, o asil isimli çocuk aradı," diye ekledi. "Ferdinand."
Mutlaka aramalıymışım. Kaderimi değiştirecek kötü haberleri varmış.
"Kaderini değiştirmek isteyen kim?" diye çıkıştım. "Hem benim kaderimi artık ne değiştirebilir ki!"
"Kötü, çok kötü haberleri varmış. Tesadüf eseri, bu kötü haberlerde senin de adın geçiyormuş."
"Londra'da, bütün kötü tesadüfler beni bulmuş ha!"
Atölyemde beni bekleyen Oleg Starov'la görüşmeden önce, Ferdinand'ı aramalıydım. Doğamda olmayan bir şeydi ama merak etmiştim. Telefon defterimden Ferdinand'ın numarasını buldum. Tuşlara basarken Hayal, üzerinde adım yazan ama kimden geldiği belli olmayan, muhtemelen elden bırakılmış, ağzı kapalı bir zarfı elime tutuşturdu. Sıkıntıdan, zarfı masanın üzerinde fır fır döndürmeye başladım. Telefonu Ferdinand'ın karısı açtı. Kim olduğumu söyleyince sesi tedirginleşti, telefonu kocasına iletti.
6
OLEG PENCEREDEN BAKIYOR
(
Oleg Starov pencereden bakıyordu. Bugün, kafası fazlasıyla karışan ressamımız Ali Ferah'ın, her zaman baktığı pencereden. Geniş omuzluydu ve ellerini büyük bir güvenle gövdesinin arkasında kenetlemişti. Gür ve yele gibi görünen saçları yüzünden anne Bayan Ferah yanılmıyordu, tıpkı 'kafesinden kaçmış aslan'a benziyordu. Pencereden, kendisini çok şaşırtan bir tesadüfe bakıyordu. Artık olmayan sağ elinin serçe parmağı, şu karşıdaki apartmanın garajının zemininde gömülü olmalıydı.
Dört haftadır serçe parmaksız olan Oleg, İstanbul’a geldiğinde, bırakın işi resim restoratörlüğüyle ilgili olmayı, sanatla, hatta hayatla ilgili hiçbir iş bulamamıştı. Karakalem portre yapmak için açtığı tezgâhta ise, günlerce bekledikten sonra, nefes darlığından ve can sıkıntısından mustarip bir beyefendinin portresini yapabilmişti sadece. Oleg iş, Londra'da yaşayan babası Vladimir Starov ise İstanbul'da yaşayan Türk öğrencisi Ali Ferah'ın adresini bulmanın derdindeydi. Babasının, İstanbullu öğrencisinin, onun eline mutlaka resimle ilgili bir iş tutuşturacağı umudu, adresin bir türlü bulunamamasıyla suya düşünce, o da pek çok Rus vatandaşı gibi İstanbul'da, gerçek işiyle, kimliğiyle, karakteriyle ilgisiz işlerde çalışmaya karar vermişti. Serçe parmağını yutan, şu karşıdaki apartmanda yaptığı, duvar ustalığı ve boyacılık da bu işlerdendi. Apartmandaki dairelerin, sıvalarına kadar sökülüp restore edilmesi süresince Oleg, inşaat halindeki apartmanın, pencerelerine naylon gerilmiş bir odasında yatmıştı. Tesadüfün böylesi, babasının, "Mutlaka sana yardım eder," dediği, rüyasında bile adresini aradığını söylediği Ali Ferah'ın evi de, çalıştığı bu inşaatın tam karşısındaydı demek ki.
Oleg bu tesadüfü, babasının iki gün önce telefon edip, ağlayarak bulduğunu söylediği adresi, kendisine harf harf yazdırmaya başladığında fark etmişti. Yerinde olmayan serçe parmağının kökü sızlamıştı. "Hayat, artık bütün Ruslar için öğrenmek ve ders almak içindir," diyordu Oleg.
Moskova'da resim restoratörlüğü yaptığı yıllarda, Türkiye'nin Bedevilerin yaşadığı bir çöl olduğunu sanıyordu. William Etty'nin 1828 yılında yaptığı Hero ve Leandros'un iki yıl süren restorasyonuna başladığında, resmin mitolojiden alınan hikâyesinin İstanbul'da geçmiş olmasına bakarak, ciddi ciddi Türkiye'nin bir Arap ülkesi olduğunu düşünüyordu. Hero ve Leandros'un sahibi olan koleksiyoncu bunu duyunca gülümsemişti. Oleg'e, hikâyedeki Leandros'un, İstanbul Boğazı'nda doğal bir kayalık oluşturduğu söylenen mezarının üzerine Kız Kulesinin inşa edildiğini anlattıktan sonra, gevezelik etmeyi çok seven neşeli bir Macar olarak Türkiye'den, Türklerden söz etmişti. Gariptir, bu sohbetten Oleg'in aklında hiçbir şey kalmamıştı.
Hero ve Leandros'u tamir ettiği yıllar, bir gün yolunun İstanbul'a düşeceğini bilmediği, hayatının en güzel günleriydi. İstese tablonun restorasyonunu bir yılda bile bitirebilirdi. Ama tabloyu çok sevmişti, ondan ayrılmak istemiyordu. Trajik hikâyeleri konu edinen resimleri küçümsese de, fırtınalı bir gecede boğulan Leandros'un acısıyla, kendini kuleden atan Hero'nun, iki aşığın kucaklaşmalarının onu çeken bir enerjisi vardı. Âşıkların yıpranan parmakları için dört, Hero'nun, tuvalin üç santimlik yırtık kısmına gelen saçları için beş, gökyüzünün dökülmüş sekiz santimetrekarelik köşesi için yedi, tablonun eski renklerine kavuşması için sekiz ay uğraşmıştı. Oleg, bu tablonun üzerinde çalışırken, başlangıçtaki ölü âşıkların trajedisiyle eğlenme halinden de uzaklaşmıştı. Leandros'un, ölümün acısıyla aralanmış ağzı ve Hero'nun -aşklarının uhrevi boyutundan olsa gerek- parçalanıp dağılmadan aşığının başucuna düşmüş, kolları Leandros'un başına dolanmış bedeni, Oleg'e çok şey anlatır olmuştu.
"Tesadüfler hayatın atomlarıdır, Oleg."
Sessiz, akıllı, yakışıklı ve fazlasıyla içe kapanık Oleg bundan da habersizdi. Yanlış anlamayın, diğer kahramanlarımız gibi asla kendini bilmezin teki değildi. Resim eğitimine başladığından bu yana bir restorasyon atölyesinde çalışıyordu. Hiçbir zaman resim yapmaya niyetlenmemişti. Başkalarının yapıtlarında, zamanın ve bir dizi talihsizliğin yol açtığı izleri onarmaya, ikonaların altındaki sırları kazımaya, sahteleri orijinallerinden ayırmaya karşı, engellenemez bir istek duyuyordu. Doğru hatırladınız, Celine'le aynı işi yapıyorlardı. Karşılaşmış olabilirler miydi? Belki. Belki Moskova'da, Oleg'in çalıştığı restorasyon atölyesinde. Ama bunun hikâyemiz açısından, tesadüf olmasının dışında hiçbir önemi yok. O zaman birbirlerine değmeden geçen iki atom. 1990 yılında, 32 yaşında, iki yıldır Hero ve Leandros tablosu üzerinde çalışan Oleg ile Paris Dr. Albert Lierre Restorasyon Atölyesi Şefi, 40'lı yaşlarını süren ve o sırada bir Rus koleksiyonerin elinde bulunan Monet tablolarından birisine doğru reçeteyi yazacak uzman olarak Moskova'ya davet edilen, Madam Celine. Göreceksiniz, roman boyunca birbirlerinin yüzlerini bile görmeyecek, adlarını bile duymayacaklar. Hepimizin farkında olmadan hayatımızdan geçip giden tesadüfler, çarpışmayan atomlar olarak bu romandaki yerlerini alacaklar.
Sovyetler Birliği dağılmadan önce, Oleg'in hayatı yolundaydı. İşi büyük vaktinin çoğunu alıyordu. Özel hayatını merak ettiyseniz, çok uzun sürmeyen, hiçbirinde âşık olmadığı, geçici olduğunu söyleyebileceğimiz ilişkiler yaşıyordu. Yetenekli ve dikkatli bir restoratör olması, az konuşması dışında bir özelliği yoktu anlayacağınız. Anne ve babası, o çok küçükken ayrılmışlardı. Üstelik babası Vladimir Starov, yine yıllar önce iltica edip Londra'ya yerleşmiş, Londra Güzel Sanatlar Okulu'nun önemli hocalarından birisi olmuştu. Baba ile oğul, ayrıldıkları 1962 yılından bu yana birbirlerini hiç görmemişlerdi. Yıllar boyunca Londra'dan gönderilen mektuplar, hediye paketleri, para dolu zarflar, kitaplar ve pek tabii fotoğraflarla kurulmuştu ilişkileri.
Oleg mektuplarında, kendisinden söz etmek yerine onardığı resimleri anlatırdı. Babasının cevabı da daha çok bu resimler ve ressamlar üzerine anlattıklarından, sanat çevresindeki dedikodulardan ve aynı zamanda dostu olan olağanüstü adam Picasso'dan ibaretti. Gorbaçov iktidara geldiğinde babası çoktan emekli olmuş, genç bir hanımla evlenmişti. Gorbaçov istemeden de olsa Sovyetler'in, o genç hanım da babasının sonu olmuştu. Babasıyla ülkesinin tarihindeki benzerlik işte buydu; dağılmalarıydı. Sovyetler Birliği eteğine tutunmuş cumhuriyetlerini, parasını, itibarını, kudretini kaybetti. Tıpkı babası gibi; Knightbridge'deki daire, iki Picasso tablosu, bankadaki para ve yetmişinden sonra kapıyı çalan alkol belası.
Oleg'in çalıştığı restorasyon atölyesi parasızlıktan kapatıldığında ve en yakın arkadaşı çok sevdiği kanişini öldürüp onunla günlerce çocuklarını beslediğinde, Oleg ülkesini terketmeye karar vermişti. Kafasındaki tek adres Londra'daki babasıydı, ancak babasını yıllardan sonra ilk kez, mektuplarında anlatmaktan çekinmediği sefalet günlerinde görmek istemiyordu. Babası onun hayalinde, hep zengin ve ışıl ışıl sofraların onur konuğuydu. Onu böyle hatırlamasının nedenini, kafasındaki iki unutulmaz anıyı birleştirerek yaratmıştı.
İlki, babasının ona veda ettiği gün -Oleg daha üç yaşındaydı- havanın yumuşacık ve pırıl pırıl olmasıydı. Babası güzel, güneşli bir günde ortadan kaybolmuştu. Oleg sonuna kadar babasının arkasından bakmıştı; onun, bir ışık topunun içine girip yok olduğuna yemin edebilirdi. İkincisi, babasının Picasso'nun yakın dostlarından birisi olması ve mektuplarında, daha çok, yemek masalarında geçen hikâyeleri aktarmasıydı. Babasını 'Holofernes' diye çağıran Picasso'nun sofrası ve babasının bol ışıklı bir günde çekip gitmesi, Oleg'e baba Starov'un zengin ve ışıl ışıl sofraların onur konuğu olduğu hayalini kurdurmuştu. Oleg'in babasını, Vauxhall Belediyesi Yaşlılar Evi'nde görüp, bu hayali yıkmaya hiç niyeti yoktu. Bu yüzden, pek çok vatandaşının yaptığı gibi bütün parasını cebine koyup İstanbul'a gitti. İşte, babası o zaman, İstanbul'da yaşayan eski bir öğrencisinin varlığından söz eder olmuştu. Eğer ona giderse, Oleg'in kendi işini yapmasına yardımcı olabilirdi. Fakat Oleg, kendi çabasıyla sanatıyla ilgili bir iş bulamayınca, sonunda Aksaray'da, aynı otelde kaldığı arkadaşları -inşaat işinde çalışan bir veteriner ve ziraatçi- ona boyacılık yapıp yapamayacağını sormuşlardı.Talihsiz Oleg, bunu duvar süslemeciliği filan olarak düşünmüştü. İlk iş gününde, harç dolu el arabasını, ilkel tahta rampalardan iterken, "Bu da bir tür restorasyon," demişti kendi kendine. "En zoru, kalplerimizin restorasyonu." Ondan hiç beklenmeyecek duygusallıktaki bu sözü de o söylemişti.
İnşaat işinde, ellerinin su topladığı ilk gün, hayalinde Moskova'da işinin başında, muazzam bir ikonanın başında duruyordu. Röntgenini çekmeden önce, bu ikonaya gözünü bile kırpmadan gün boyunca bakması gerekirdi. Onaracağı resmi, ikonayı hissetmek anlamına da gelebilirdi bu. X ışınları tablonun, ikonanın, bütün hastalıklarını ve kirli çamaşırlarını ortaya döktüğünde, bunlar çoğunlukla Oleg'in çok önceden hissettiği şeyler olurdu. İkonadan son anda çıkarılmış bir aziz, ya da sağ alt köşede yerlerde sürüklenen bir günahkâr ya da azizelerin arkasında hamile olduğuna şaşıran bakire Meryem. Yeni binyılın ışıklarının ikonaları, tabloları kazımasından önce, "Orada bir şey var," derdi Oleg. O şey, röntgende çıkardı; Oleg'in gösterdiği yerde, işaret ettiği köşede. Bazen, yaratıcısı tarafından, boya katları altında çoktan görünmez kılınan gizli tasvirleri, figürleri, olduğu gibi görebiliyordu ki, böyle durumlarda aklını kaçırdığını düşünüp bayılacak kadar çok korkuyordu.
İnşaatta geçen ilk gün, bütün kötülükleri çeken bir mıknatıs gibiydi. Oleg de diğer iki arkadaşı gibi Aksaray'daki otelden eşyalarını alıp geceyi ve önündeki bir yılın bütün gecelerini geçireceği inşaata getirmişti. Diğer işçiler, çerçeveleri sökülmüş pencere oyuklarına naylon germişlerdi, teneke bir kutuyla da ilkel bir soba yapmışlardı, ama bu, Oleg'in hayatında gördüğü en korkunç soğuktu. Tamam, soğuk bir iklimin adamıydı ama bu yaşına kadar uyuduğu bütün odalar ve yataklar ana rahmi kadar sıcaktı. Burada gördüğü kâbuslarda soğuktan taşlaşıyor, sonra apış arasından başlayan bir sıcaklıkla patlayıp parçalanıyordu. Taştan bir heykel olarak görünse de, vücudunun patlama ve parçalanma anında, kanlı canlı bir fani olduğunu hissediyor, İstanbul'da ölmekten korkuyordu. Uyandığında, gerçekten apış arasından başlayan bir sıcaklık hissetmişti. Soğuktan taşlaşmış, kaskatı kesilmişken, apış arasından başlayan sıcaklık ayak parmaklarına kadar süzülüyordu; uykuyla uyanıklık arasında altına işiyordu. Oleg, çocukluğundan bu yana hiç ağlamamıştı. Böyle bir nedenden dolayı ağlayabileceğini de düşünemezdi.
İstanbul'daki ağır işçilik günleri çok ağır ve yorucu geçiyordu. Tanrı bütün Ruslara, yeniden öğrenmeleri ve kendilerini gözden geçirmeleri için yeni bir hayat vermişti. Bu, Oleg'in aklından geçenlerdendi. Zaten yeni uğraşı, vecizeler yumurtlayıp aforizmalar yaratmaktı.
Oleg yine de, yeni işine kolay alıştı. Hayatını kolaylaştırsın diye değil, çok garip bulduğu Türklerin yönetim sistemini, sanata bakışlarını ve politikalarını merak ettiği için Türkçe öğreniyor, bir yer tezgâhında İngilizce'sini bulduğu, Dostoyevski'nin Karamazov Kardeşleri’yle oyalanıyordu. Canını sıkan tek şey, babasından gelen haberlerdi. Yerleştirildiği Belediye Yaşlılar Evi'nde tek derdi, İstanbul'da yaşayan eski öğrencisi, Ali Ferah'ın adresini elde etmekti. Sizin de tahmin edeceğiniz üzere, bunun oldukça basit bir yolu vardı. Vladimir Starov, yıllarca hocalık yaptığı okulu arar ve adresin kayıtlardan bulunup kendisine verilmesini isterdi. Kayıtlardaki adres belki çok eski, artık geçersizdi. Ama bu Ali Ferah'ın adresiydi ve onu, oğluna iletmesi gerekiyordu. Kaldı ki Ferah ailesinin adresi ve trajedisi, İstanbul'un göbeğinde yüz yıldır hiç değişmeden duruyordu. Fakat öğrenci işlerinin kuş beyinli sekreteri, bu değerli ve küçük bilgiyi Bay Starov'dan esirgiyordu. 1965 yılının çekmecesini çekip, Starov Atölyesi başlıklı bölümde, F harfine gidecekti. "Ferah, Ali." Belki de artık iş daha kolaydı. Bilgisayarın bir tuşuyla, hayat kurtaracak o adres ekrana geliverecekti. Ama o kuş beyinli sekreter hiçbirini yapmıyor, telefonda bekleyen Bay Starov'a bunun yasak olduğunu söyleyip duruyordu.
Bay Starov, vaktiyle, bir gönül ilişkisinin olduğu, hatta Picasso'lu bir İstanbul tatiline götürdüğü, emekli öğrenci işleri sekreterini ziyaret etmeye karar verdi. Kadının, iğneleyici sözlerine katlanıp, ziyaretin uygun bir anında Ali Ferah'ın, adresini bulma ricasında bulunmayı hiç mi hiç istemiyordu. Ama bunu yapmaya mecburdu. Ölmeden önce, oğluna karşı tek bir mecburiyetinin olması gerektiğine inanıyordu. Bu, yıllarca mektup ve fotoğraf ilişkisiyle kurulmuş baba-oğul ilişkisine, Oleg'e karşı vicdanıydı bir bakıma. Yoksa Oleg Starov, zorlu, yeni hayatına çoktan alışmış, üç, dört ay sonra bu kâbustan uyanıp Moskova'ya dönmenin hesabını yapıyordu. Baba Starov ise bir tesadüf yaratmaya, oğlunu, hayatının bedeli olabilecek bir atomla karşılaştırmaya can atmaktaydı. Hayatımızın hazinesi işte budur: Geleceğe dair habersizliğimiz. Yarın başınıza ne geleceğinden haberiniz var mı? Başınıza gelecek olan şey, iyi de olsa kötü de olsa, bilin ki bu sizin hazinenizdir. Doğru tahmin ettiniz, bunlar da Oleg'in altın yumurtaları.
Kısacası Bay Starov, ziyaretine çok şaşıran, döneminin hakkında epey dedikodusu yapılan pervasız kadınının, emekli öğrenci işleri sekreterinin, Thames'in çamurlu sularını seyreden evine gitti ve onu bir kere daha hayal kırıklığına uğratmak pahasına da olsa Ali Ferah'ın adresini istedi. On dakika sonra, bu çok değerli bilgi, lila rengi bir not kâğıdının üzerine, özenli bir el yazısıyla yazılmış olarak kendisine uzatılmıştı.
Sonra da, "Buradan İstanbul'a telefon edip adresi verebilirsin, Starov," denilmişti kendisine.
Kibar ve iyi bir insandı Bay Starov. Defalarca özür dilemiş, dili döndüğünce İstanbul'daki oğlundan, onun bu adrese çok ihtiyacı olduğundan, Londra Güzel Sanatlar Okulu'ndakilerin vefasızlığından söz etmişti. Bunu o kadar çok tekrarlamıştı ki, sıkıntıdan Thames'in suları kabarmıştı. Emekli öğrenci işleri sekreteri, kafanız karışmasın diye adını yazmıyorum, ama çok merak ettiyseniz neden olmasın, Artemisia Judith Motherwell'di; şimdi, ister istemez bu ismin, Picasso tarafından çözülen sırrını da anlatacağım:
Artemisia Gentileschi, 17. yüzyılda yaşamış bir kadın ressamdır. Picasso, yakın dostu Vladimir Starov'un sevgilisi, bugünün emekli öğrenci işleri sekreteri ile kadına yakışmayacak konuları resmettiği için tepki toplayan ressam Artemisia Gentileschi arasında, zekâsını kullanarak şu benzerliği kurmuştu: Ressamın en meşhur tablosu 'Judith ve Holofernes'di. İşe bakın, bizim Vladimir Starov'un, Artemisia'sının ikinci adı da Judith'di. Tabii yaklaşık 1620'de yapılan bu tablonun, nasıl bir Şey olduğunu bilmeden bu satırları usul usul okuyorsunuz.
Tablo, Judith adlı kadın tarafından boğazı kesilen Holofernes'i konu ediniyor ve o dönem için bir kadının resmedeceği en aykırı durumu ele alıyordu. Kocaman bir kılıçla kesilen baş ve fışkıran kan, Judith'in bu başı keserken yüzündeki kararlılık, çok vahşiydi. İşte o dönem, hemcinsleri yumuşak manzaralar resmederken gözünü kırpmadan bir cinayeti konu olarak seçen ressam Artemisia ile bizim Artemisia Judith arasındaki bu benzerliği Picasso bulmuştu. Bay Starov hiç unutmuyordu; Picasso, Artemisia Judith'e dönerek, "Tesadüf olamaz, bu isim sana tanrı katında bilerek verilmiş olmalı," demişti.
Bizim Artemisia Judith, tıpkı Bay Starov'un ondan Ali Ferah'ın adresini almak için geldiğini öğrendiği andaki gibi dağılmış, bir şeyler gevelemişti. Picasso'nun Vladimir Starov'a neden Holofernes adını taktığına gelince: Üstad, Artemisia Judith ile Starov'un sevgilisi olduğu dönemde tanışmıştı. Artemisia da bu sayede, Picasso'ya modellik yapmıştı. Starov'un kendisini yüz üstü bırakıp, İrlandalı şair bir kızla takılmasından sonra da, bizim eli kanlı Artemisia Judith çılgına dönmüş, okulda ve birkaç yerde skandal sayılabilecek olaylar yaratmıştı. Bunlardan birisi de okulun yemekhanesinde patlak vermiş, yemek yiyen Starov'un yanına gidip yüzünü ketçapa bulayıp, sonra da hiçbir şey olmamış gibi çekip gitmişti.
Picasso bu taciz hikâyesini duyduğunda gülerek, "Desene Artemisia Judith seni boğazı kesilmiş Holofernes'e benzetmiş. Bu kız ismini tesadüfen almış olamaz," demiş, ondan sonra da Vladimir Starov'u Holofernes diye anmıştı.
Artemisia Judith'in adını anmadan, onu, emekli öğrenci işleri sekreteri diye geçiştirmemin nedeni, bu karışık ve uzun hikâyeydi.
Vladimir Starov, Artemisia Judith'in, "İstanbul'daki oğlunu ara ve adresi ver," ricası, daha doğrusu buyruğu üzerine, Oleg'e ulaşabileceği telefonu tuşlamıştı. Bunu yaparken, o gün şanslı gününde olduğunu düşünmüştü; çünkü oğlunu, bu İstanbul numarasından bir arayışta hiçbir zaman bulamamıştı.
Türkçe, "Baba arıyor," demesini de öğrenmişti. Telefona bakanlara bunu söylüyordu: "Oleg, ba-ba a-rı-yor." Onlar ise bu kısa cümleciği, Oleg'e hiçbir zaman iletmiyorlardı.
Baba Starov, oğluna adresi yazdırıp kuş gibi hafiflediğinde, Artemisia Judith'in salona açılan kapının karanlığında durduğunu fark etmiş, sesini duymuştu:
"Artık gidebilirsin, Starov!"
Verdiği emre tuhaf bir biçimde yine kendisi -üstelik bir soruyla- cevap vermişti.
"Nereye gideceğini biliyor musun, Holofernes?"
Artemisia Judith, gizlendiği karanlıktan çıkmış, salonun ortasına kadar gelmiş, ısrarla sorusunu tekrarlıyordu:
"Nereye gideceğini biliyor musun, Holofernes?" «
Bay Starov tatlı bir adamdı, karşısında tuhaf hareket ettiği her halinden belli kadına safça, "Vauxhal Belediye Yaşlılar Evi'ne gideceğim. Söylemiştim, artık orada kalıyorum," demişti.
Vladimir Starov, Thames'in kabaran sularına bakarak böyle fısıldarken, aynı anda İstanbul'daki Oleg, babasının ilettiği adrese şaşkınlıkla bakıyordu. Adres muhtemelen, bir yıldır çalıştığı, yeni biten inşaatın olduğu sokaktaydı. Uzun zamandır beklediği, babasının eski öğrencisi Ali Ferah'ın adresi kendisine iletildiğinde, artık yerinde olmayan serçe parmağına bakıp Moskova'ya nasıl döneceğini düşünüyordu. Ah tabii, serçe parmağının kopma hikâyesi: Merak etmeyin, Artemisia Judith açıklaması kadar karışık ve entelektüel boyutlu değil bu serçe parmak hikâyesi:
İş büyük ölçüde bitmiş, işçiler inşaattan ayrılmışlardı. Hatta birkaç daire kiralanmıştı. Oleg, ikinci kattaki dairede yaşamaya devam ediyor, bazı boya rötuşlarını yapıyordu. Daha garajın zemin betonunun dökülme işi vardı. Dolayısıyla Oleg'in işi, garajın betonu kuruduktan sonra duvarlarının boyanmasıyla birlikte bitecekti. Bir Pazar günü, Oleg hiç yapmadığı bir Şeyi yapmış, bir şişe votkayı tek başına içerek sarhoş olmuştu. Sonra inşaata ustabaşı gelmiş ve onu ayakta duramaz halde sarhoş görünce çok sinirlenmişti. Oleg'in o sarhoş haliyle apartmanı yakabileceğini, üstteki dairelerde oturan kadınlara tecavüz edebileceğini söylemişti. Ama Oleg'in, votkanın fır fır döndürdüğü kafasına işleyen tek bir şey vardı.
Ustabaşı sürekli, "Biz Müslümanlara göre değildir bu. Gâvurlar içer domuz gibi," diyordu.
Ustabaşı, Oleg'i yumruklamaya başlamıştı. İstese Oleg onu dövebilirdi, ama o an, her şey çok saçma geliyor, bu yüzden, zavallı, sıska, korkak bir adamdan sarhoş olduğu için dayak yiyiyordu. Ustabaşı delirmiş gibiydi:
"Verdiğim paralar sana haram olsun, pis domuz," diyordu. "Haram olsun," ne demekti? Oleg, fır fır dönen kafasında bu minik cümleciğin Rusça karşılığını arıyordu. Müslümanların, yabancıları, Hıristiyanları sürekli 'domuz' diyerek aşağıladıklarını çoktan öğrenmişti. "Haram olsun" ne demekti acaba?
Ustabaşı, Oleg'in kaldığı odaya girdi ve odayı talan etti. Besbelli, sadece kırıp dökmek değildi niyeti. Bir şey arıyordu. Aradığını da kolayca buldu. Oleg'in inşaatta kazandığı bütün para. Ustabaşı parayı göğsüne bastırıp odadan çıktı. Oleg şaşırmıştı; bir yıl boyunca kazandığı bu parayı ustabaşı ne yapacaktı? Yalpalayarak ustabaşını takip etti. Ustabaşı garaja inmişti ve harç karıştırma makinesinin başında duruyordu. Oleg'in gözlerinin önünde, bütün parayı harç karıştırma makinesine attı ve düğmeye bastı. Alet korkunç bir gürültüyle çalışmaya başlamıştı. Ustabaşı kenara çekilmiş, gülüyordu. Oleg çaresizce ellerini harç makinesine soktu. Hatta çimento ve su karışımına bulanan paralarına dokundu bile. Sonra ansızın serçe parmağının bir yere takıldığını, hatta koptuğunu hissetti. Betona bulanmış ellerini makineden çıkardığında, parlak bir kızıllığın bileklerinden omuzlarına doğru aktığını, fışkırdığını gördü. İşte Oleg, parasını ve serçe parmağı böyle kaybetti.
Şimdi babasının rüyalarında bile aradığını söylediği, öğrencisi Ali Ferah'ın evinin penceresinde durmuş, bir yıl boyunca; çalıştığı, garajında serçe parmağının gömülü olduğu apartmana bakıyordu. İki numarada dolaşan o hamile kadını, bizim adının Sedef olduğunu bildiğimiz hamile kadını hatırlıyordu. Kendisi eli sargılı, eşyalarını almak üzere geldiğinde, kadın ve kocası Oleg'in kaldığı daireyi geziyorlardı. Bunu o kadar iyi hatırlıyordu ki, kadın onun kaldığı odaya bakmak istememişti. "Sizin, özel," demişti. Ev sahibinin, neredeyse itelemesi üzerine Oleg'in odasına girmiş ve odanın sağına soluna bakmak yerine, gözü uyduruk çalışma masasına takılmıştı. Kadın gözlerini masadan alamıyordu. Kocası, "Bebeğin odası burası olur," dediğinde, onu dinlemiyordu. Ev sahibi Oleg'i işaret edip, "Madem burayı bebek odası olarak düşünüyorsunuz, odanın rengini değiştirebilirsiniz. Aslında Oleg'in başına o talihsiz kaza gelmeseydi, bu işi o yapardı," demişti.
Kadın ve kocası ona geçmiş olsun demişler, o da bebeklerine bol şans dilemişti. Kötü anılarının, kâbuslarının, bebek odası olarak kullanılacak bu odadan çıkıp gitmesini istemişti. O ana ilişkin, Oleg'in hatırladığı başka bir şey yoktu.
Atölyenin kapısı açıldı. Hayal, Ali Ferah'ın eve döndüğünü, telefon konuşmasını bitirdikten sonra yukarı çıkacağını söyledi, pencereden bakan Oleg'e. Sonra atölyeye girip, şaşkınlıkla bakındı:
"Van Gogh ne zaman gitti?"
"Geldiğimde burada kimse yoktu," dedi Oleg.
"Her gün buluşuyoruz. Ama bugün biraz tartışmıştık da..." diye bir açıklamada bulundu Hayal.
Oleg'in, "Anlıyorum," demekten başka çaresi yoktu. Ona kalırsa, dünyadaki en anlaşılır şey delilikti.
7
"GÖRDÜKLERİM GARİP OLSA DA GERÇEĞİN TA KENDİSİDİR! "
(
Telefonun diğer ucundaki, Londra Sanat Okulu yıllarından arkadaşım Ferdinand, "Nasıl anlatacağımı, nereden başlayacağımı bilemiyorum," diye yakınıyordu.
Sesi gerçekten çok endişeliydi. Nedense sudan bir nedenle aradığını düşünüyordum. Hayatta Londra’da yaşayan eski bir dostun iletebileceği, benim de içine dahil olduğum nasıl bir felaket olabilirdi? Ferdinand sıkıntıyla oflayıp pufladıktan sonra işin ucunu buldu:
"Bay Starov’u hatırlıyor musun? "
"Hatırlamak ne kelime, şu anda oğlu Oleg Starov atölyemde beni bekliyor."
"Aman Tanrım! Babasının ölümünden haberi var mı?"
"Bay Starov öldü mü?"
"Bir cinayete kurban gitti. Cinayet hikâyesinde senin de adın geçiyor. Starov'u öldüren de kim, biliyor musun?"
"Ben miyim yoksa?"
"Sen küçücük bir nedensin sadece."
"Yıllardır görmediğim, eski bir hocamın kurban gittiği cinayette küçük bir neden miyim? Oğlu bunun için mi geldi?"
"Oğlunun seni ne için ziyaret ettiğini bilmiyorum, Ali Ferah, ama gazetelerde senin adın var."
"Ferdinand, gazeteler ne yazıyor?"
"Bay Starov, İstanbul'da yaşayan eski bir öğrencisinin, yani senin adresini almak için Artemisia Judith Motherwell'in evine gitmiş."
"Bu, öğrenci işlerindeki sekreter değil mi? Şu Norveçli adamın, sanat aşkıyla yaptığı iş için, büroda bir gün boyunca üstü çıplak, daktilo başında oturan."
"Evet, o çılgın. Artemisia Judith okuldan senin adresini isteyip Starov'a vermiş. Yıllar sonra, böyle bir nedenle kendisini görmeye geldiği için de, Starov'u boğazını keserek öldürmüş."
"Korkunç!"
"Bununla da bitmiyor."
"Bir felaket daha mı?"
"Tuhaf bir tesadüf, Ali Ferah. Yıllar önce yaptığın bir 'Tecavüz' tablosu vardı, okul bitirme ödevi olarak, hatırladın mı?"
"Nasıl unuturum?"
"Haklısın, ben bile gazetelerde görür görmez hatırladım."
"Gazetelerde mi?"
"O tabloyu kimsesizler yurdunun müdiresi mi almıştı?"
"Evet."
"Meğer kadının müdirelik yaptığı kimsesizler yurdunda yıllardır korkunç taciz ve tecavüz hikâyeleri yaşanırmış. Kadınla ilgili bütün deliller toplandı. Yıllar önce okul sergisinden aldığı o tablo da müdirenin sapkınlıklarını deşifre eden bir delil gibi sunuldu. Tablo, yatak odasında asılıymış. Gazeteler de onun sapıklığını, bu, on iki yaşında bir kız çocuğuna tecavüz edilişini gösteren tabloyla tescilleyip, manşetten verdiler haberi. En ilginç olanı, benim de çok severek okuduğum bir köşe yazarının, Guardian gazetesinden John Sacks'ın, her iki olaydan dolayı seni tespit etmiş olması." "Beni nasıl tespit etmiş?"
"Bak, 'Hayatımızdaki Tesadüf başlığını taşıyan yazısının o bölümünü okuyabilirim: '...evet, sevgili okuyucular, hatırlayınız, Starov, katilinin evine İstanbullu eski bir öğrencisinin adresini almak için gitmişti. Hayatın tesadüfüne bakın ki, Kimsesizler Yurdu Müdiresi'nin bütün sapıklığını ele veren o iğrenç tecavüz tablosunun altındaki imza da, Starov'un adresini istemek uğruna canından olduğu bu İstanbullu öğrenciye ait: Ali Ferah. Sapık müdirenin küçük bir kız çocuğuna tecavüz edilişini gösteren bu tabloyu aldığı yıllarda, Ali Ferah Londra Güzel Sanatlar Okulu'nda Starov'un öğrencisi. Hayatın, İstanbul'da yaşayan bu tesadüfünü hepinizden çok merak ederken, bütün bu karışık ve rahatsız edici, üzücü olaylar ve tesadüfi tek bir isim, aklıma eğlenceli bir İspanyol tekerlemesini getirdi: Bir havuz gördüm tutuşmuş/Bir ev gördüm selam durmuş/Bir balon gördüm kurşundan/Bir tabut gördüm olmuş canından/İki serçe gördüm, yarış koşuyor/İki at gördüm, dantel örüyor/Bir kız gördüm, tıpkı kedi/Bir de yavru kedi, takkeli/Bir adam gördüm, o da görmüş hepsini/Dedi: Gariptir gördüklerin, ama gerçeğin ta kendisi."
İşte o tesadüf, gerçeğin ta kendisi olan garip gerçek, yani ben, elimdeki zarfı sıkıntıyla çevirerek Ferdinand'ın görüşmenin başındaki sıkıntısından eser kalmamış, hatta şimdi, sesinin orgazm olur gibi kıvrılıp bükülerek verdiği haberleri, okuduğu tekerlemeleri dinliyorum. Sessiz kalmaktan başka çarem yoktu. Susmalı ve birdenbire soğukkanlı İngiliz kimliğine giren Ferdinand'ın verdiği emirleri dinlemeliydim:
"Starov'un oğlu haberi bilmiyorsa bunu ona söylemek senin görevin, Ali. Ayrıca biliyorsun, büyük oğlum Charles, Guardian gazetesinde çalışıyor ve iki olayda da esrarengiz bir biçimde ortaya çıkan İstanbullu ressamla, yani seninle bir röportaj yapmak istiyor. Babasının çok sevgili dostu.olmandan ötürü de onu kırmayacağını düşünüyor. İstersen, yarın ilk uçakla gelebilir. Bu talihsiz olaylarla ortaya çıkan bir isim olarak, kimliğini, büyük bir sanatçı olduğunu, İngiliz halkına açıklaman gerekir."
O anda, "İngiliz halkına açıklamam gereken bir şey yok," diyemedim.
"Charles gelebilir," diye mırıldanmış olabilir miyim? Hiç sanmam. Bir şey var ki, bu gelişmeleri aklım almıyordu. Hayatımın en huzurlu ve en sakin son gününün, hikâyeyi size anlatmaya başladığım gün olduğunu nereden bilebilirdim. Bugün nörologum ve yazar Salim Abidin'le aramızda geçenler, sonra benim elimden çıkma 'Arnolfini ve Karısı' röprodüksiyonunun yaşattığı şok, Cumartesi Anneleri arasında gördüğümü sandığım Celine hayaleti, kayıp Nadya...
Başıma gelenlerin ne kadar ağır olduğunu düşünürken, hepsinin hafiflemesi ve kefeye daha karışık ve daha ağır hikâyelerin eklenmesi. Ah, ah, ahhh! Kafamı duvarlara vurmak istiyordum. (Kontrol edebildiğim öfke krizlerinden birisini geçiriyordum.) Ahhh, bütün bunları yaşamak istemiyorum! (Merak etmeyin, çabucak sakinleşirim.)
Yukarı çıkmak için merdivenlere yöneldim bile.
Eve geldiğimde, Hayal'in ilettiği zarf hâlâ elimdeydi. Bu defa çok yumuşak atlattığım öfke krizinde bile elimden düşmemiş, aksine elime yapışmıştı. Öyleydi, çünkü onu orada bir yere savurmak, atmak istemiştim, ancak zarfın içinde her ne varsa, benden kopmak istemiyor gibiydi. Yani, elime yapışan tuhaf bir enerji hissettim. İçimden de söylendim: Bu da günün son sürprizi, hayatımın reddedilmez bir tesadüfü, olmalı diye. Sonra babasının boğazlanarak öldürüldüğünü nasıl söyleyeceğimi bilemediğim -belki haberi duymuştu-, bu defa nasıl teselli edeceğimi bilemediğim, Oleg Starov'un yanına, atölyeme çıktım.
Oleg pencereden bakıyordu.
Beni görünce döndü, gülümsedi. Babasına hiç benzemiyordu. Epey yakışıklıydı. Vladimir Starov'un başına gelenlerden habersizmiş gibi duruyordu. Silkelendim ve bir anda misafirperver bir Türk oldum. Oysa bayılacak kadar yorgundum. Oleg'le ne konuşacağımı bilmiyordum. Zavallı yabancı, o da sessizce karşıma geçip oturmuştu. Çok güçlü görünüyordu ama benden daha çaresiz olduğu kesindi. Onunla ilgili ilk izlenimimi sorarsanız: Güvenilir ve tıpkı babası gibi, iyi bir insan olduğunu düşündüm.
Günün bu saatinde, eğer hava güzelse atölye günün son ışıklarını alırdı. Tuhaf bir yerden, ilerideki çok katlı binanın cam yüzeyinden manevra yapardı bu ışık. Dün Sedefle konuştuğum noktada, üzerimize düşen ışık da aynı noktadan yansıyordu. Hayal, güneşin uzun zamandır doğduğu noktadan battığını söylüyordu ki, bu yansımaya bakarak, evden çıkmayan bir şizofrenin böyle bir tespitte bulunması doğaldı. Evet, Oleg Starov'la sohbete böyle başlayabilirdim: "Güneşin semtimizdeki yeni manevra noktası yüzünden düşündüklerimiz."
Size anlattıklarımı ona da anlattım ve son olarak ikimizin de gülümsemesine neden olan Hayal'in tespitini aktardım. Oleg ilk kez konuştu ve ben onun sesini duydum: "Hayal sizin kız kardeşiniz mi?" "Evet, tanıştınız mı?"
"Dün kapıyı annenizle birlikte o açmıştı. Şimdi de sizin eve geldiğinizi haber verdi ve..." "Tuhaf bir şey mi yaptı?"
"Yoo, hayır, anlayışla karşılanabilecek bir şaka olduğunu düşündüğüm bir şey sordu: Van Gogh gitti mi?"
"Hayal, katatonik şizofren ve dönem dönem birtakım önemli şahsiyetlerle dostluklar kurar. Onlara görüşmecim der. Şimdi de Van Gogh ha! Bugüne kadar bir ressamla dostluk kurmamıştı hiç."
"Babam İstanbul'a, Picasso'yla birlikte gelmişti, değil mi?"
"Evet, 1966 yazında, Picasso ölmeden yedi yıl önce, Paris'teki büyük sergisinin olduğu yıl."
"Sizin de aralarında olduğunuz bir fotoğrafı göndermişti babam. Ayasofya'nın önünde çekilmiş bir fotoğraf."
"Evet, Picasso İstanbul'a gizlice gelmişti. Fransızlar, Sultanahmet Meydanı'nda dolaşırlarken onu tanımışlardı. O da, 'Benzerlik,' demişti. 'Sadece benzerlik. Ama o şaklabanın yerinde olmak isterdim,' deyip herkesi güldürmüştü. Sonra, o kalabalıktan birisi, 'Hayır, sen kesinlikle Picasso'sun,' demişti. 'Hiç kimse böyle bakamaz çünkü.' 'Bütün deliler böyle bakar dostum,' demişti Picasso da. O meydanda durmuş, başrolünü kaptığı bir oyun oynuyordu ve çekip gitmiyor, lafı uzatıyordu. 'Hem,' demişti, 'ben Picasso olsam, hepinizin tek bir kelime etmeden ayaklarıma kapanmanız gerekmez miydi?' Birden inanılmaz bir şey olmuş, kırk kişilik turist kafilesi, Picasso'nun ayaklarına kapanmış, o da Sultanahmet Meydanı'nda 'Ben, Pablo Picasso!' diye çığlıklar atmıştı. Hafızamın en gizli köşesinde kalmış bir hatırayı uyandırdınız, Oleg."
"Babam bunu yazmıştı. Picasso ve o kadınla, o zaman babamın sevgilisi olan kadınla, adını çok zor hatırlayabiliyorum, Artemisia Judith'di sanırım, yaptıkları bu seyahati bana bütün ayrıntısıyla yazmıştı."
Uğursuz kadının adı geçtiğinde Oleg'den, babasının ölüm haberini daha fazla gizleyemeyeceğimi düşünüyordum ki kendisi, çok kibarca, fazla zamanımı almak istemediğini söyleyerek devam etti:
"Bay Ferah, İstanbul'da kendi işimle ilgisiz işlerde çalıştım. Resim restoratörüyüm. Bir süre daha İstanbul'da kalmam gerekecek ve bu defa ruhumu kirletmemek için başka bir iş yapmak istemiyorum. Hayatımda mutlaka renkler ve resim olmalı."
Şaşırmıştım. Oleg o kadar akıcı ve düzgün bir Türkçe'yle konuşmuştu ki şaşırmıştım. Kısa ve özlü konuşması, bana yıllarca resmin ve kendi çapında bir yaratıcılığın ruhumu bütün kötülüklerden koruduğunu hatırlattı. Gururlu, çaresiz, yorgun ve benden küçük bir yardım istemekte zorlanan, artık yenilmiş olduğunu düşünen Oleg, oturduğu koltukta gövdesini öne eğmiş, gözlerini döşemeye dikmiş, iki elinin bütün parmaklarını birbiriyle eşleştirerek susmuştu. Bir tek sol elinin serçe parmağı eşini bulamamış, boşlukta kıvrılıp duruyordu. Bu, resmedilecek kadar dramatik bir görüntüydü. Oleg'in bütün düşünceleri, hisleri, ısrarla eşini arayan bu serçe parmağın ucunda toplanmıştı. Zihnimde, solgun renkli, 'Olmayan Serçe Parmağının Bizi Üzdüğü Oleg'in Elleri' tablosunu yaratmak yerine bir şeyler söylemem daha akıllıca olurdu:
"Size rahatlıkla yardım edebilirim. Bir vakfa ait resim restorasyon atölyesinin şefini, ayrıca vakfın sahibini yakından tanırım. Onlarla konuşup, o atölyede işe başlamanızı sağlayacağım. Eğer siz de böyle bir işi arzu ederseniz, Oleg."
Serçe parmağı, boşlukta kıvranıp durmaktan, kimbilir ne zamandır yerinde olmayan eşini aramaktan vazgeçti. İyi huylu bir çocuk gibi sevindiğini, çok mutlu olduğunu açıkça belli etti. Bunu yaparken, yine de gerçek bir Rus gibi mesafeli, soğuk, temkinli davranmaya da özen gösterdi:
"Teşekkür ederim, Bay Ferah. Size çok teşekkür ederim."
Gitmek için aniden doğruldu. Ben de aynı anda bir doğulu gibi ısrarcı, "Oturun, oturun," dedim. Niyetim, Bay Vladimir Starov'un başına gelenleri belki masum bir yalanla, kaza gibi anlatmaktı. Ah, ne kadar safça!
"Bir şeyler içelim. Güzel bir kırmızı şarap?" Ruslar iyiyi ve kötüyü içerek kutlamazlar mı? Peki, ben bir ölüm haberini misafirime kırmızı şarapla birlikte sunabilir miyim? Müsaade edin, biraz geleneksel olayım. Bunu yapamazdım. Keşke, "Bir şeyler içelim mi?" teklifinin yerine, "Size anlatacaklarım var," filan deseydim. Konuşmanın başından beri, Picasso'nun şaklabanlıklarını anlatana kadar, daha düşünceli ve rahatsız davransaydım.
Oleg arkasına yaslanıp, kırmızı şaraba evet, anlamında başını salladı. Ağzına kadar birinci kalite kırmızı şarap dolu kutumu açtım. Stoğumu en son üç yıl önceki Paris seyahatimde yenilemiştim. Paris'e Celine'i görmeye gitmiştim. Bir korkak, bir hayalet gibi gizlice. Ya da böylesini sevdiğim için, gizlice. Aşkı, aşk olarak tutan sihir, onu uzaktan seyretmek ve görmektir. İşte dönüşümde, havaalanından almıştım bu şarapları. Bu şişeleri yüklenmek, şarap almayı istemek, Celine'e bir parça ihanet değil miydi? Demek hâlâ ayaklarım yere basıyordu, aklım basımdaydı ki, dönüşte biraz şarap alayım demişim. Ne saçmalık!
"Aşk kendi kendimize oynadığımız bir oyundur çoğu zaman."
Bir şarkı bu, atölyenin bir köşesinde, dibinde şarap tortularıyla kalmış kirli kadehlere, seçkin kırmızı şarabımızı akıtırken mırıldanıyorum:
"Aşk kendi kendimize oynadığımız bir oyundur çoğu zaman."
Ben böyle aşk şarkıları mırıldanırken, Vladimir Starov'un başına gelenleri, kadehini bir Rus gibi değil de, zarif bir Avrupalı gibi kaldıran -hareketinde hafiflik olduğunu hissettiğim için böyle söylüyorum, oysa Rusların hareketlerinde bir kesinlik ve kararlılık vardır- Oleg'e nasıl anlatabilirim?
"Bütün hayatınızı, bir sonraki adımınızı hesaplayarak yaşayabilir misiniz? O zaman resmi de önceden tasarlayamazsınız."
Oleg ilgiyle dinliyor beni:
"Babanız söylerdi bunu. Çok kızdırırsak, 'Ben size hayatı öğretiyorum,' derdi."
"Resim yapmayı size şeytanlar öğretecek."
"Ah, biliyorsunuz! Size de mi bunu öğütlerdi, Oleg?"
"Mektupları öğütler ve komik hikâyelerle doluydu. Bir de beni gördüğü rüyalar."
"Siz hep Rusya'da mıydınız?"
"Evet, hep Rusya'daydım. Babamı çocukluğumdan bu yana hiç görmedim."
"Bunun için elinize hiç fırsat geçmedi mi?"
"Hayatta bütün fırsatlar ele geçer..."
"Siz aslında birbirinizi daha iyi görüyordunuz ve hep birlikteydiniz. Londra ziyaretinizdeki küçük bir tahammülsüzlük; 'boom!', ilişkinizi havaya uçurabilirdi. Bunun ne demek olduğunu çok iyi biliyorum. Şimdi birbirinizle ne sıklıkta haberleşiyorsunuz?"
"Babam en son, sizin adresinizi vermek için aradı. Ben de sizinle görüşmemizi ona yazarım."
"Telefon etmez misiniz?"
"Hayır."
Ona çok ısrarcı mı bakmıştım? Bu yüzden telefon edememesinin nedenini ağzında gevelemek zorunda kaldı, utandım.
"Babamın başına talihsiz şeyler geldi."
Bir an Oleg'in her şeyi bildiğini düşündüm. Heyecanlandım ve elimdeki kadehi başaşağı edip şarabımı üzerime döktüm. Kadeh gözlerimin önünde bir takla attı. Onu tutamadım. Düştü ama kırılmadı. Göğsüm, boğazım kesilmiş gibi kıpkırmızı olmuştu.
"Önemli değil," dedim. "Hiç önemli değil. Ne diyordunuz, ' Oleg? Nedir Bay Starov'un başına gelen talihsiz şey?"
"Bütün parasını kaybetti. Bütün varlığını demiştim bir defasında, yazdığım mektupta ve beni düzeltmişti: 'Varlığım yerinde, Oleg. Varlığımız; hislerimiz, düşüncelerimiz, anılarımız ve hayallerimizdir. Paramız varlığımız değildir. Bu yüzden bütün varlığımı değil, bütün paramı kaybettim.' Starov öğretileri..."
"Şimdi ne yapıyor?"
"Bir yaşlılar evinde ve kendisini telefona çağıran hemşirenin yüzünü görmek istemiyor. Onu rahatça arayamama nedenim bu. Zaten her zaman birbirimize yazmayı tercih etmişizdir."
Pencere önünde durmuş, Oleg'i dinliyordum. Güneş batmıştı. Şimdi birdenbire hava kararacaktı. Sedef, odasının ışığını açtı, kanepeye uzandı. Yine ağlıyor muydu, yoksa ağlamaktan daha beter, çok kederli miydi? İki elini yanağının altına yastık yapmıştı. Benim evimin eşyaları gibi orada, o kanapenin üzerinde yüzyıllarca kalabilmeyi istiyor gibiydi. O kederli yatışı hiç sonlanmasın, hayat oracıkta yatarken geçip gitsin istiyordu. Muhtemelen yattığı yerden beni görüyordu. Bunun için ona yavaşça el salladım. Cevaben, mutsuzlukla ağırlaşan elini salladı.
Adıma bırakılan zarf, kendini hatırlattı. Atölyeye karanlık çökünce onu bıraktığım yükseltinin üzerinde, baskın tek bir renk oluvermişti. Zarfı aldım, ışığı açtım. Oleg'e, İstanbul'da nerede kaldığına dair bir şeyler soruyordum. Zarfın içinden çıkan mektubun üst köşesinde kıvrılan harflerle Pera Palas Oteli yazılmıştı, bunu okurken aklıma, "Nerede kalıyorsun?" sorusu gelmişti. Mektubu oluşturan yazının harfleri, uzun uzundu. Bu uzunlukta harfleri, bir tek Celine yazmayı becerirdi. Mektup Celine'dendi.
Sevgili Ali,
İstanbul'dayım. Dün geldim. Seni görmeyi çok istiyorum. Pera Palas'ta kalıyorum. Saat 19.00'dan sonra odamdan hiç çıkmayacak, seni bekleyeceğim. Oda numaram, 217. Seni bekliyorum.
Celine.
Bir mektup değil, bir nottu. Ama Celine'in gösterişli yazısı bu kısacık notu uzun bir aşk mektubuna dönüştürmüştü. O an ne hissettim? Oleg, "Önemli mi?" diye sorduğuna göre, açıkça belli olacak şekilde, derinden bir şeyler hissetmiş olmalıyım. Ama ne hissettiğimi bilemiyorum. Hayatta anlatılamayacak, dile getirilemeyecek şeyler vardır. Umulmayacak şeyler. Zihnimizi, dilimizi düğümleyen şeyler.
"Babanızın da öğrencisi olan eski bir dostumdan geliyor. İstanbul'daymış ve saat yediden itibaren beni otelinde bekliyormuş."
"Ben çıkıyorum," diye ayağa kalktı Oleg. "Durun, beraber çıkalım. Nereye gidiyorsunuz?" Oleg cevap veremedi. Kendine bir yer bulamadı. Başını sokacak, sığacak bir delik?
"Kalacak yeriniz yok mu yoksa?"
"Olmaz olur mu? Daha sokaklara yükselmedim!"
Allahtan boş bulunup, "Düşmedim," diye düzeltmedim onu. Onu ne kadar iyi anladığımı belirtir bir cümle gerekli miydi acaba?
"Düştüğümüzü düşündüğümüz anlarda yükseliriz aslında. Bedenimiz düşer, ama ruhumuz asla! Sokakta yaşayanlar güçsüzler değil, güçlülerdir. Güçsüz korkaklar, bizim gibi evlerini de işte!"
Oleg gülümsedi, bense kendimi aptal bir filozof gibi hissettim. Ya da bir aptaldan filozof olamayacağına göre, acemi, diyelim isterseniz. Yok hayır, bunun altına Goethe bile imzasını atabilir. O zaman söylediklerim iyi filozoflar hanesine yazılır.
Aşağıya inerken Oleg, "Üzerinizi değiştirmeyecek misiniz?" diye sordu.''
"Hayır, gereksiz zaman kaybı."
"Randevunuz bu kadar mı acil, size engel mi oldum?" "Bana engel olmadınız. Randevuyu sizin yanınızda öğrendim. Aslında arkadaşımı görmeye ne kadar geç gitsem, o kadar iyi olur. Zamanı bir lastik gibi çekip uzatabilseydik zira..."
"Herkesin ayrı bir zamanı vardır. İşe buna inanmakla başlayabilirsiniz."
Hiç kuşkusuz filozofluk Oleg'in ruhunda var. Resmin ve sanatın içine girmesi mutlaka babasını anlamak, ona yakın olmak, kendi içinden bir Vladimir Starov çıkartmak için olmalıydı.
Kaşmir paltomu giydim. Bu palto ancak bir zengine ait olabilirdi ve sırf bu yüzden göğsümde, uçuk mavi gömleğimin üzerinde belirgin duran kıpkırmızı leke, kazayla oluşmuş gibi dururdu. Bu kaşmir paltoyla kimse o lekeye, şaşkınlıkla, merakla bakmaz; o leke, kaşmir paltonun hikmetiyle görünmez kılınırdı. Salim Abidin'in hayatındaki kaşmir palto; yazma ve yaratma gücü olmalıydı. Hakkındaki şaibelerin üzerini örten birinci sınıf kumaş. Annemin uğradığı tecavüzü meşrulaştıran gücün onun deliliği, Hayal'i yaşatan şeyin onun zihnini örten şizofrenisi, Sedefi ayakta tutan gücün bir sır, Oleg'i hâlâ İstanbul'da yaşatan şeyin kendisinin mükemmel iradesi olması gibi. Gördüğünüz gibi, hepimizin birer kaşmir paltosu var, zaaflarımızın üzerini örten ve bizi her duruma karşı güçlü kılan yönümüzü süsleyen. Şöyle diyebilir miyiz; tanrı hepimize uygun birer kaşmir palto dikmiş.
Oleg'le birlikte tam kapıdan çıkacakken, "Nereye?" diye soruyor Hayal. "Yemeğe kalmayacak mısınız?"
"Benim çıkmam gerek ama belki Oleg'i davet edebilirsin?"
"Oleg, annem ve benimle yemek yer misin?"
"Teşekkür ederim. Gitmem gerek."
Kapıdan dışarı adımımızı attık ama Hayal yine Oleg'e seslendi:
"O gürültüde uyuyabiliyor musun?"
Yakışıklı, iyi kalpli Rus, ilk defa duygularını belli etti. Yine de verdiği cevap çok soğukkanlıca ve zekiceydi:
"Alıştım."
Kaşmir paltolu, meraklı ve bir Türk olarak kendimi tutamadım:
"Oleg, gerçekten kalacak yerin var mı? Nerede kalıyorsun?"
"Saçlarım temiz, üstelik kokmuyorum, değil mi? Demek daha sokaklara yükselmedim. Söylemiştim, değil mi?"
Onu kızdırdığım ve yalan söylemek mecburiyetinde bıraktığım için üzgündüm:
"Bir otelde kalıyorum."
Hiç konuşmadan, Cihangir Caddesi'ne uzanan merdivenleri çıktık. Geniş ve tenha caddeyi geçtik.
"Ben buradan ayrılacağım," dedi Oleg. Üzerinde açık renk, yakasına daha koyu renkte deri iliştirilmiş, bir pardösü vardı.
İlik kenarlarındaki kareler tanıdıktı. Celine'in çok sevdiği Burberry kareleri. Bu pardösü, Vladimir Starov tarafından çok sevgili mektup oğluna, çocukluktan kalma bir alışkanlıkla, Noel ya da doğum günü hediyesi olarak Londra'dan gönderilmiş olabilir miydi? İstanbul'daki çaresizliğinin, ne kadar dil oyunu yapsak da, "düşmüşlüğü"nün üzerini örtecek şıklıkta bir pardösü.
Oleg birazdan, fitilli kadife ceketinin kendisine yeteceğini düşünüp pardösüsünü satabilir mi? Benim, sözümü tutacağımdan emin çünkü. Zincirlikuyu'daki yeraltı geçidinin evsizler köşesinde, bir kenara sakladığı eşyalarını da alıp, bana yalan söylemiş olmamak için bu gece bir otelde kalacak. Pazartesi günü buluşmak üzere ayrılırken, tam el sıkışıp kendi yollarımıza gitmek üzereyken, Vladimir Starov'un ruhu bedenime üflenmiş gibi Oleg'e sarılmak istedim. Sarılmak ve onu teselli etmek; sarılmak ve teselli bulmak. Aklımın ve kalbimin bir köşesinde doğuştan bir babalık hissi varsa, bunu Oleg için harcamak istedim. Ama sadece arkasından, "Gurur en ilkel duygudur," diye seslenebildim.
İrkildi. Bir hayvan gibi irkildi. O ince, ama bir o kadar güçlü titreyiş beni büyüledi. Yüzü beni anlamamış gibi kasıldı mı? Bilemiyorum. Sadece sonrasında, Oleg bir daha gelmezse diye telaşlandım. Neye dayanarak, "Gurur en ilkel duygudur," dedim ben. O güzel pardösösünü satıp, bana söylediği otel yalanını Rus ruleti kadar gururluca telafi edeceğini düşündüğüm için mi? Kafamda kurduğum bir gerçeğe dayanarak söylemiştim bunu. Oleg bunu nasıl anlayabilirdi? İşin içinden çıkıp yine gelebilir miydi? Peşinden koşup size anlattığım gibi ona da anlatmalıydım ne demek istediğimi. Ama Celine beni bekliyor; Pera Palas'taki odasına çekilmiş, mutlaka beni düşünüyordu. Düşünmese bile, beni bekliyordu. Küçük bir kararsızlık. Oleg'in peşinden mi koşmalı, zaman kaybetmeden koşa koşa Celine'e mi gitmeli? Kararsızlık hareket etmemi engelliyordu, yürüyemiyordum. Durdum, karar verdim ve peşimde Oleg'in beni yanlış anlayıp bir daha gelmeyeceği korkusuyla, koşa koşa Celine'e gittim.
Rüzgârım göğsümdeki şarap lekesini kuruttu. Resepsiyonist, o kurumuş lekeye baka baka -ama hiç ayıplamadan, beni bir sokak serserisi sanmadan- geldiğimi haber verdi.
"Asansörle ikinci kat," komutuyla ilerledim.
217 numaralı odanın, Celine'in kaldığı, beni beklediği odanın önündeydim ve eski alışkanlığımdan, aşk oyunlarından kurtulamıyor, sessizce odayı dinlemeye, koklamaya, hissetmeye çalışıyordum. Kapıyı hiç çalmasaydım ya da kapı açılmasaydı, onu yaşadığı şehirde uzaktan izleyerek sevmeye devam etseydim. Şimdi çekip giderek bunu sağlamış olurdum. Ama kapı açılınca, benim tek taraflı, kendi adıma kurduğum ilişki başka bir şeye dönüşecekti. Bu aşkın o yeni hali, ruhumun, hayatımın yeni kaşmir paltosu olmaya yetecek miydi?
8
ÖLÜYÜ ÖRTEN KAŞMİR PALTO
(
Ressamımız, Pera Palas'ın 217 numaralı odasının kapısının önünde duruyor. Otuz küsur yıldır sürüklediği ilişkinin, tek başına yaşadığı aşkın, son anlarını yaşadığının farkında. Eğer zaman, lastik gibi uzayabiliyorsa, uzatacak. O kapının önünde, neredeyse hiç kıpırdamadan durmaya niyetli. Onu bütün kahramanlarımızdan daha iyi tanımış olmalısınız; böyle bir bekleyişten, göğsünde şarap lekesiyle dolaşmak gibi, gocunmaz. Koşa koşa geldiği için kendini suçluyor. Uzamasını istediği zamanı kendi elleriyle kısalttı. Kapının önündeki bu tuhaf bekleyiş bunun telafisi olabilir mi?
Âli Ferah'dan daha az tanıdığınız Sedef, pencereden gördüğümüz yerde. Uzanmış, iki elini güzel yüzünün altına yastık yapmış. Ressamımızın uzaktan, pencereden hissettikleri çok doğruydu. Sedef o anda, o zaman diliminde kalmak istiyordu. Ali Ferah'ın bilemediği başka bir şey daha vardı: Bebeğinin doğmasını istemiyordu. Ama onun ölmesini de istemiyordu. Bebeğini bir ömür boyunca karnında taşıyabilirdi. Böylece yatarak, bu ana hapsolarak. Bunu isteyecek kadar hayattan kopmuş, kederli bir kadın nasıl doğurabilir? Kadınlar hep böyle doğuruyor. Endişeli, korkak bir bilinmezi doğuruyorlar. Sedef, tanrı onun ayağa kalkmasını istemişcesine doğruluyor. O anda, bacaklarının arasından sular akmaya başlıyor. Bunun iki nedeni olabilir; birincisi, bebek idrar torbasına baskı yaptığı için Sedef isteği dışında çişini kaçırıyordur. İkincisi, doğumun başlamakta olduğunun işareti, bebeğin su kesesinin yırtılmasıyla tanrı katında verilmiştir. Sedef panikliyor. Tam o ana hapsolmak isterken, doğuracaksın emrini alıyor. Hayatı boyunca hep birilerinin diretmesine boyun eğdi. Birileri ondan istemediği şeyleri yapmasını istediler. O da her defasında, o istemediği şeyleri yaptı. Bebeği doğurmak da böyle bir şey. Sedef, şuursuz ya da mantıksız bir kadın mı? Hayır. Diğer kahramanlarımız kadar mantıklı ve akıllı. Kaderinden çok, kadınlığı onu zorluyor.
Doktorunu arıyor. Hemen hastaneye gitmesini söylüyor doktoru, ardından kocasını.
"Hay aksi!" diye söyleniyor kocası. "Doğacak zamanı buldu. Trafik kilitli şu anda. En iyisi hastanede buluşmak."
Sessizce dinliyor kocasını Sedef. Yine azarlandı işte. "Azarlamasa şaşardım," diyor içinden, çocukça ve safça. Doğuracağını değil de hayatı boyunca hep azarlandığını, itildiğini düşünüyor ister istemez. O, bir başına mutlu olmayı çok eskilerde, neredeyse çocukluğunda öğrenmişken, önce babası, öfkeli annesi, sonra sevgilileri, en nihayetinde kocası, hep onu dağıtmışlardı. Çoraplarını giyerken kalbinin kırıldığını düşünüyordu. Doğuracağı için heyecanlı değildi. Bu yüzden, her zaman düşünebileceği, hatta şimdiye kadar çoktan bir yargıya varmış olması gereken şeyleri, tekrar tekrar gözden geçiriyordu.
Bir bebek değil de, içindeki isyankârı doğurmak isterdi. Herkesi ve her şeyi, bütün hayatını geride bırakıp kaçacak, o gözükara isyankâr kadını doğurmak isterdi. Ama sadece pembe minicik bir erkek bebek doğuracaktı. Belki ruhunun bir köşesini de bugün doğuracağı oğlu kemirecekti. Uzun zamandır hazır, kapı arkasında bekleyen doğum çantasını aldı. Bir seyahate çıksa, alıp başını gitse, ne kadar iyi olurdu. Annesinden, babasından, kocasından, içini karartan kötü aşk hikâyelerinden kurtulurdu. Kapıyı çekti. Tam anahtarı yuvasından çıkaracaktı ki apış arasından bir parça daha su aktı. Kapının mermer eşiğinde minik bir gölcük vardı. Aylardır bebeğini o sıvının içinde yaşatıyordu. Eğildi, eşikteki suya dokundu. Bacaklarının arasından aktığında hissettiği gibi su ılıktı. Üstelik sudan daha kaygan bir sıvıydı bu.
Sedef şimdi kapının önünde taksi bekliyor. Sancısı yok. Suları ağır ağır gelmekte olan bir hamile gibi değil. Masum, valizi yanı başında, o da dimdik, bir ziyarete ya da arzu ettiği o yolculuğa çıkıyormuş gibi. Pencereden selamlaştığı, iki gün önce paketlerini taşıyan ressamımızın oturduğu eve bakıyor. İnsanları gözlemekte, en küçük ayrıntıdan onların kimliğini çıkartmakta, başkalarının hayatlarıyla ilgilenmekte, ama bunu hafifçe, zarifçe yapmakta Ali Ferah'tan daha iyiydi. O kadar silik ve duman gibi bir kadındı ki kimse onun çevresiyle inceden . inceye bu kadar ilgili olduğunu düşünemezdi. Bu eve taşınmadan önce oturdukları ev, bir parça deniz manzarasının ve yüzlerce pencerenin olduğu bir vadiye bakıyordu. Sedef, o ışıklı pencereler içinden, sadece bir pencere seçmişti kendisine. Bir dürbünü de olmaksızın, geceleri saatlerce o uzak pencereyi izliyordu. O penceredeki ışığın yumuşaklığı sihir gibi çekiyordu onu. Tanımadığı insanların yaşadığı o evin içinde, mutluluk ve huzur vardı. Kendisiyse, evinde çıplak ampulleri yok edip yerine güzel lambalar alma becerisinden yoksundu. Geçen kış, daha hamile kalmadan, tek derdi evin gece kendisini rahatsız eden çiğ ışığıydı. Kocası, güzel birkaç lamba alması için ona para vermişti. Sedef o lambaları alacağı dükkânı da bulmuştu. İstanbul'un Şişhanesi'nde aransa, Alaaddin'in sihirli lambası bile bulunurdu. Sadece karar veremiyordu. Üst üste dört gün, aynı dükkâna gidip lambalara baktı, baktı. Birbirine yakın fiyatlarını karıştırdıkça, karıştırdı, bir daha, bir daha sordu. Her defasında bir misafiriyle, arasına onlarca kartvizit sıkıştırılmış cam masasında, karşılıklı çay içen dükkân sahibi, ikinci günden sonra Sedefe kuşkuyla bakmaya başladı. Derdinin ne olduğunu, nasıl soracağını bilecek, ima edecek kadar kötü bir adama benzemiyordu. Bir lamba satın almaya karar vermek için aynı dükkâna dört defa gelip, her defasında kaçar gibi çıkıp gitmek, tuhaftı doğrusu.
Sedef, ressamımızın oturduğu evin girişini aydınlatan parlak ışığa bakarak gülümsüyordu. Bütün bir kış, tek derdi bir lamba satın almak olmuştu. Şimdi bunu düşünüp gülümsüyordu. İnsanın istediği halde bir lambayı satın alamamasının en büyük engeli para olabilirdi, ama dediğim gibi Sedefin parası vardı. Belki istediği bir lamba değil, hayatını böyle küçük, boktan bir soruna odaklamak, ruhunu kemiren sıkıntılardan ve mutsuzluklardan, dönüp geldiği aynı noktadan, kocasının çıldırtan sessizliğinden kaçmayı başarmaktı. Mükemmel bir oyun. Ancak, Arnolfini'nin karısı kadar mahcup ve kırılgan Sedef, bu oyunda da çuvallayabileceğinin farkında değildi. Dördüncü gün de aynı dükkândan bir lamba daha almadan çıkıp giderken, dükkân sahibinin arkasından, deli işareti yaptığını gördü. Biz Türklere özgü deli işareti; bir eli parmaklarını hafifçe açarak, bir ampul takıyormuşcasına boşlukta döndürmek. Deliliğin, aslında pek komik, hatta bu masum işareti Sedefi kahretti. Bir türlü düzenleyemediği karışık ve soğuk evine döndü, artık aklını kaçırmış bir kadın olduğunu düşünerek ağladı. Gün bitip evlerin ışıkları teker teker yandığında yine o uzak pencereyi izlemeye koyuldu. En sevdiği şey, o pencereyi izlerken, birdenbire ışığının yanmasıydı. Aydınlatma en şık biçimde yerden olmalıydı. Bu yüzden, ev sahibinin lambaları yakarken eğilip kalktığını, düğmelerine tık tık diye dokunduğunu hissedebiliyordu. O gece rüyasında, binlerce el kendisine deli işareti yaptı. O da kaçtı ve gözlerini o güzel ışıklı evde açtı. Ortalık tam kararmamıştı. İçerisi loştu ve Sedef bütün lambaları eliyle koymuş gibi bularak düğmelerine bastı. Taze çiçekler, güzel yastıklar, mumlar ve kitaplarla huzurla yerleştirilmiş ışıl ışıl bir evdeydi. Çok uzun zamandır rüyasında böylesine mutlu olmamıştı. Tarif edilmez bir mutluluktu bu. Uyandığında, gözlerini açıp soğuk karışık yatak odasını gördüğünde, sıkı sıkıya yeniden kapadı gözlerini ve tuhaf bir şey daha oldu: Rüyası kaldığı yerden devam etti.
Sedef apış arasından ince ince sızan sularla, hâlâ taksi bekliyor ve daha eğlenceli şeyler hatırlıyor: Bu rüyadan sonra o güzel ışıklı evi çok merak edip mutlaka görmek istediğini. Lamba almaktan vazgeçmiş, bütün dikkatini o evin içine girebilmeye odaklamıştı. Yeri öyle kolaydı ki, Alman Konsolosluğu'nun yanından inen yokuşun ortalarındaydı bu ev. Kırmızı caminin hemen altında. Rüyasının ertesinde, evin bulunduğu apartmanın önüne gitti. Hayattaki bütün beceriksizliğine rağmen, plan kurmakta üstüne yoktu. Gece gördüğü rüyanın mutluluğu ve huzuru, afrodizyak gibi damarlarında dolaşırken, kafası daha hızlı çalıştı. Bir kırtasiyeciden kâğıt ve zarf aldı. Kocaman harflerle şunları yazdı:
"LAMBALARINIZI ÇALIYORUM. LAMBALARINIZLA BİRLİKTE EVİNİZİN HUZURU VE MUTLULUĞUNU DA...
BÜTÜN KISKANÇLIĞIMLA.
İMZA, LAMBA HIRSIZINIZ. UZAK BİR PENCERE KOMŞUNUZ. BENİ AFFEDİN, DELİ OLDUĞUMU DÜŞÜNÜN."
Bunu zarfa yerleştirip, üzerine zilde okuduğu isimleri ve daire numarasını yazdı: "6 NUMARA / ZEKİ VE MERAL UYSAL."
Sonra bir kenarda, kuytu denebilecek bir köşede beklemeye başladı. Şansı onu alnından öpüyordu; sırtında okul çantasıyla, küçük bir çocuk, apartmanın kapısına gelip zillerden birisine bastı. Sedef de duman gibi süzülüp en üst zile bastı. Kapı, muhtemelen çocuğun bastığı zil tarafından açıldı. Sedef uçarak içeri girdi, ufaklığın arkasından ağır ağır merdivenleri çıkmaya koyuldu. Çocuğun evine girip kapının kapanmasını bekledi. Sonra tıkır tıkır yukarı çıktı. Evin kapısı bir çilingirin rahatça açabileceği türden, sıradan bir kapıydı. Tekrar kapıyı çaldı, kulağını kapıya dayayıp dinledi. İçeride kimse yoktu. Koşarak aşağıya indi. Apartman kapısına, kapanmaması için küçük bir kâğıt sıkıştırdı. Bir hırsızın, günlük gazetelerden birisindeki itiraflarında okumuştu: "Tek mesele apartman kapısını açtırıp içeri girebilmektir." Hırsızlığın çok olduğu bu bölgede, çoğu diafonlu apartman giriş kapılarına, "Kimsiniz?" sorusunun cevabını verebilmek epey zordu.
Bir sokak alttaki anahtarcıya gitti. Çilingiri peşine takıp dairenin kapısına geldi. Mutluluk ve heyecandan çenesi düştü, birbiri ardına anahtar kaybetme hikâyeleri anlattı durdu.
Çilingir kapıyı açmaya çalışırken, çocukça, yaptığı şeyin günah olduğunu düşündü. Kalbini kötülüklerden temizleyemediğini, mutsuz hayatının dininin bütün kırıntısını, öğretilerini kalbinden süpürdüğünü düşündü. Başkasının evine girmek üzere olmaktan dolayı utandı. Bu utanç, ilahi ışığın tahtı olduğuna inandığı kalbinde fısıldayıp duruyordu. Doğaüstü bir şey olup, kalbindeki fısıltı yükselecek, ona masumca, kötülüğün kapısını açan çilingir tarafından işitilecekmiş gibi bir korkuya kapıldı. Kapı açıldı.
Ev rüyasındaki gibiydi. Çilingir şaşkınlığını, hayranlığını sezebilecek kadar dikkatli miydi? Ne mutlu ki, o da, nasıl yaşadığını, nasıl göründüğünü bilemeyen, kendinin farkında olmayanlardandı. Kalp gözü açılmamışlardan, hakikati yaşadığı sürece göremeyecek olanlardan. Bu yüzden parasını alıp sessizce gitti. Sedef her şeyi rüyasındaki gibi yerli yerinde görmesine şaşıyordu. Mucizelere, kapılar kapalıyken ardını gören gözlere inanırdı. Mutsuz hayatı onu bezdirmese, gerçekle arasına bir perde çekmeseydi, kalbi huzursuz ruhunu hakikat okyanusuna taşıyan bir ırmak gibi akabilirdi. O zaman ağlaya ağlaya, bu güzel evin lambalarını çalmak gibi bir kötülük yapmazdı. Lambaları tek tek fişlerinden çekip o fişleri katlayıp bağlarken, yaptığı şeyin kötü bir şey olmadığına, son bir umutla kendisini inandırmaya gayret etti.
"Lambalarının değerini bilecekler," dedi. "Dolayısıyla mutlulukları ve huzurlarının da."
O mütevazı güzel salonu aydınlatan, ikisi kâğıt, birisi kırmızılı, morlu kristal taşlı lambayı kucaklayıp, gizlice girdiği o evden çıktı. Merdivenlerden inerken, yaptığının anlamsız olmadığını düşünüyordu. Aklının bir köşesi çocukluğuna dönmüştü ve bunun günah olmadığını tekrarlayıp duruyordu.
"Kendimi avutmak için," diyordu. "Bunu kendimi avutmak için yaptım."
Çilingirin önünden geçmeden, koşarak yokuşu çıktı. Alman Konsolosluğu'nun önünden bir taksiye atlayıp eve geldi. Kucağında lambalarıyla taksiden indi. Onları dağınık, ruhsuz, soğuk salonun üç ayrı köşesine yerleştirdi. Lambalarını çaldığı ev de dağınıktı. Hatta kendi evinden daha dağınıktı ama yine de masa üstündeki boş kahve fincanları neşeyle içildiklerini söylüyor, bir tabak dolusu kabak çekirdeği kabuğu keyifle çıtırdatıldıklarını fısıldıyor, çikolata bulaşığı kâseler tatlı günlük sohbetler eşliğinde kazındıklarını hissettiriyorlardı. Kendi evinde hiçbir şeyin ruhu yoktu. Bir evin ve bir insanın ruhunu kaybetmesi kadar kötü ne olabilirdi?
Sedef, büyülü bir şey olmasını istiyordu. Bir an önce havanın kararmasını. İnanın, öyle oldu. Gökyüzü kapkara bulutların istilasına uğradı. Gün ortasında evlerin, odaların içi, ışık yakmayı gerektirecek kadar karardı. Sedef heyecanla çaldığı üç lambanın düğmelerine bastı. Odayı yumuşak bir ışık doldurmuştu. O öğretici hikâyelerde olduğu gibi, bu lambaların kendi evini mutlu ve huzurlu kılmadığını düşündü. Yumuşak ışığın koynunda, uzunca bir süre kederli kederli oturdu. Üzüntüden kaburga kemikleri sızlıyordu.
Şimdi takside, ağır ağır akan trafikteydi. Bebeğin başını, leğen kemiklerinin tam ortasına yerleştirdiğini hissediyordu. Lamba hırsızlığını hatırlayarak ne güzel avunmuştu. Hırsızlığının şahidi yoktu. Sadece Sedefin bilmediği tesadüfi bir yorumcusu vardı. Ali Ferah'ın elinde olmadan, Londra'da karıştığı iki skandali birbirine bağlayıp tereyağından kıl çeker gibi ressamımızın adını belirleyen ve bu rastlantı üzerine Guardian'da kaleme alınmış bir yazı vardı. Hatırladınız mı, sonu da bir İspanyol tekerlemesiyle bitiyordu: "Bir adam gördüm o da görmüş hepsini/Dedi: Gariptir gördüklerin, ama gerçeğin ta kendisi!"
İşte o köşe yazarı, o kış, üç günlük bir ziyaret için İstanbul'a gelmişti. Lambalarının çalındığının günün gecesi, o evde yaşayan dostlarına yemeğe davetliydi. Çilingire kapıyı açtıran ve dostlarının evinin salonundaki üç lambayı çalan hırsızın -çilingirin verdiği.eşkale göre güzel, iyi giyimli, hoş genç kadının- hikâyesini şaşkınlıkla dinlemiş, hırsızın bıraktığı notu okuyup o gece yemek boyunca, sadece bu garip hırsızlık vakasını tartışmışlardı. İşte, Ali Ferah tesadüfünü, neşeli ve düşündürücü bir İspanyol tekerlemesiyle sulandırarak yazan, Guardian'ın sevilen yazarı John Sacks, 12 Mart 2001'de yayınlanan yazısında, şu anda doğurmak üzere olan ve geçmişte kalan lamba hırsızlığını bu roman vesilesiyle sizinle paylaşan Sedefin kahramanı olduğu bu olayı, 'İstanbul'da Garip Bir Hırsızlık Vakası' başlıklı yazısında konu edinmişti. Hürriyet gazetesinden bir köşe yazarı da Guardian'da yayınlanan bu yazıdan yola çıkarak 'Bu Garip Hırsızlık Vakası Ekonomik Krizin Faturası mı?' başlıklı yazıyı kaleme almıştı. Merak ettiğinizi düşünerek, John Sacks imzalı yazıyı buraya aldım:
İSTANBUL'DA GARİP BİR HIRSIZLIK VAKASI
John Sacks
Bugün de size İstanbul'dan yazıyorum. Dün, bu etkileyici şehrin kalabalık ve kirli halk çarşılarında gördüğüm, neredeyse iki metre boyundaki meleklerden söz etmiştim. Anlaşılan bu hepinizi çok etkilemiş. Bu sabah e-postam meraklı maillerle doluydu. Kalabalık çarşılarda gezinen, o, iki metre boyundaki meleklerin varlığına bir açıklık getirmeyi bugüne bırakmıştım.
Soğuk bir kış günü, serin rüzgârda, uzun uzun seyrettiğim İstanbul Boğazı bana, düşsel melekleri konu edineceğim yazımı yazdırmış, başlığını bile belirlemişti: 'İstanbul'un Kala balık Çarşılarının Düşkün Melekleri.'
Lakin, dün akşam anlatılan bir hikâye, başlığı bile belirli o yazımı marifetli bir katil gibi boğuverdi, öldürdü. Yine de o düşkün meleklerin - böyle sıradan birkaç satırda harcamak pahasına da olsa -varlıkları konusundaki merakınızı gidereceğim. Bunu, dünyada meraktan daha beter bir duygu olmadığı için yapıyorum. Merakınızı, yani zehrinizi, almak için... İstanbul'un kalabalık çarşılarının düşkün melekleri, sırtlarında, ortasından boğulmuş beyaz sünger plakaları taşıyan hamallar, sevgili okuyucular. Bir an başım kalabalıktan dönmüş olmalı ki, önüm sıra giden, sırtına sünger yüklemiş hamalı, dev kanatlı bir melek zannettim. Üstelik hava, gün ortasında kapkaranlık olmuştu. Bu, sıkı bir yağmurun habercisiydi. Ortalık gün ortasında birdenbire kararmış, önümde dev kanatlı o melekleri bulmuştum. Ben de sizin gibi şaşırdım ve güldüm, zavallı hamalları tül kanatlı, ışıklı, hülyalı melekler sandığım için.
Şimdi, yazımın başlığını konu alan gerçek bir hikâyeyi dinlemeye hazır mısınız? İstanbul'da yaşayan, çok sevdiğim iki dostumun evine yemeğe davetliydim. Ev sahipleri beni karşıladığı anda, yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu hissettim. Zaten, ben evin ışıklı boğaz manzarasına doğru hayranlıkla ilerlerken, onlar bu garip ve düşündürücü hikâyeyi anlatmaya başlamışlardı bile. O gün evlerine hırsız girmiş, hiçbir değeri olmayan üç lambayı alıp gitmişti. Ev sahibesi, "Hiçbir değeri olmayan, her yerde bulunabilecek üç lamba," diyordu şaşkınlıkla. Daha da garibi, lamba hırsızının genç bir kadın olması ve kapıyı aşağı sokaktaki çilingire açtırmasıymış. Kapı hiç zorlanmamış. Çilingir, kadını evin sahibi sandığını, iyi giyimli ve güleryüzlü bir kadın olduğu için hiç kuşkulanmadığını söylemiş.
Önce, lambalarının çalınmasının, kötü bir dost şakası olduğunu düşünmüşler. Sonra, gerçekten tanımadıkları birisinin evlerine girdiğine kanaat getirmişler. Kafaları karışık dostlarım, "İyi ama," diyorlardı, "Neden sadece lambalar? Masanın üzerinde taşınabilir bilgisayar, yatak odasında elmas küpe ve yakuttu kolye, çekmecelerden birisinde ise 1300 dolar vardı. Bütün bunlar dururken üç ucuz lambayı almak anlaşılır bir şey değil."
Yemekte, bütün gece bu garip hırsızlık vakasını analiz etmeye çalıştık. Ev sahibinin psikoterapist, eşinin ilgi alanı tasavvuf olan bir akademisyen olması, bu lamba hırsızı üzerine ilginç yorumlar yapmamıza olanak sağladı. Psikoterapistimiz, "Bu hırsızlığın şaka olmadığım varsayıp, yorumlama gayretine girersek, " diye söze başladı: "Öncelikle söyleyeceğim şey, lambalarımızı yürütenin, sürekli aşağılanmış bir kişilik olma olasılığıdır. Sonunda o da kendisini kötü bir şey yaparak aşağılamak istedi ve hırsızlık yapmaya karar verdi. Belki, daha büyük bir şey çalma umuduyla evimize girdi, ama aşağılanmaktan bitap düşmüş iyi huylu ruhu, ona sadece bu masum hırsızlığı yaptırdı.
Ev sahibemiz ise, "Belki bir sapıkla karşı karşıyayız," dedi. Gözlenmiş olmaktan, yerine geçilmek istenen varlıklar olarak görülmekten korktuğunu söyledi. "Bu kadar ince yorumları hak ediyor mu, bilmem ama," diyordu, "Eğer, kapıyı gönül rahatlığıyla açan çilingire hak verip, hırsızımızın bizler gibi olduğunu düşünürsek, en azından görünüş itibariyle böyle olduğuna inanırsak, sanırım kadın ciddi bir depresyon geçiriyor ya da hasta.
Lambalarının çalınmasına üzülmeyen, sadece korkan, böylesine garip bir hırsızlıkla huzursuz olan dostlarım, benim ne düşündüğümü de merak ediyorlardı. Bana kalırsa, hırsızımız kesinlikle ruh hastası değildi. Sadece eksantrik birisiydi. Türkiye'nin yaşadığı ekonomik krizden etkilenen bir işsiz de olabilirdi. Muhtemelen daha büyük bir şey çalmak niyetindeydi. Ancak tanrısı, bir anda kalp aynasını örten sisi dağıttı ve tıpkı sufilikteki gibi kalbindeki perde kalkınca gerçeği gördü, büyük hırsızlıktan vazgeçti. Yine de yaşadığı heyecanın ve stresin, naif bir karşılığını bulmak istiyordu. Bu da lambalar oldu.
Dostlarım, "İyi ama niye lambalar?" diye soruyorlardı. "Alaaddin 'in Sihirli Lambası masalından dolayı," cevabımı verdim onlara. Bilinçaltında mutlaka bildiği bu masal, hayatındaki bütün sıkıntılar belki ekonomik kriz bu lambaları çalarak aşacağı hayalini tetiklemiş olabilirdi. Sanırım en güçlü olasılık buydu. Şu an Türkiye'nin içinde bulunduğu, farkında olmadan gittikçe derinleşeceğe benzeyen ekonomik kriz bu garip hırsızlık vakasının sorumlusudur. Düşünün, ev sahipleri ne kadar garip olursa olsun, bu hırsızlık sonrası polis bile çağırmamışlar. Söylediklerine bakılırsa, bazı polisler hırsız çeteleriyle birlikte çalışıyormuş ve sadece lambaları çalınan bu evi, ertesi gün girip bir de onlar soyabilirmiş.
Tuhaf insanlar ve olaylar ülkesi Türkiye 'den haberlerim devam edecek. Bu arada, güzel bir kış tatili için neden İstanbul'a gelmiyorsunuz? Merak etmeyin, şövalye ruhlu bir İngiliz için yeterince güvenlikli.
Guardian gazetesi yazarı John Sacks'ın bu yazısının ilham verdiği bir başka yazı, 'Bu Hırsızlık Ekonomik Krizin Faturası Olabilir mi?' başlığıyla Hürriyet gazetesinde çıkmış, Sedefin ise kendi hırsızlığı üzerine yapılan her iki yorumdan da haberi olmamıştı.
Bir taksinin arka koltuğunda, henüz ağrısız sızışız, sadece apış arası fazlasıyla ıslak doğurmaya giden Sedef asla bir kleptoman değil. Çaldığı üç lamba dışında başka bir şey çalmadı. O lambaları çaldığını da çoktan unuttu. Şimdi dalgın dalgın trafik ışıklarını, insanları, vitrinleri seyrediyor. Ali Ferah'a söylediği gibi, hâlâ doğurmaktan korkmuyor. Sadece kendisini yorgun hissediyor. Uyuyarak doğurabilse keşke... Ama yapay olarak, karnı yarılıp deşilerek değil. Yine dişini sıkarak, yumuşakça ıkınarak, ama aynı zamanda iki büklüm olmuş uyuyarak. Rüyasında mı doğurmak istiyor acaba? Aslında şu an tek istediği şarkı söylemek. Annesinin, babasının, şimdi de kocasının ondan çaldığı yeteneği; müzik. Sedef, lirik koloratur soprano, aynı zamanda piyanist, mükemmel bir eşlikçi. Bir insanın böyle iki olağanüstü yeteneğinin olması bir mucize. Onu piyano başında Rachmanninoff, Francois Le Roux, Kurk Weill çalarken dinleyenler, Strauss operaları içinde en zoru olan Capriccio'da izleyenler söylüyordu bunu. Böyle bir mucize nasıl oldu da kendini eve kapatmış bir kadına dönüştü?
Ali Ferah, Sedefin hareketlerinde bir ritim sezdiğini söylemişti. Doğru, ama onu romanın başından bu yana hiç piyano başında göremedik. Çünkü piyanosu yeni taşındıkları bu eve gelemedi. Taşımanın çok maliyetli olduğu gerekçesiyle, bizim bay Arnolfini'nin tek başına aldığı bir karardı bu. Brahms, Schubert, Ravel çalmadan yaşayamayacağını düşünen Sedef, nasıl böyle korkunç bir karara boyun eğmişti? Bu, müziğe olan olağanüstü yeteneğinin sezildiği çocukluk yıllarında, babasının eve geldiğinde onu piyano başında görmek istememesi, annesinin o çalarken çığlıklar atması gibi bir şeydi. Müzik eğlencelikti, önemsizdi. Sedef, yaptığı işin kendisi gibi değersiz bulunmasına alışmıştı. Kocasıyla ilişkisinin fazlasıyla çalkantılı olması, operaya da yansımıştı. O güzel, lirik koloratur soprano sesi üzüntüden, kederden kısılmış, aylarca da böyle kalmıştı. Sedef iyi bir çıkış yapacakken, yıldız olabilecek pırıltıya sahipken, özel hayatındaki talihsizlikler onun şanssızlığı olmuştu. Kendisini eve kapatmaktan başka çaresi kalmamıştı. Eski evlerinde, komşuları izin verdiği sürece, her gün düzenli şekilde piyano çalıyordu. Düştüğü bu durumda, üstelik şimdi piyanosuz bir evde, onu aklını kaçırmaktan, delilikten koruyan bir sırrı vardı. Belli olmaz, hırsızlığı gibi bu sırrını da, belki ileride sizinle paylaşır.
Sedefin hayatta bir seçim yapması gerekmişti. Müzik çevresi, konservatuar hocaları, bu parlak sesten ve eşlikçiden ürken meslektaşları böyle düşünüyorlardı en azından. Bu zoraki seçim, farkında olmadan onu depresyonla yaşamaya mecbur kıldı. Şimdi uzaktaki ışıklı pencerenin ışığını, lambalarını çalmayı kafasına koyup becerebilirken, müziği bırakması için direten ailesiyle, yaratmasına yardımcı olmayan, bu mutsuzlukla parlayamayacağını adı gibi bilen Bay Arnolfini'yle neden baş edememişti? Sizce kendine kötülük yapmak istemiş olabilir miydi?
Ali Ferah'ın, 'Arnolfini ve Karısı' benzetmesi tam isabetti. Hoş, aslında dalgacı ressamımız, elbisesi, şişkin karnı ve o anda pencerenin gerisindeki duruşları yüzünden yapmıştı bu benzetmeyi. Sedefin dertli bir kadın olduğunu fark etmesine rağmen, Arnolfini'nin Jan Van Eyck'in elinden çıkma tablosunda, resmin bütün parlaklığına, objelerin gerçekliğine oranla karanlıkta kalan ayaklan gibi, Sedefin de kalbinin, ruhunun kuytuda kalan bir köşesi vardı. Hâlâ, Celine'in, Pera Palas otelinde kaldığı 217 numaralı odasının kapısında bekleyen ressamımızdan çok şey mi istemiş oluyoruz? Yine de Ali Ferah, bir şeytan gibi, Nobelli yazarımız Salim Abidin gibi, algıları çok açık olmasa da tanrının bütün yaratıcılara kendinden pay ettiğiyle, kalplerde açıldığı varsayılan kalp gözüyle bakabilenlerdendi. Her ne kadar şimdi renklerini kaybettiyse de, hayatını görmek üzerine kurmuştu ve karşı dairedeki Sedefin de seçilmişlerden birisi olduğunu hissetmişti.
Ali Ferah, Sedefin doğurmaya gittiğinden habersiz, kafası Oleg'le, Vladimir Starov'la, öğrenciliğinde yaptığı o tecavüz tablosunun, yıllar yılı çocukların kanını emen müdirenin yatak odasında asılı olmasıyla meşgul, kapıda duruyor. Yine büyülü bir şey oluyor ve daha kapı açılmadan Celine'i, üzerinde bahar dallı bir kimonoyla yatağa oturmuş, ağlarken görüyor. Tam geri dönme, onu hiç görmeme kararını vermişken, o hayalle büyülenip sıkıntıdan balyoz gibi ağırlaşan yumruğuyla, kapıyı çalıyor.
Zavallı Sedef de kuyruk sokumundan saplanan ağrılar sıklaştıkça doğumdan kaçamayacağını anlıyor. "Ölümden kaçamayacağın gibi," diyor içinden bir ses. İçindeki ses ona ölümü boşu boşuna hatırlatmıyor. Kabataş'ta, sıkışık trafikte yol alırken, yol kenarına uzatılmış bir ceset görüyor. Meraklı taksi şoförü aracından inip soruyor:
"Ne olmuş?"
"Boğulmuş."
"Ölüyü niye yolun kenarında tutuyorsunuz?"
"Ambulansın denize inecek hali yok ya! Biz insanlığımızı yaptık, karıyı sudan çıkardık, polisi çağırdık. Buraya taşıdık ki, ambulansa hemen atıverelim. Kaşmir paltomuzu mahremi görünmesin diye üstüne serdik. İnsanlığımızı yaptık, ayazda bekliyoruz böyle! "
Taksi şoförü aracına binmiş, "İyi ki paltonu ölünün üzerine atmışsın ha!" diye söyleniyordu. "Kaşmir paltoymuş. Senin sırtına kaşmiri kim verir?"
Sedef gözlerini açmaya, bakmaya çalıştı. Boğulan, bir kadındı. Saçları ve bembeyaz alnı, üzerini örten paltonun, kaşmir paltonun kenarından görünüyordu. Elleri, bir tek ayağı da. Boğulmuş kadın cesedinin tek ayağı mı vardı?
"Su şişirmiş kadını," dedi taksi şoförü. Belki bir ayağını da o su koparmıştı. Su çok güçlüdür. Doğanın en güçlü elemanı, topraktan önce sudur. Görünüşüyle bizi aldatır. Aklına yavaşça 'kes' komutunu verdi Sedef. "Kes artık düşünmeyi."
Ölünün kalın parmaklarına, şişkin bileklerine bir kez daha baktı. Demek şişman ve biçimsiz değildi bu beden. Ama boğulduğu su onu şişirmiş, çirkinleştirmişti. Aklı 'sus' emrine karşı geliyordu: Su değiştiriciydi.
"Kadersiz," diyor taksi şoförü, Kabataş sahilinde yatan ölü için:
"Üzerine örtülen paltonun bile lafı ediliyor. İnsanlık yapıyorum derken böyleleri insanlığı öldürüyor."
Sedef bunun aşağılanmış bir ölüm olduğunu düşünüyor. Kendi ölümünün bedenini çirkinleştirerek, dağıtarak cezalandırmasını istemiyor. Ölüm de doğum da, dönecek kapı olsa diyor Sedef, hiç çalınmayacak, hiç açılmayacak bir kapı.
9
KİM VAR ORADA?
HİÇ KİMSE!
(
Celine'in kapısından dönmeye karar vermiştim. Aşkın kapısından dönmeye karar vermiştim. Hiçbir notuna ve görüşme isteğine cevap vermeyecektim. Kapıma gelse onu atölyeme kabul etmeyecektim. Salim Abidin'in yazdığı -belki de yaptığı gibi- aşk boğmak ise, ben de kendi ellerimle Celine'e olan aşkımı, bağlılığımı ve tutkumu bu kapıyı çalarak boğacaktım. Bir aşkı öldürmek, bir insanı öldürmek gibi. Kafam yeterince karışıktı; hastaydım, mutsuzdum, hayatta bir hiçtim, yorgundum. Daha da kötüsü, bütün bunları bugüne kadar hiç hissetmemiştim. 59 yaşına kadar başka bir hayatı yaşamış da, şimdi sarmaşık gibi, zehirli bir sarmaşık gibi rastlantılarla örülen bir hayatta vücut bulmuştum.
Tam balyoz gibi ağırlaşmış yumruğumla kapıyı çalmaktan vazgeçmiş dönüyordum ki, o büyülü şey oldu. Üzerinde 217 yazan kapı bir an içeriyi görünür kıldı, su gibi dalgalandı ve yemin ederim ki Celine'i, üzerinde bahar dallı bir kimonoyla yatağa oturmuş, ağlarken gördüm. Bu bir anlık, kısacık görüntü öyle canlıydı ki kimonosunun ipekten ve yumuşacık olduğunu, elinde bol buzlu bir viski bardağı tuttuğunu, bu bardağı iki eliyle kederlice kavradığını, saçlarının bugün onu kayıp annelerinin arasında, onların ateşli lideriymiş gibi yürürken gördüğüm gibi, yumuşakça omuzlarına döküldüğünü apaçık görmüştüm. Gözlerini yerden ayırmıyor, elindeki viski bardağını yumuşakça sallıyordu. İpek kimonosunun, omuzlarına dökülen saçlarının yumuşaklığı karşısında, bu çok sert bir hareketti. Buz taneleri kristal bardağa o kadar şiddetli çarpıyordu ki bu sayede, onun ne kadar üzgün olduğunu anlayabiliyordum. Aşkımızı, hayalimde ilk günkü gibi tutan, onun İskoçya'nın sisli manzaralarının önündeki görüntüsüydü. Yıllarca kafamda taşıdığım o hayali, şimdi otel odasında ağlayan Celine'le değiştiremezdim. O büyülü görüntüde, Celine başını kaldırdı. Japon ressam Foujita'nın, parklarda çizdiği güzel çocuk portreleri gibi göründü gözüme. Büyüleyici ve çok masum. Ben kapıyı çaldım. O kapıyı açtı. Yıllardır onunla paylaştığım dünyanın aradan çekildiğini, bir daha kurulamayacak biçimde yok olduğunu hissettim.
Hayatımı adadığım kadın beni kucakladı. İncecik kollarının kaşmir paltomun üzerinden belimi sarışını, avuç içlerinin sırtıma dokunuşunu hissettim. Şimdi bana ne soracaktı, birbirimize ne anlatacaktık? Bir kez daha kapıyı çalıp içeri girdiğime, yıllar sonra onunla yüz yüze geldiğime pişman oldum. Kurduğum o hastalıklı dünyanın içinde, beni şimdikinden daha mutlu kılan bir yeri vardı. Beni neden buraya çağırmıştı? Bu gece öpüşüp sevişebilir, en azından birlikte uyuyabilir miydik? Beni o sisli İskoçya manzarasının önünde bırakıp, neden çekip gittiğini itiraf edebilir miydi?
Karşılıklı oturduk, pencerenin önüne. Otelin önündeki dar caddenin gürültüsünü duyuyorduk. Arabaların farları, karşıdaki kulübün neon ışıkları, odanın duvarlarında üzüyorlardı. Işıkların resmi geçidi, odadaki bu hareketlilik, bana huzur verdi. Varlığımın dışında bir hayatın daha, rastlantılar ve sonsuzluk içinde akıp gittiğini düşündüm. Tesadüflerin, başkalarının hayatlarını da sarmaşık gibi kuşatıp birleştirdiğini, örttüğünü, ruhlarına kuytu köşeler bahşettiğini düşündüm.
Celine'le birbirimize daha tek kelime bile etmemiştik. Ama o gülüp, bir eliyle saçlarını düzeltip kucağıma atıldı. Şaşırmıştım. Kalçaları benim usulsüzce oturmam yüzümden hayalarımı eziyordu, sanırım sidik torbam da doluydu. Açıkçası bundan rahatsız olmuştum. Bereket versin, dudaklarıma bir öpücük kondurup, yorgun yüzümü okşadıktan sonra hemen kucağımdan kalktı.
"Geldiğine çok sevindim, Ali."
Gülümsemekle yetindim. Beni gördüğüne değil, geldiğime sevinmişti. Anlamıştım, dünya Celine'in başına yıkılmış, o da soluğu İstanbul'da almıştı.
"Çok zor günler geçiriyorum, Ali."
Bu, her halinden belli oluyordu diyemeyeceğim. Sedef gibi yorgun, mutsuz ama çok güzel görünüyordu. Gözleri bir çukurun içine yerleştirilmiş bir çift kara elmas gibiydi. Evet, gözleri Picasso'nun her biri yüz kıratlık bir çift kara elmasına benziyordu. Üstadın kara elmaslara düşkünlüğü vardı. O kocaman elmasları alıp kimi zaman kendi gözlerinin yerine, kimi zaman İstanbul'a birlikte geldiği Jacqueline'in göz çukurlarına, anlatılan o ki çoğu zaman mahrem yerine yerleştirdiği olurmuş. Bay Vladimir'in de göz çukurlarına yerleştirdiği bu kara elmaslarla bir portresini yapmıştı. Öyle ki, Picasso çoğu zaman bu iri elmaslarını cebinde taşır, masasına servis yapan garsonun gözlerine iliştirir, servis edilen çorbanın içine atıp, sonra kaşıklardı. İstanbul tatilinde o elmasları benim göz çukurlarıma da yerleştirmişti. Hatta, "Picasso'nun sihri," diye çığlıklar atmıştı. "Kendi gözlerimi sana verdim."
Gerçekten, Picasso'nun gözleri çok etkileyici bir çift kara elmas gibiydi. Kendi gözlerini bana verdiği halde, içimden bir Picasso çıkaramadım. Kimilerine göre büyük yetenektim ve yeteneğimi, yaratıcılığımı harcayıp bitirdim. "Nelerin resmini yapıyorsun, Ali?"
Ah, bu sorunun anlamını biliyorum. Celine, bildik resimden söz etmiyor. Bu soruyu, evde hangi tablonu yarım bıraktın da buraya koştun anlamında sormuyor. O, şimdi ne düşünüyorsun, aklından neler geçiriyorsun, demek istiyor. Yıllar öncesinin kelime oyunu.
"Ben Picasso'yu ve onun bir çift kara elmasını düşünüyordum."
Celine, biraz sarhoşmuş gibi, tatlı bir kahkaha attı. "Picasso'yu da tanıma şerefine erişmiştik, değil mi?" Oysa ne anlamsız, ne önemsiz bir tanışmaymış, artık hayatta hiçbir şeyin değeri kalmamış gibi söyledi bunu. "Hayatım altüst oldu, Ali."
Celine, bahar dallı ipek kimonosuyla gözlerini, göğsümdeki kırmızı şarap lekesine dikmiş duruyordu. Onu bugün, tesadüfen Cumartesi Anneleri'nin arasında gördüğümde, üzerinde bu kimononun olduğunu hayal ettim. Onun öyle bir portresini yapmayı arzuladım. Oğullarıyla birlikte her gün ölen kadınların ve ellerindeki plastik coplardan farksız polislerin arasında, büyük bir güçle ileriye doğru atıldığını, bahar dallı ipek kimonosunun yakasının açılıp Jan d'Arc gibi göğüslerinin ortaya çıktığını hayal ettim. Sürüncemedeki hikâyeyi sonlandıran bir güç. O anda büyük bir savaşı, çatışmayı başlatan, ülkenin tarihine geçecek kadar kanlı bir cumartesiyi yaratan, ama bir sonuç elde edilmesini sağlayan bir güç. Oysa Celine, hayatım boyunca peşinden koştuğum o kadın, yaşamak için bile gücü kalmadığını söylüyordu bana.
"Bugün tesadüfen seni gördüm, Celine. Beyoğlu'nda. Yıllardır çocuklarını arayan annelerin arasında. Çok güçlüydün. Bir şiddettin."
Celine'in en sevdiğim tarafı. Asla şaşırmaması, tesadüflere inanması:
"Oradan geçiyordum. Aslında korktum. Belki korktuğum için güçlü görünmeye çalışıyordum. O kalabalığın arasından çıkamayacağımı, o kadınlardan birisi olarak kalacağımı düşündüm. Onların neden orada oturduğunu bilmiyordum. Ama ellerindeki, göğüslerinin üzerindeki genç insan fotoğraflarından yine senin boktan ülkenin bildik bir insan hakları utancıyla yüz yüze olduğumu hissettim. Şili'de, stadyuma doldurulup sorgulanmadan öldürülen insanların fotoğraflarını görmüştüm. Burada gördüğüm o endişeli yüzlerin, o fotoğraflardaki yüzlerden farkı yoktu ve onların kaderini paylaşacağım, hayatımın İstanbul'un bir köşesinde vahşice sonlandırılacağı korkusuna kapıldım. Sonra o kalabalıktan sıyrılmayı başardığımda, keşke aralarında sıkışıp kalsaydım diye pişman oldum. Onlar kadar insani olmasa da, belki onların ruh yorgunluklarının yanında daha Batılı kalabilecek sıkıntılarım var. Ama tanrı katında bir terazi varsa ve o terazi, o kadınlarla benim üzüntülerimi ölçmeye girişse, emin ol, kuşlar gagalarıyla öpüşür, terazinin kefeleri eşitlenir. Onlardan birisiyle yer değiştirmeyi çok isterdim."
"Onlar da bunu isterdi."
"Biliyorum. Ne düşündüğünü biliyorum. Parisli, eğitimli, zengin, güzel Celine! Senin hangi derdin, yakınlarını kaybetmiş kadınların sıkıntısından daha büyük olabilir? Şımarık ve ucuz dertlerini onlarınkiyle karşılaştırma!"
"Buraya senin dertlerini, o kadınların daha insani dertleriyle karşılaştırmaya gelmedim!"
Celine'i şaşırttım. Galiba hayatında ilk defa. Onu azarlayarak. Ona kafa tutarak. Şaşkınlığını an ve an izliyordum. Ona ne kadar âşık olduğumu biliyordu. Paris sokaklarında onun arkasında dolaşan âşık hayaletin varlığından haberdardı. Şimdi nasıl olmuştu da, o âşık hayalet kendisine tabi olmaktan vazgeçip sesini yükseltmişti? Benimki, dünyayı peşine takmaya gönüllü Celine'den alınmış, küçük bir intikamdı. Gerisini getirmeye de gücüm yoktu. Belki yumuşakça kafa tutuşum, beni yıllar sonra neden görmek istediğini merak etmem yüzündendi.
"Demek bugün beni gördün. Ne tesadüf."
"Hayatını altüst eden şey nedir, Celine?"
"Aşk, Ali. Aşk."
Artık ruhuna hâkim olamayan, biraz geçkin olsa da sevimli, güzel bir geyşa gibi dizlerinin üstüne çöktü, iki eliyle yüzünü kapatıp ağlamaya başladı. Meğer elleri minicikmiş, unutmuşum. Paris'te onun peşi sıra giderken, onu uzaktan izlerken, ellerinin küçüklüğünü gözden kaçırmışım. Belki âşık olduğunu, bu yüzden mutlu bir serçe gibi seke seke yürüdüğünü de... Yanına gittim, onu kucakladım. Başını omzuma dayadı. Evliliğini çoktan kabullenmiştim. Öyle bir dünya yaratmıştım ki, hayatım boyunca her şeye rağmen Celine'i sevecektim. Yine de bu itiraf canımı sıkmıştı. Dizlerinin üzerinde iki büklüm olmuş ağlayan bu âşık geyşayı teselli ederken, saçlarının kokusunu, teninin kokusunu yeniden duymanın da keyfini çıkardım. Sırtımızı yatağa dayayıp oturduk. Celine, o küçük başını göğsüme gömüp hıçkırıklarına hâkim olamayarak anlatmayı sürdürdü:
"Çok genç bir adama âşık oldum. Onun annesi yaşındayım.Üstelik atölyeye gelen stajyerlerden biri. Aklımı başımdan aldı. Oysa benim ne kadar kontrollü olduğumu bilirsin."
"Aşk güzeldir, Celine. Üstelik kontrolü de yoktur."
"Ali, beni böyle küçük cümlelerle teselliye kalkışma. Başlangıçta âşık olan ben değildim. Hatta hiç ilgimi çekmedi bile diyebilirim. Kocamı hiç aldatmadım ben. Düzenden hoşlanırım, rutini severim. Yıllardır yolumu bile değiştirmem. Otoparkta arabamın durduğu köşeyi, evde yatağımın yerini, elbiselerimi aldığım mağazayı. Evliliğim, otoparkta durduğum hep aynı köşe, yürüdüğüm değişmez yollar gibiydi işte."
Ah, o değişmez yolları bilmez olur muydum? Yıllarca âşık bir hayalet gibi peşinde dolaşırken işimi kolaylaştırmışlardı.
"İşte o, hayatımın tek anlamının onarılmayı bekleyen tablolardan ibaret olduğunu, hiçbir renginin ve ruhunun kalmadığını hissettirdi bana. Bunu usul usul ve sinsice yaptı. Marifetli bir restoratör gibi kalbimin yıpranmış köşelerini onarmaya girişti. Kazıdı, kazıdı, altından aşk dolu, heyecanlı, istekli bir Celine çıkardı. Onunla çok utanacağım şeyler yaptım."
Bunu söyledikten sonra ağlamaya başladı. Celine'in çocukken çok ağır bir din eğitimi aldığını, rahibe olmak istediğini hatırladım. Şimdi bir günahkâr olduğunu düşünüyor olmalıydı. Monet'nin solan renklerini yenilemeyi başaran Celine, günahlarıyla başa çıkamıyor, Tanrı'ya hesap vermekten kendini kurtaramıyordu. Üstelik, çok utanacağım şeyler yaptım, dediği şey, alt tarafı bağıra bağıra, onarılmayı bekleyen Monet'lerin, Klee'lerin, Delvaux'ların önünde sevişmesi olmuştur. Tanrı, kadının altındaki o iki deliği sadece üresin ve dışkılasın diye açmış olabilir mi? Zevk, bize en başta, tanrı tarafından bahşedilmiş bir duygudur.
Zavallı Celine'in kafasının bunlarla karışmasına çok üzüldüm. Koltuğumun altında hıçkırırken, ani bir kararla kalkıp, kendine ve bana bir bardak viski hazırladı. Elinde viskisi, kimonosunun açılan yakasından belli belirsiz görünen göğüs kabarıklığıyla, adını 'Günah Çıkarma' koyabileceğim bir portrenin içine çok yakışırdı. Sizce hayalimdekilerin resmini yapabilecek miyim?
Israrcı Celine, beni düşlerimden koparıp yine anlatmaya başladı:
"Yasak bir ilişkiye girdim. Bir süre sonra şuursuz, hafif bir kadın gibi bunu kimseden gizleme gereği duymadım. Aşığımı evime ve yatağıma aldım. Bu ilişkinin başlamasından üç ay önce, aşığıyla yatağında yakalanan bir Alman kontesin konu edildiği 17. yüzyıldan kalma bir yağlıboya resmi onarmıştım. Adı çok öne çıkmamış, pek başarılı sayılamayacak bir ressamın eseriydi. Başlangıçta, ne berbat bir tablo dedim. Sonra resmin sırrını çözdüm: Kontesin bakışları. Bu bakışlar, resim okumasını beceremeyen bana, bu aldatmacanın bir intikam olduğunu, ruhunu geri almak için, hayatını hissizleştirenlere karşı başlattığı savaşın ilk adımını, yıllardır soylu kocasıyla paylaştığı, çocuklarına hamile kaldığı bu yatakta atmış olduğunu itiraf ediyordu. Bu itiraf, biz ölümlülere değil de Tanrı'ya yapılıyor gibiydi. Kocam, yaptıklarım karşısında çılgına döndü. Bir gün atölyeye gelip herkesin önünde beni tokatladı, hakaret etti. Böylece öfkesini kustuğunu düşünüyordu. Sonunda aşığımın yanına taşındım. Çocuklarımı, tıpkı senin bana yaptığın gibi, onlara görünmeden bir hayalet gibi uzaktan izledim."
Celine acımasızdı. Hayır, çocuklarına, kocasına yaptıklarından dolayı değil. Yıllardır peşindeki âşık hayaletin farkındaydı. Bunu bilerek, ışığı en iyi köşelere oturuyor, kendini takip eden hayalete güzel görünmeye çalışıyor, peşinden gelen takipçisini hazdan kıvrandırmak istercesine serçe gibi sekerek yürüyordu. İzlenmek, takip edilmek hoşuna gidiyordu. Benim neler hissettiğimi, zaman zaman nasıl çöktüğümü, dağıldığımı düşünmüyordu. Ona sessiz telefonlar açmaktan, umutsuzca, ısrarla tek bir "Alo" demekten başka bir şey söylemeyen Celine'in sesini dinlemekten başka çaresi olmayan âşık hayaletle eğleniyordu. Tam ona dokunacakken, çocuk masallarındaki ay gibi yükselmekte, kalbimi kırıp beni hayal kırıklığına uğratmakta üstüne yoktu. Ona bu gücü veren, karşılıksız aşkımdı. Şimdi ise, o benim yerimdeydi. O başka birisine, benim ona olduğum gibi âşıktı. Yine de dünyanın en bencil kadını olarak bunun farkında değildi:
"Bu senin lanetin mi, Ali? Karşılıksız aşkının laneti."
"İstanbul'a bunun için mi geldin? Firavun, defet şu laneti!"
"Hayır."
"Buraya beni görmeye gelmedin."
"Hayır."
"Beni hiç sevmedin."
"Bir zamanlar, çok gençken sevdim."
"Ama, ben sana âşık olmuştum."
"Senin gibi bir deha, senin gibi yaratıcı ve parlak bir adam, yıllarca karşılıksız bir aşkı neden kovalar ki. Benimle dost olmaya bile çalışmadın. Beni unutulmaz aşkın olarak, çocukça bir saflıkla, hastalıklı bir saplantıyla sevdin. Benim bunu dostluğa dönüştürme çabamı bir yabani gibi kaçarak engelledin. Beni izlemekten, bir sapık, hasta bir ruh gibi haz duydun. Masallardaki, romanlardaki gibi bir aşk yarattın kafanda. Kolayca geçiştirilebilecek bir gençlik aşkıyken, beni saplantıya dönüştürdün."
"Sevmek anlaşılır bir şeydir. Ama aşk anlaşılır değildir. Üstelik herkes sevebilir. Ama aşk seçilmişlere verilir." "Tanrı katında mı?"
"Tanrı sensin, Tanrı benim. Hâlâ sonsuz bir yaratıcının varlığına inanıyor musun?"
"Tanrı'nın canı cehenneme!"
"En bildik lanet."
"Ali, pencereyi açıp kendimi aşağı atabilirim."
Celine bunu söylediğinde sırtı bana dönük pencerenin önündeydi. Kimonosunun arkasında, çiçekli dalları seçilen bir şeftali ağacı vardı. Cılız gövdesi Celine'in bacaklarından ve kalçasından kıvrılıp dallanıyordu. İki eliyle, kutsal bir ele tutunmuş gibi, pencere tutacağına asılmış ağlıyordu. Sokaktaki neonların marifetiyle odanın ışığı bilemediğim, tanıyamadığım bir renkte hafifçe değişiyor, şeftali ağacının çiçekleri de bir koyuluyor, bir açılıyordu. Celine'in böyle bir resmini de yapabilirim: 'Celine Ölmek İstiyor.' Ona sarılıyorum. Bir kez daha kokusunu içime çekiyorum. Onun çıktığı odalara sessizce girip, âşık bir hayalet gibi o odalara süzülüp içime çektiğim kokusunu. Çocuk gibi yüzünü dönüyor bana. Bembeyaz, zayıf bileklerini gösteriyor. Kimonosunun üzerindeki şeftali ağacının dalları gibi incecik bileklerini, kollarını:
"Bak," diyor. "Bak, neler yaptım. Nasıl aşağılık bir kadın gibi ölmek istedim."
Başparmağım jilet izlerini takip ediyor. Kısacık ölüm izleri.
"Başaramadım. Âşığım bile bununla dalga geçti. Monet'leri hayata döndüren kadın ölmeyi beceremiyor diye."
"Ayrıldınız mı?"
"Beni terk etti. Aşağıladı."
"Onu unutamaz mısın?"
"Onu unutmak istemiyorum."
"Onu geri almanın yolunu mu arıyorsun?"
"Bunun yolunu biliyorum."
Celine içini çekti. Tanrı ona âşığının sadakatini ve sevgisini olmasa bile, sonsuz gençliğini, bağışlamış gibiydi. Elli dört yaşına gelmiş olmasına rağmen, şaşılacak kadar gençti. Neonlar odanın ışığını yeniden değiştirdi. Onu, İskoçya manzarasının önünde bıraktığım genç kız olarak görmemi sağlayan, neon ışıklarının yarattığı büyü değildi. Odanın ışığı değişti, Celine'in sihirli gençliği uçup gitmedi. Âşığını geri almanın, kazanmanın yolunu bildiğini mi söylemişti biraz önce? İçimden muzipçe, "O yolu bana da göstersen," demek geçti. Ama Celine çok sinirliydi. Dayanacak gücü kalmamıştı. Bunu söylediğim anda, kendisini pencereden atabilirdi. Salim Abidin'in, viski bardağıyla yaptığı oyunları o da yapıyordu: Bardağı hafifçe döndürüp, içindeki buzları izliyor ve anlatıyordu:
"Onu bir kere daha görmek için kapısına gitmiştim. Kapıyı çalmaya korkuyordum. Senin gibi kapının önünde dolanıp duruyordum."
Bunları söyledikten sonra yatağa oturup, iki eş kaderli dost gibi birbirimize sarıldık. Birbirimize teselli vermek istercesine bakıştık, devam etti:
"İçeriden sesi duyuldu: 'Kim var orada?' 'Hiç kimse,' dedim ben."
Ağlamaktan gözleri şişmiş, fısıldar gibi anlatıyordu. Âşığının kapısında durmuş gibi, yeniden, gerçekten, "Kim var orada?" sorusuna, "Hiç kimse," cevabını vermiş gibi.
"Kim var orada? Hiç kimse. Sadece kalbim çarpıyor. Çok hızlı çarpıyor. Senin yüzünden. O da bana, 'Kapıma şiir okumaya mı geldin?' deyip, şiirin sonunu ruhsuzca, bağıra bağıra okudu."
Celine'in âşık olduğu oğlanın yerine, aynı şiiri yıllar önce ona okuduğum gibi okudum:
"Ama dışarıda/Ahşap kapının küçük bronz eli/Kımıldamıyor/Hareket etmiyor/Kımıldamıyor parmağının ucu bile."
Tarifsiz acılarla başını sallıyor Celine. İki yana, daha hızlı, daha hızlı:
"Sonra kapıyı açtı ve beni kolumdan tutup içeri çekti, bir eşya gibi koltuğa fırlattı. 'Seninle bir anlaşma yapacağız, Celine,' dedi. Bütün anlaşmalara razıydım. 'Seninle ilişkimizi sürdürebilirim, sana katlanabilirim,' dedi. Buna da razıydım. O an dünyanın en mutlu insanı olmuştum. Sana katlanırım demesine rağmen kendimi mutlu hissediyordum. 'Normal olmadığımı biliyorsun, değil mi?' diye sordu bana."
"Ben sana bu yüzden âşığım zaten," cevabını verdim ben de. Sinirlenmiştim. Celine'in, boktan olduğu her halinden belli bir adam karşısında kendini bu kadar aşağılatmasına sinirlenmiştim. Yerlerde sürünen Celine değil, bendim. Benim âşık olduğum kadın, diye düşünüyordum. Benim âşık olduğum kadın, böyle bir şeyi hak edebilir mi?
Celine konuşmasını sürdürdü. Gözünü tek bir noktaya dikerek, mırıl mırıl:
"'Uzun zamandır istediğim bir şey var,' dedi bana. 'Benim senin aklını başından aldığım gibi benim aklımı başımdan alan. Masum bir şey, bir resim. O resme sahip olmak istiyorum. O resmi bana getirmek senin elinde. Onunla birlikte gelirsen, o resim duvarımda asılı olduğu sürece, hayatım boyunca kadınım olursun. Senden istediğim tek şey bu!' dedi."
"Bana, kaf dağındaki kristal yıldızı getir, aptal peri kızı! Ne zannediyor kendini bu piç kurusu! Bu delilik değil, anormallik değil, bu psikopatlık. Sen de söylediklerine inandın mı?"
Celine, yeni bir ağlama krizine daha girmişti. Ne dediğini anlamakta güçlük çekiyordum. Şişen gözkapakları gözlerini, gözbebeklerini görmemi engelliyordu. Ona acıyordum. Ona âşık olmaktan öte acıyabileceğimi hiç düşünmemiştim. O piç kurusu ebedi aşkımı hayatımdan bir gecede kazımıştı. Tanımadığım bir adam yüzünden, âşık olduğum o biricik kadın, gözlerimin önünde uçucu bir sıvı gibi yok olup gitmişti. "Ali, ne olur kızma. Ona kızma. Sadece bana yardım et!" Yalvarmasına dayanamadım. Ağlamaktan konuşamıyordu bile. Ellerini avucuma alıp, belki o hergelenin de yaptığı gibi parmak uçlarını öptüm. "Benden ne istiyorsun?"
"İstediği tablo burada, İstanbul'da. Ona sahip olmamı sağlamanı istiyorum."
"Bunun için nasıl bir plan yaptın? Hayalet kılığında koleksiyon soyguncusu filan olmamı mı istiyorsun?"
"Hayır, hayır. Benimle alay etme. Ben her şeyi düşündüm." "Van Gogh'la buluştuğunu söyleyen kız kardeşimle, Hayal'le bile alay etmiyorum. Hatta ona inanıyorum. Söylediklerini ve yaptıklarını asla ve asla gerçeküstü bulmuyorum. Aksine, gerçeğin ta kendisi olduğunu düşünüyorum. Bütün yaratıcıların bildik insanların aksine eğip büktükleri, gördükleri gerçeğin ta kendisi olduğuna inanıyorum. Ama senin şimdi söylediklerin, benim çok uçtaki bu inançlarıma ve deliliğe yakın düşüncelerime bile uymuyor."
"İstediğim çok anlaşılır bir şey. Mantıklı ve olabilir!"
"Tanrım, nasıl olabilir?"
"Ali, ne istediğimi biliyor musun?"
"Peki, bilmiyorum. Affedersin. Her şeyi sığlaştırmada üstüme yoktur, bilirsin."
"Evet, bilirim. Tablo geçen yıl Robert A. Isaacson koleksiyonundan çıktı. Geröme'un 'Ekber'in Acısı.' O resmi hatırlar mısın?"
"Senin gibi oryantalistlere meraklı olmasam da, evet, hatırlarım. Şu, türbede diz çökmüş dua eden adam mı?"
"Hayır! Osman Hamdi'yle karıştırıyorsun."
"Evet, şimdi resim, üstadın pırıl pırıl renkleri ve gölgeleriyle gözümün önüne geldi. Türbede mezar başında böğüren adamın olduğu, değil mi?"
"Acıyla bağıran, dua eden, diyelim istersen."
"Meseleyi biraz sığlaştırsak ne çıkar. Sonuçta erdemli bir şey istemiyorsun."
"'Ekber'in Acısı' onun için çok önemli."
"Hay Allah, iyi ki 'Ekber'in Acısı.' Ya Rembrandt'ınkilerden birisi olsaydı. Olmadı Bellini, Vermeer ya da ne bileyim diğer Allahlardan birisinin..."
"Ali, o resmin Ekber için neden önemli olduğunu anlayabiliyorum."
"Demek, adı Ekber. Muhtemelen isim benzerliğinden dolayı kendisini yakın hissediyordur. Nereli bu, Mısırlı filan mı?"
"Evet, Mısırlı."
Aramızda bir sessizlik oldu. Yıllar sonra, karşımdaki âşık olduğum kadın değilmiş gibi konuşmak, onu biraz aşağılayıp utandırmak hoşuma gitmişti. O, susunca, yeniden âşık olduğum kadın oluyordu. Bu yüzden anlatmasını, konuşmasını, biraz daha zavallı duruma düşmesini istiyordum. Boş bulundum, sesimle kendimi ele verip, "Anlatsana," dedim. Sessizce beni dinleyip, aklımı başımdan alan bir yavaşlıkta pencerenin önünde dönüp başını eğdi. Karşıdaki neonlar odanın ışığını yine değiştirdiler, florasandan dansöz kalçalarını salladı, peçesini indirdi. Celine iyi kalpli bir geyşa gibi yine mırıldanarak devam etti:
"Tablonun Robert A. Isaacson koleksiyonundan çıkmadan önce küçük bir rahatsızlığı vardı. Mezarın kenarlarında boya dökülmeleri, Ekber'in çıplak ayaklarında aşınma. Onarmaya başladık. Ekber bu tabloyu atölyede görünce çılgına döndü. Çünkü, tanınmış bir İslam Felsefesi Profesörü olan babası, bu tabloyu çok severmiş. Oğlunun adını Ekber koyacak kadar çok severmiş. Adını veren tabloyu yanı başında görmek, ona dokunmak Ekber'e rüya gibi geliyordu. O zaman onun da Oryantalist ressamlarla ilgilendiğini öğrendim. Konuştuk. Bilgisinden, sezgisinden etkilendim."
"Monet uzmanı olduğunu duyunca Oryantalistlerin peşini bıraktığını sanıyordum."
"Restorasyon atölyesinin işi gereği Monet'leri onarmak zorundaydım. Hem, Londra'daki o büyük sergi için, yirmisini birden elden geçirince, ister istemez Monet uzmanı oldum."
"Yoksa kalbin Oryantalistlerden yanaydı..."
Celine safça, "Evet," dedi. Onunla eğlendiğim için kendime kızdım. Aşk mantıklı bir şey değildi. Dişimi sıkıp onu anlamaya çalışmalıydım:
"Ekber, günler, hatta geceler boyunca tabloyu seyretti, seyretti, seyretti, 'Ekber'in Acısı' hayatımızın tesadüfü oldu, ilişkimiz başladı, 'Ekber'in Acısı' bunun şahidi oldu. Tablonun onarımı bitmemişti. Atölyedeydik. Ekber'in elinde Louvre Müzesi'nden gelen Leonardo da Vinci'nin çizimlerinden birisi vardı. 'Kayalıklar Madonnası'ndaki genç kızın yüz eskizi. İlaçta tutulup onarılması gerekiyordu. Biz o gece, 'Ekber'in Acısı' ve birbirimizle daha fazla ilgilendik."
"Hah! En bildik restorasyon kazası, çizimi ilaçta fazla tutan Ekber, dünyanın en güzel desenlerinden birini yok etti!"
"Evet."
"Sonra?"
"Sonra her şey bitti. Skandal, skandal, skandal. Profesörüyle işi pişiren stajyer Ekber'in paha biçilmez hatası."
"Paha Biçilmez Margret gibi ha!"
"Kim?"
"Bir roman, önemli değil."
"O gecenin sabahında, ne yapacağımızı bilemez halde masada karşılıklı oturuyorduk. Diğerlerinin gelmesine, atölyenin yeni bir güne başlamasına çok az kalmıştı. Kendimi dünyayı yok etmiş gibi hissediyordum."
"Bundan farksız bir şey başarmışsınız. Uçup giden, koskoca Leonardo'nun bir deseni; birbirinizle fazlaca ilgilenirken ilaçta unuttuğunuz..."
"Ekber'le karşılıklı oturuyorduk. Her şey o şiirdeki gibi oldu. Senin bıkıp usanmadan okuduğun o şiirdeki gibi. Prevet'nin 'Sabah Kahvaltısı'ndaki gibi: Tasın içine kahveyi koydu/Kahveli tasın içine sütü koydu/Sütlü kahvenin içine şekeri koydu/Küçük bir kaşıkla karıştırdı/Ve sütlü kahvesini içti/Benimle hiç konuşmadan tasını bıraktı/Bir sigara yaktı/Dumanıyla halkalar yaptı/Külünü küllüğe bıraktı/Bana hiç bakmadan, benimle hiç konuşmadan/Sonra, kalktı/Şapkasını başına taktı, yağmurluğunu giydi/Çünkü yağmur yağıyordu/Ve yağmurun altına gitti/Bana hiç bakmadan, benimle hiç konuşmadan/Ve ben, başımı ellerimin arasına aldım, ağladım."
Celine kederle kıpırdadığında, huzursuzca döndüğünde ipek kimonosunun hışırtısını duydum. Sessizliğin içinde duyulan tek ses buydu. Caddenin, dışarıdaki hayatın sesi çoktan kesilmişti. Böyle bir gecemin olabileceğini bilmezdim.
"Tüm bunların üzerine oğlanın seni bırakması, hayata küsmesi mantıklı. Ama senden 'Ekber'in Acısı'nı istemesi anlaşılır şey değil."
"Ben onu anlıyorum."
"Sığ adamların söyleyeceği gibi, aşk da anlamaktır zaten."
"Sen de beni anlayabilmiş olsaydın..."
"Koşa koşa gidip tabloyu senin için çalardım."
"Neden, Picasso'nun çizimlerinden bir iki tanesini araklamamış miydin?"
"Çalmasam, çöpe gideceklerdi."
"Jacquline onun dokunduğu bir kibrit çöpünü bile saklarken mi?"
"Pekâlâ, gençlik hatam diyelim o zaman." "Olgunluğundaki mantık hatan da beni öldürecek diyebiliriz o zaman."
"Tanrı, hiçbir işe yaramayan ressamına, Azrail'in görevini verdi. Her ölümün sorumlusu benim. Zavallı Vladimir Starov'un ölümünün sorumlusu da benim. Allah bilir, Nadya da ölmüştür ve bundan da ben sorumluyumdur. Hatta o tecavüz tablosunu duvarına asıp kendini parmaklayan müdire hapishane köşelerinde intihar eder ve bundan da İstanbul'daki Ali Ferah sorumlu tutulur."
"Starov öldü mü?"
"Hem de ne ölmek!"
"İntihar mı?"
"Hayır, cinayet. Ailelerin resimlerden yola çıkarak çocuklarına verdikleri isimler onları psikopat yapıyor. Ekber gibi, Starov'u boğazlayan Artemisia Judith gibi..."
"Starov'u o kadın mı öldürdü?"
"Kusursuz hafıza!"
"Ne şaşırtıcı! En son Monet'nin Londra'daki retrospektif sergisinde karşılaşmıştık. O korkunç kalabalıkta birdenbire yüz yüze gelmiştik."
"Starov'la mı?"
"Hayır, Artemisia Judith'le. Kombinezon gibi bir elbise giymiş, suratını palyaço gibi boyamıştı."
Saat geceyarısını çoktan geçmişti. Celine ışıklardan birisini söndürdü. Yüzü ağlamaktan şişmişti, böyle de güzeldi. Picasso, İstanbul tatilinde hepimizin önünde ağlayan Jacqueline'e bakıp, "Ağlayan kadını seyredeceksiniz," demişti. "Yüzündeki kırılmaları görmek için dikkatle ona bakacaksınız. Bu hayal edilemez bir durumdur çünkü." Ne yazık ki en güzel ağlayanına, hatta Picasso'nun onu hep ağlarken hayal ettiği kadına, Dora Maar'a denk gelememiştik. Son gözde, Jacqueline'in ağlamasıyla oyalanacaktık. Yüzündeki kırılmaları görme merakıyla izliyordum eski aşkımı. Gerçekten kırılıyordu yüzü: Yanakları, kaşları, alnı, çenesi. Picasso'ya 'Ağlayan Kadın'ı yaptıran tecrübe!
Celine içini çekti. Sözcüklerine yetecek kadar çok havayı içine çekti:
"Ali, senden istediğim, 'Ekber'in Acısı'nın yeniden restorasyondan geçeceği atölyede, burada İstanbul'da çalışmamı sağlaman."
"Ne yapacaksın? Tabloyu görür görmez alıp kaçacak mısın?"
"Hayır. Sen tablonun bir kopyasını yapacaksın."
"Ah, ah, ne korkunç bir fikir. Celine, Ekber senin aklını başından almış. Celine, sen delirmişsin. Ne yapacaksın, sonra iki tabloyu değiştirecek misin?"
"Evet."
"Ne kadar masum; evet. Evet, dünyanın en masum işini gerçekleştireceğim."
"Tablonun bütün röntgenleri, detayları, tonlamaları, her şeyi yanımda. Yapabileceğinden eminim."
"Ben de eminim ama artık hastayım, Celine."
"Neyin var?"
"Renkleri karıştırıyorum. Artık hiçbir rengi tanımıyorum."
"Psikolojik mi?"
"Nörolojik."
"Geçecek mi?"
"Bilmiyorum. Bir eskimonunki geçmiş."
"Eskimo mu?"
Celine tatlı tatlı güldü. Yatağın üzerine uzanmış, gövdesi yumuşakça kıvrılmıştı. Birkaç kere daha tekrarladı: "Eskimo ha! Eskimo!"
"Bu hastalık sayesinde benimle aynı kaderi paylaşan Salim Abidin'le tanıştım."
"Nobeli alan yazarınız, değil mi? O da mı renkleri unutmuş?"
"O da harfleri ve okumayı."
"Ne! Absürd bir komedi gibi. Adam artık okuyup yazamayan bir yazar mı?"
Ben de Celine'le birlikte kahkahalar atmaya başladım. Sonra aniden sustum. Ona doğru döndüm. İstesem bana bir öpücük verebilirdi. Belki ona sıkıca sarılabilirdim. Hatta o tabloyu yapmam için benimle yatabilirdi bile. Ama bu gece, hayatımın en değerli armağanını çoktan elimden almıştı. Kendimi avutmaya gücüm yoktu.
"Celine ben o tabloyu yapamam! Hayatım çok karışık. Ben böyle karışıklıklara alışık değilim. Yıllarca, evden çıkacağım tek bir günün hesabını yaparak yaşadım. Senin izini sürdüğüm seyahatlerimi aylar öncesinden planlardım. Döndüğümde günlerce uyurdum. Kederden ve önüne geçilmez bir ruh yorgunluğundan. Kimse nasıl olduğumu sormadı. İyi görünmüyorsun, kötü görünüyorsun demedi. Bu senin de umurunda değil. Şimdi tek derdin, yıllarca parmağında oynattığın aptal aşığının kendi kusursuz planlarına hizmet etmesini sağlamak."
"Ne kadar mantıklı konuştun. İşi para saymak olan bir bankacı gibi."
Karşılıklı sustuk. Celine çok çaresiz görünüyordu. Odanın ortasında durmuş, sırtını hafifçe eğmiş, kollarını, şeftali ağacının çelimsiz dalları gibi görünen kollarını, göğsünün üzerinde kenetlemişti.
"Senin gözlerin olsam, Ali, yine de o tabloyu yapmaz mısın? Bazen yorgunluktan, üzüntüden ve bıkkınlıktan, son olanlardan sonra kederden, ben de renkleri göremez oluyordum. Senin kadar ağır değildi bu. Uzun da sürmezdi hiçbir zaman. Hislerim her zaman doğru renkleri elime verirdi. Belki renkleri notalarız. Müzik yapar gibi renkleri ton ton etiketleriz. Tablonun bütün renklerini bulup senin için etiketlerim, dizinin dibinde oturup onları tek tek sana veririm."
Celine'in soluğunu duyarak resim yapma hayali hoşuma gitmişti. Yanı. başımda durmaya söz veriyordu. Sevinçten ağlayabilirdim. Yine de bir başkası gibi, onun örneklediği para sayan bankacı gibi davranmaya çalışarak:
"İmkânsız," dedim ve Celine'i pencerenin önünde bırakıp, tuvalete doğru yürüdüm.
Arkamdan, "Pişman olacaksın," dediğini duydum. Onunla biraz daha eğlenmeye çalıştım. Tuvalete girerken sesimi hafifletip söylendim:
"Çok pişmanım, çok pişmanım. 'Ekber'in Acısı'nı paylaşamadığım için çok pişmanım."
Klozetteki, kahverengi bir lekeyi işaret alıp işemeye başladım. Mutlu mutlu işiyordum. Hayalimde, yanı basımdaki Celine'le birlikte resmi kopyalıyorduk. En güzel rüya. Hayatımın en mutlu, en keyifli işemesi son bulduğunda, kafama balyoz yemiş gibi sersemledim: Niçin pişman olacaktım? Tuvaletin önündeki dar koridora çıktım. Celine en son pencerenin önünde duruyordu. Sırtı bana dönük, pencerenin önünde duruyordu. Oysa o pencere şimdi ardına kadar açıktı. Perde rüzgârla şişiyordu.
10
EN TEMEL HESAPLARDA
ŞAŞIRIP YANILDIĞI OLSA DA
(
Savcı, göreve yeni başlayan kadın memura morg penceresini kapamasını söyledi. Gecenin bir vakti öyle bir rüzgâr çıkmıştı ki, açık pencereyi örten perde yelken gibi şişiyordu.
"Pencereyi neden açıyorsunuz?" diye sordu genç savcı.
"Buranın kokusu için," diye karşılık verdi kadın memur.
Savcı gülümsedi: "Ölüler hep böyle kokar. Bok gibi. İlaçlar ve deliklerine tıkılan pamuklar sayesinde, biraz daha hafif bir bok gibi."
Sedefin doğurmaya giderken, yol kenarında gördüğü kadın cesedi çoktan morga getirilmişti. Şişmiş bedeni, morarmış yüzüyle kayıp fotoğraflarına bakarak kimliğini teşhis etmek çok zordu. Yine de bu işi, tereyağından kıl çeker gibi yapanlar vardı. Kimliği belirsiz ölülerin yüzüne bakıp, ardından kayıp fotoğrafları şöyle bir taradıktan sonra, morg çekmecesinde bekleyenin adını soyadını fısıldayanlara, bu işi doku testine, diş filmine ihtiyaç duymaksızın yapanlara kriminal laboratuvar camiasında 'Ermiş' denilirdi. Biraz önce kadın memura pencereyi kapatmasını söyleyen, ölülerin bok gibi koktuğunu itiraf etmekten çekinmeyen savcı da ermiş kategorisine girenlerdendi. Ama daha çok, hukuk eğitiminden önce mezun olduğu kolej vesilesiyle Kolejli Savcı ya da kökeni nedeniyle, Kıbrıslı Savcı diye anılırdı.
Kıbrıs Türkü olmak, onu diğer Türk meslektaşlarından ciddi biçimde ayırıyordu. Hukuk eğitimini İstanbul'da almasına ve Türk ana babadan doğmasına rağmen Kıbrıslı olmasının kendisini diğerlerinden bu kadar kesin biçimde ayırmasına, mesleğe ilk başladığı yıllarda epey kafa yormuştu. Türklerin, kendilerinden başka kimseyi sevmediğine emindi. Buna karşı kendince bir strateji belirlemiş, asla o kopuk memleket parçasının dilinde bıraktığı aksanını değiştirmemişti. Aksine daha fazla, Türklerden birisi değil, kabul gören birisi değil gibi konuşuyordu. Kıbrıslı bir Türk olduğunu vurgulayarak savcılık yapabilme başarısını ise, çalışkanlığı, bilgisi, görgüsü ve biraz önce açıklık kazandırdığım 'ermişliği' sayesinde göstermişti. Tanınmaz haldeki yüzleri, sağlıklı kayıp fotoğraflarındakiyle yüzleştirmek aslında savcının işi değildi. Ama kendi ilgilendiği vakalarda bu işi de üstlenirdi. Safkan Türkler de en çok, bu insanlıktan çıkmış suratları, bedenleri teşhis etmedeki becerisine şaşırıyorlardı. Yabancılık, doğa şartlarında gagasını ya da pençelerini daha fazla geliştiren hayvancıklar gibi teşhis yeteneğini geliştirmişti onun. Evet, bunun bu kadar basit bir açıklaması vardı. Çözülmez cinayetlerin bir numaralı savcısı olması, geçmişte Rumlardan yana tavır alan bir ailenin evladı olma şaibesine rağmen, sürünmeden, kovulmadan, hatta payeler verilerek mesleğini sürdürmesine yardımcı olmuştu.
Bu defa, ermişlik payesini yakasından düşüren bir şey olmuş, diğer kör meslektaşları gibi -teşhis yeteneği zayıf olanlar da böyle anılırdı- cesedin kimliğini çıkaramamıştı. Ne garip, iki gün önce tamamen yanmış bir erkek cesedini, kör meslektaşlarıyla giriştiği iddia sonucu her zamanki gibi tıbbi veriler daha ellerine ulaşmadan teşhis etmişti. Tamamen yanmış cesetleri, bin yıllık mumyalara benzetirdi. Altı ay önce emniyetin Kahire gezisine katılmış, oradaki müzede gördüğü mumyalar gözüne yanmış cesetlerden farksız görünmüştü. Mumyalanmış cesetlerde de, yanmış cesetlerde de zaman belli bir noktada durmuş olurdu. Ölüm bir noktada takılıp kalmış gibi. Oysa boğularak ölmüş, suda kalıp şişmiş cesetlerde, zaman da şişiyor, genişliyor, ölüm daha tamamlanmamış hissini veriyordu.
Kıbrıslı Savcımız, üç gündür İstanbul'da bulunan kimsesiz kadın cesetleriyle özel olarak ilgileniyordu ve denizden çıkarılan bu cesedin kimliğinin saptanması için bu kadar acele edilmesi, otopsisinin yapılıp gecenin bir vakti cesedin başında buluşulması, hep onun verdiği emirler doğrultusundaydı.
Doğurmaya giden Sedef, boğulmuş kadın cesedini iyi ki 1 üzerine kaşmir palto örtülü bir haldeyken görmüştü. Suda şişmiş kadın cesedi gerçekten tanınmaz bir haldeydi. Adli tıp uzmanlarının verdiği otopsi raporlarına göre, suya atılmadan önce telle boğulmuş, dizinden kopan sol ayağına, muhtemelen zincire bağlı bir ağırlık bağlanarak üç gün önce suya atılmıştı. ? Şimdi yerinde olmayan, ucuna ağırlık bağlanmış o ayak, boğazın dip akıntılarında, muhtemelen bir kanalizasyon borusuna takılarak, bağlı olduğu ağırlıkla beraber kopmuş olmalıydı. Ağırlığından kurtulan ceset ise hop diye su yüzüne çıkıvermiş, boğazdan geçen bir geminin pervanesi tarafından sol kolunun üstünden, omzundan ve karnından yaralanmasına rağmen, yine de tek parça halinde Kabataş kıyısına kadar sürüklenmiş, kıyıda balık tutanlar tarafından fark edilip denizden çıkarılmıştı. 25 yaşlarında, 1.70 boyunda, uzun kumral saçlı, açık renk gözlü maktulün üzerinde, kahverengi, bir paçası olmayan, parçalanmış fitilli kadife bir pantolon ve tamamen parçalanmış (geminin pervanesine takılması, akıntı ve kaba etleriyle iç organlarının bir kısmını yiyen balıklar sonucu) yün boğazlı olduğu tahmin edilebilecek bir kazak vardı. Vücudun üç gün boyunca suda kalması sonucu şişmesiyle patlayan, ancak yine de vücutta kalabilen çamaşır ölçüsüne (sutyen ölçüsü 80, külot ölçüsü medium) dayanarak kadın cesedinin 52 kilo civarında, fazlasıyla geniş omuzlu olduğu söylenebilirdi. Kısa kesilmiş tırnaklarda renksiz bir cilanın varlığı ise kesindi. Maktulün kimliğini belirleyecek tek şey, takıldığı gemi pervanesinin omuz üstüne kadar açtığı derin yaraya rağmen, boynundan mucizevi bir biçimde çıkmayan madalyon olabilirdi. Ortasında havuza atlamakta olan bir yüzücünün görüldüğü bronz madalyonu çepeçevre dönen yazıda Fransızca olarak, 2000 Paris Su Oyunları Gösterisi yazıyordu.
Kıbrıslı Savcı, plastik bir torba içerisinde, çoktan dosya, bulgu numarasını edinmiş bronz madalyonun tersini çevirdi, ışıkta bir tur döndürdüğünde alt köşede incecik, neredeyse çizik gibi duran bir yazıyı fark etti. Plastik eldivenleri geçirip, madalyonu cımbız yardımıyla plastik muhafazasından çıkarıp büyütecin altına tutuğunda yazı okundu:
Nadya Tatyankova.
Nadya Tatyankova'ya ait bu madalyon bir başka kadının boynunda olabilir miydi? Bu olasılığı aklının bir köşesinde saklı tutsa da, parçalanmış, şişkince bir balığa benzeyen bu cesedin, meşhur yazar Salim Abidin'in kayıp asistanı Nadya Tatyankova'ya ait olduğundan emindi.
"Ceset beni beklesin," deyip çıktı.
Kadın memur, arkasından pencereyi açarken Kıbrıslı Savcımız aniden geri döndü:
"Hamile misin sen?" diye sordu kadın memura. Pencerenin koluna yapışmış, uykulu gözlerle mahmur mahmur kendisine bakan memure evet anlamında başını salladı.
"İyi," dedi Kıbrıslı Savcımız ona cevaben. "İyi. Bu koku seni gerçekten rahatsız eder o zaman."
Morgtan çıkar çıkmaz, meslektaşları arasında yine alay konusu olan, minik ses kaydedicisini cebinden çıkarıp ona konuştu:
"O memureyi kokusuz ve kansız bir göreve almalarını sağla!"
Her ne kadar aklından çıkması imkânsız olsa da, ses kaydediciyi tekrar dudaklarına yaklaştırıp aklındakini kaydetmekte sakınca görmedi:
"Salim Abidin'in ifadesini al."
Dışarıda rüzgâr, Kıbrıslı Savcımızı bir adım geri itecek kadar güçlüydü. Arabasına bindi, kontağı çevirdi, yarıda bıraktığı kaset yeniden dönmeye başladı. Yol alırken anlatı ya da birilerinin roman okuduğu kasetleri dinlemeyi alışkanlık edinmişti. Şimdi Leonardo da Vinci'nin, bilimi ve sanatını konu edinen bir kaseti dinliyordu. Hukukla ilgilenmese bir marangoz ya da Leonardo gibi bir mucit olmayı istediğinden, anlatı ona çok ilginç geliyordu. Oysa yanlış seçimdi; kaset daha çok Leonardo'nun resimlerini konu almıştı. Sadece şimdi dinlediği bölümde, üstadın geometri konusundaki bilgisinden söz ediliyor, "En temel hesaplarda şaşırıp yanıldığı olsa da, geometri konusunda ulaştığı sonuçlar kesin ve başdöndürücüdür," deniliyordu. Kıbrıslı Savcımız, Leonardo'nun doğalcı bir esinle yorumladığı oran ağacını merak etti. Anlatıcıya bakılırsa oran ağacı, sarmaşık gibiydi. Onu gözünün önüne getirmeye çalıştı ama olmadı. Hayalleri bir tek cinayetleri çözmesine yardımcı oluyordu.
Bırakalım, savcımız Leonardo'nun sarmaşığa benzeyen oran ağacını düşünsün, anlatıcının 'hayatta her şeyin sarmaşığa benzediğinden yola çıkarak' görüşüne katılsın. Kendi adına, "Cinayetler de, aşklar da, aslında çok dilli, çok dinli, çok kültürlü bu toplum da sarmaşığa benziyor," yorumunu getirsin. Biz morga geri dönelim. Savcımızın, peşinde olmasına rağmen bu geceyi Nadya'yla geçirme şansı olmasa da biz, numaralanmış çekmecesine konulmamış, otopsisinin yapıldığı metal masanın üzerinde yatan, en son uçakta günlüğüne bir şeyler yazarken bıraktığımız Nadya'nın yanına bir duman gibi süzülelim.
Otopsi masasının kenarlarındaki eğime ve biraz önce görevlinin minik şeffaf bir hortum yardımıyla tuttuğu tazyikli suya rağmen, kan pıhtıları Nadya'nın ayaklarından ve parmak uçlarından ayrılmamıştı.
Nadya Tatyankova böyle ölmek istemezdi. Hele annesinin imkânsız kıldığı bir biçimde, boğularak. Tanrı'nın kötü gününe rastlamış olabilir mi Nadya'nın annesinin söyledikleri? Hatırladınız mı?
"O pırıl pırıl Alex'in ayyaşın teki olup çıkacağına inanabiliyorsan, ben de senin boğularak öleceğine inanırım."
Nadya'nın annesi kızının boğulmuş, bir bacağı kopmuş, omzu ve karnı bir pervane yüzünden derin yara almış, kaba etleri ve iç organları balıklarca kemirilmiş cesedinin, bir kış günü İstanbul Boğazı'nın soğuk sularından çekildiğine ve işi suyla dans etmek olan güzel Nadya'nın üzerine örtülen kaşmir bir paltoyla yol kenarında saatlerce yattığına, şimdi artık var olmayacak biçimde otopsi masasının üzerine uzatıldığına inanabilecek mi? Anneler hiçbir şeye inanmazlar. Hele ıstırap, ölüm, felaket, talihsizlik, trajedi dediğimiz şeyin özgürlüğün bedeli olduğuna hiç inanmazlar. Anneler, gizli inançsızlar! Nadya'nın, Sedef gibi trafik sıkışıklığında, araçlarının içinde mahsur kalmış fanilerden, üzerine kaşmir bir palto örtmek suretiyle gizlenen ölüsü gibi, anneler de isyankârlıkları, inançsızlıkları ve Tanrı'ya kafa tutuşlarını hayattan gizlerler. Nadya'nın annesinin şekerli ekmekleri gizlice, el çabukluğuyla kızının Paris bavuluna gizlemesi gibi maharetle yaparlar bunu. Belki de cennet onlara, bir türlü dize gelmemeleri yüzünden vaat edilmiştir.
Nadya'nın ruhu şimdi cennette midir, bilinmez ama, ölüm anında cehennemin dibine batıp çıktığı kesindi. Zor bir ölümdü onunki. Öleceğini anladığında, korkup sessizce ağlasa da itiraz etmemişti. Şuuru hâlâ yerindeyken, ona utanç veren tek şey, katilinin bir telle boğazını sıkarken onun kendini tutamayıp işemesiydi. Bir süredir birlikte olduğu, tanıdığı katilinin önünde, ölmek üzere olsa bile işemek istemezdi.
O gün, öleceğini aklının ucundan bile geçirmemişti. Hele hayatı boyunca İstanbul'da öleceğini hiç mi hiç düşünmemişti. Demek hayatta her şey olabilirdi. Denizin kabardığı, havanın zaman zaman sislendiği bir sabah, boğaza açılmışlardı. Salim Abidin'in yazmaya oturacağı yeni romanı böyle bir sahneyle açılacaktı: İstanbul Boğazı'nda, sisler içinde, kabaran suların arasında fındık kabuğu gibi sallanan bir sandalda.
Bu kaçıncı boğaz gezisiydi? Ama Nadya son gezisine çıktığını bilmiyordu. Yine de katilinin elinde o tel parçasını gördüğünde, onunla boğazını sıkmaya başladığında ve bunun romanın bir bölümü değil de, gerçeğin ta kendisi olduğuna kanaat getirdiğinde korkmuyordu. En baştaki sessiz gözyaşları şaşkınlığındandı. İşediği için de utanmıştı. Ama korkmamıştı. Hatta nabzı kontrol edilip başı sandalın kenarından suya daldırıldığında, hayatta kalmayı becerebileceğini bile düşünmüştü. Bu sabah kendisini üst üste iki defa düzen, sikini de ısrarla ağzına veren katilinin onun ölüp ölmediğini bir kere daha kontrol ettiğini hissetmişti. Acaba o anda, ölmüş, ruhu yükselmek yerine balıklama, çok sevdiği suya atlamış, geride sadece dokunuşları hisseden cansız bedeni kalmış olabilir miydi? Sol ayağının bileğine, ucuna ağırlık bağlı bir zincirin sarıldığını bile hissetmişti. Yarı baygın olduğunu düşünüyordu. Suya atıldığında sandalın kenarını yakalamayı başarmıştı. Doğru, tam olarak ölmemişti. Çok sevdiği katili, bütün gücüyle tutunan parmaklarını yumuşakça sandalın kenarından çözmüş, onu ebedi yolculuğuna göndermişti. Boğazın karanlık sularında başaşağı giderken, ayağına bağlı ağırlığı taşıyan zincirin, sandalın kenarına sürtünme sesini duymuştu. Zincirin ucundaki ağırlık suya düşer düşmez gövdesi yön değiştirmişti. Parmağını bile oynatamadığına göre artık gerçekten ölmüştü.
O andan itibaren denizin dibinde tuhaf şeyler görmeye başlamıştı. Alex'i görüyor, ölmüş olmasına rağmen düşünebiliyordu. Bu yüzden, o anda her şeyin sorumlusu olarak Alex'i lanetlemişti. Paris'te havuzun dibinde karşısına çıkmasaydı, şimdi çok daha farklı bir hayatı olabilirdi. İstanbul'a ve Boğazdaki bu trajik ölüme düşmezdi yolu.
Salim Abidin'in, kendisini yatakta 'profesyonel seks işçisi' olarak tanımlamasından itibaren, ısrarla Alex'i rüyalarına almıyordu. Rüyalarında, Takrisa gölünün dibine yalnız iniyor, ışıl ışıl sudan tek başına fırlıyordu. Alex'in içinde öldüğü, batan denizaltı Kursk, geçen yaz çıkarılmış, içindeki denizciler, soğuk tuzlu suyun korumasıyla, korkuyla açılmış gözleri, sarı saçları ve dökülmemiş parmaklarıyla bulunmuştu. "Hâlâ yaşadıklarını düşünen cesetler gibi," demişti Nadya. Kursk'un içinden çıkarılan, hâlâ canlı gibi duran Alex'in cesedinin, Paris'te havuzun dibinde, kendisiyle vedalaşmaya gelen suretinden farksız olduğunu hayal ediyordu. Alex'in yavaş yavaş ölürken, karanlıkta Nadya'sına yazdığı mektup da eline geçmişti:
"...bir uğultu var. Bu ölümün sesi olabilir mi, Nadya? Peki, ölümün sesi olur mu, Nadya? Karanlıktayız ve bizi öldürecek olan şeyin havasızlık olduğunu biliyoruz. Boğularak öleceğiz. 'Bunu hiç düşünmemiştim,' diyor içimizden birisi: 'Neyi?' diyoruz? 'Boğularak öleceğimi,' diyor. Oksijenimizi harcamayalım emri veriliyor. Konuşmak yasak. Sana söyleyeceğim son bir Şey olmalı. Kısa olmasına rağmen, güzel bir hayat yaşadığımı düşünüyorum. Bu güzel hayata yakışır biçimde ölmeden önce, gözümün önünden gitmeyen, güzel bir şey olsun isterdim. Ama ne görüyorum, biliyor musun? Takrisa gölü kıyısında, vurduğum yaban ördeklerini yolup, ağaca astığımı görüyorum. Yolunmuş ördekleri görüyorum."
Nadya ağır ağır, boğazın derin sularında yol alırken, kelime kelime hatırlıyor bu mektubu. Bu mektubu ve Rus Devlet Başkanını.
11
KOLLARINDA ÖLEBİLİRİM
(
İşeyip tuvaletten çıktığımda, yelken gibi şişen perdeyi gördüğümde, pencereye yaklaşmaya, eğilip aşağıya bakmaya, Celine'i o şeftali çiçekli kimonosuyla kanlar içinde yolun ortasında yatarken görmeye gücüm yoktu. Celine, otel ile bütün müdavimlerini uğurlayan gece kulübünün tam ortasında yatıyorsa ve daha ölmemişse, onun dağılmış, kanlı bedenini kucaklayıp yeniden hayat bulması için yalvarmam gerekirdi. Kaderime ve hayatıma hükmeden o an, Celine'in öldüğüne inanmıştım. Pencereye kadar gidebilsem, eğilip bakmak yerine kendimi atabilirdim.
Bu aşktan yakamı kurtulabilmek için önce Celine'i, sonra kendimi öldürdüğüm hikâyeler kurmuştum. 1987 yazında babamın silahını belime takıp Paris'e gidişim bu yüzdendi. Celine'in çalıştığı atölyenin hemen yanından sapan ve çoğunlukla onun arabasını park ettiği çıkmaz sokakta, seslenmeden, tek bir kelime bile etmeden, arkadan vuracaktım onu. Sonra da silahı şakağıma dayayıp kendimi. İlk defa o gün Celine'e bu kadar çok yaklaşmıştım. Aramızda neredeyse üç adım vardı. Aniden dönüp koşarak kaçmıştım. Hissetmiştim, arkamdan bakmıştı. Adımı seslenmek için ağzını açıp sonra vazgeçtiğini de hissetmiştim. O gün ikimiz de ölebilirdik. Bu ihtimal hâlâ geçerli mi?
Celine'in kendini aşağı attığından emin, tuvaletin bulunduğu dar koridorun ortasından dönüp, kapıyı çarparak çıktım. Koşarak merdivenlere gidiyordum. Hayalimde, yolun ortasında yatan Celine'in başındaki şaşkın yüzleri görüyordum. Şaşkınlıkla ve merakla bakan yüzler... Gecenin bir vakti, şu otel penceresinden düşen kadını ne yapacağız? Merdivenlere yaklaştığımda Celine'in sesini duydum:
"Ali, nereye gidiyorsun?"
Dönüp kapının önünde onu kucakladım. Mucizemi kucakladım. Tanrı'nın bana gösterdiği, işaret ettiği bir anı yaşıyordum. Odanın kapısını kapatıp ağladım.
"Ne istersen yapmaya hazırım."
Celine de ağlamaya başladı. Birlikte yatağa oturduk. Küçük bir ölüm oyunu oynamıştı. İyi niyetle odanın penceresini açıp yatağın başucuna oturmuş olmalıydı. O ölmek için cesaretsizdi, ben de pencereye yaklaşmak, kendini attı mı diye odaya bakınmak için cesaretsizdim. Gece bitiyordu. Etraf bu yüzden bu kadar sessiz olmalıydı. Karşımızdaki kulübün neonları bir iki kere takıldı, yanıp sönmekten vazgeçer gibi oldu, florasan ışıklarla çizilmiş dansöz kalçalarını yavaşça salladı ve durdu. Neonlar sönmüştü. El ele, yanak yanağa, bu aptal görüntüyü izliyorduk. Bu halimizi görmek isterdim doğrusu.
Başlayan yeni günde görüşmek üzere vedalaşırken, birbirimize dünyadaki en değerli varlıkmış gibi sarılırken -Celine için ben daha değerli olmalıydım, 'Ekber'in Acısı'nı kopyalayıp başka bir erkeğin aşkını geri kazandıracak olan daha değerli, en değerli varlık - ağlamaklı olduğumuzu hissettim. Niye ağlamaklı olmayalım ki, hayatımız ayağına ağırlık bağlanıp boğazın soğuk ve karanlık sularına sallandırılan Nadya gibi başaşağı gidiyordu.
Yıllardır beraber olan bir çift gibi, beni uğurlarken göğsümdeki şarap lekesini okşadı:
"Boğazın kesilmiş gibi."
"Tıpkı Starov gibi," arka arkaya söylenmiş bu uyaklı cümleciklerden sonra Celine'i dudaklarını ısırırcasına, şiddetle öptüm ve "Kollarında ölebilirim," dedim ona.
Ressamımız, "Kollarında ölebilirim," diye inlerken, Sedef doğurmak için ıkınıyordu. Bebeğini saran et külçesi, yani rahmi, her defasında apış arasından ve sırtından bıçaklanır gibi bir sancıyla ağır ağır açılmıştı.
"Ağzı yavaş yavaş açılan, etten bir pazar çantası," diyordu doktoru.
"Şimdi elimi uzatıp içinden bebeği çekeceğim." Ama bu iş söylediği kadar kolay olmuyordu. Torbanın ağzı açıldığında, bebek minik bedeniyle korkunç bir ağrı, sızı ve korku yaratarak annesinin bedeninin o dar kanalında ilerleyecekti.
Sedef terlemişti, üşüyordu. En çok ayaklarının ısıtılmasını istiyordu. Ayaklarını sıcak su dolu bir leğene sokamazlar mıydı? Üzerine kalın bir battaniye örtemezler miydi? Bu kadar çok üşürken nasıl doğuracağını merak ediyordu. Rahmi, sanki görünmez bir bağla bağlanmış da o bağ ıkınmaktan, sıkınmaktan gevşeyip birdenbire çözülüvermişti. Sedef, bebeğinin içinde ilerlediğini, omuzlarını oynatıp başını çevirdiğini hissediyordu. O an, tam ortadan ikiye ayrıldığını düşündü. Demek, insan böyle vahşice dünyaya geliyordu. En zor mücadele; bu en zor mücadele. İçinde, doğurmaktan vazgeçmiş bir kadın böyle bağırıyordu. Sedef, içinde bağıran edepsiz, güçsüz kadının sesini duyuyordu. Bu en zor mücadele!
"Madem nefes alamıyorsun, bağır Allahın cezası!" dediler Sedefe.
Azarlanmaktan dolayı kalbi kırık, "Ölmek istiyorum," diye bağırdı Sedef. Gücünün yettiği kadar, gücünün yettiğinden daha çok:
"Ölmek istiyorum!"
"Her anne gibi doğurduktan sonra belki!" diyordu aksi doktoru.
Sedef, sonunda hayatta kaldığına şaşarak doğurdu. Kendisini ikiye Bölünen Vikont' gibi hissediyordu. Bebeğini kucağına verip annesinin memesine dayadılar. Sedef ona, "Benim canımı yakan şey," diye baktı.
Annelerin bebeklerini kucaklarına aldıkları ilk anın mutluluktan ibaret olduğu muhtemelen yalandı. O an, şaşkınlık, yorgunluk, kopmuş bir kol, bacak, yerinden çıkmış bir göz acısı gibiydi. Sedef, iğrenerek bir şey daha hissetti: Bebeğin aylarca beslendiği plasenta bir hayvancık gibi içinden kopuyordu. Bebeğini kollarına aldığı andan çok o anı unutamayacaktı. O iri et parçasının vantuzlarını rahiminden koparırken hissettiği ürpertiyi iğrenerek hatırlayacaktı. Unutmayın, bu kış bitmeden vuku bulacak ölümünde, hayalindeki son görüntü bu olacak: Plasentasının içinden ağır ağır kopması, hemşirenin bir elini dirseğine kadar içine sokup onu çekmesi ve memesini canını yakarak emen bebeğine sarılıp dehşetle içinden çıkan o iğrenç damarlı et kütlesini görmesi. Hemşirenin, bir elinde tutup salladığı o pis et topağını seyretmek zorunda kalması.
Bebeği zorla memesinden koparıp Sedefin apış arasındaki kanlan ıslak bir bezle sildiler. Sedyeye koyup, doğumhaneden çıkardılar. Sedef, doğurduğu bebeğin yüzünü hatırlamıyordu bile. Gözünün önünde hep havada sallanıp duran o et parçası, plasentası vardı. Doğumhanenin kapısında kocası, annesi, babası ve birkaç yakını bekliyordu. Onu görünce hepsi bir ağızdan şuursuzca gülerek bir şeyler söylediler. Sedef ağlamaya başladı. Odasına çıkarılıp yatağına yatırıldığında, ayaklarını karnına çekip uyumak istiyordu sadece ama bunu bir türlü başaramıyordu. Karnında derin bir kesik varmış gibi çekemiyordu ayaklarını. Huzursuzdu. En kötüsü de buydu, huzursuzluk. Odada kocasıyla birlikteydiler ve birazdan bütün yakınlarının başına üşüşeceğinden hiç kuşkusu yoktu. Öyle de oldu. Bereket bu kâbus, "Gidelim de Sedef uyusun," temennisiyle son buldu.
Derken hemşire bebeği getirdi. Bebek yine telaşlı telaşlı meme emdi. Sedef, huzursuz bir döngünün başladığından emindi, tuzağa düşmüştü. Kendisini mutsuzluktan, yılgınlıktan, korkularından kurtarmak isterken, bunun için huzuru doğuracağını hayal ederken, her şeyi alt üst etmişti. Şimdi duygulandığı için değil, bunun için ağlıyordu. Gözyaşları, yalanlarımızın şeffaf maskeleri. Hiçbir şey sandığımız gibi değildir. Doğurduktan sonra ilaç kokulu, mikrop barındırmaz temiz hastane yataklarında yatan, altı ya da karnı dikişli annelerin mutlu, huzurlu, dünyayı doğurmuş gibi yücelmiş olduklarını mı düşünürdünüz? Oysa çoğu Sedef gibi şaşkındır ve hâlâ düşmektedir. İşerken korkunç acı veren doğum yırtıklarının en büyüğü ve dikişsizi, hâlâ kanamakta olanı, doğumla birlikte ruhlarında açılır. O yırtık, uykusuz gecelerle, telaşla, korkuyla büyür büyür ve annelerin bütün hayatını Hawking'in kara delikleri gibi yutar. Anneler cehennemde yaşarlar, zaten bu yüzden cennet ayaklarının altındadır.
Bebeği alıp gidiyorlar. Aynı zaman diliminde, Oleg kendisini ısıtmayan battaniyeye biraz daha sarınıyor, Salim Abidin morg çekmecesinde kendisini bekleyen Nadya'dan habersiz bir rüya görüyor: Tuhaf bir rüya; ressamımızla birlikte bahçesindeki havuzun başında dikiliyor. İkisi de havuzda yüzmek istiyor, birlikte suya giriyorlar. O da ne! Havuzun içi bitkilerle dolu. Havuzu kuşatan sarmaşık yüzmelerini engelliyor. "Zaten bu havuz, yüzmek için değil," diyor yazarımız, serinlemek için.
Sarmaşığın dallarına, yapraklarına dolanan ve keyifle gıdıklanıp gülen ressamımız, "Böylesi daha iyi," diyor. Hayal, rüyasız bir uykuda; annesi eklem ağrılarından dönüp duruyor. Uykusunda öyle çok dönüp duruyor ki başı dönüyor. Uykusu öyle hafif ki, bu yüzden başının döndüğünü düşünebiliyor. Ali Ferah, elleri kaşmir paltosunun cebinde, ıssızlaşmış İstiklâl Caddesi'nde yürüyor. Londra'da genç bir adam, Ali Ferah'la yapacağı röportaj için sorular çıkarıyor, masasının başına eğilmiş, sırtını epey kamburlaştırmış. Meşhur 'Tecavüz' tablomuz ise emniyetin loş bir salonunda, ahşap bir muhafaza kutusu içinde duruyor. Kimsesizler yurdunun sapık müdiresi, hücresinde ağzı açık uyuyor, belli ki çok derin uyuyor. Oidipus kırmızısı saçlarıyla Ludmilla'nın işi daha bitmedi, homurtular çıkaran bir adamla sevişiyor. Nörologumuzun seçkin hastalarını nasıl tedavi edeceğine dair bir düşüncesi yok, uyuyor çünkü. Romanımızın diğer kahramanlarından Vladimir Starov ise hem dün girdiği karanlık mezarında, hem de burada, Sedefin başucunda.
Sedefin kocası, sabah sessizliğinin çöktüğü hastane odasında çın çın çınlayan sesiyle, cep telefonuyla doğumu müjdeleyen görüşmeler yaparken karısının başucunda asılı bir röprodüksiyona bakıyor. Dikkatlice, başını fazlasıyla uzatmış bir halde, baskısı iyi sayılabilecek Picasso imzalı portreye bakıyor. Çarpıtılmış, kübikleştirilmiş yüz hatlarıyla bir erkek portresi. Tesadüfün böylesi, Vladimir Starov'un portresi bu. Gözlerinde Picasso'nun her biri yüz kıratlık iki kara elması var. Göz çukurlarına yerleştirilmiş karaltının, iki kara elmas olduğunu bir bakışta anlamamız, Picasso'nun marifeti. Halen Paris'teki Picasso Müzesi'nde bulunan tablonun tam adı, 'Boğaz Ağrısından Mustarip Bay Vladimir Starov'un Portresi.' Dikkat ederseniz, portredeki Starov'un boğazı, kalın ekru bir kumaşla sarılı. Bu, çok sık boğaz enfeksiyonu geçiren Vladimir Starov'un doğal tedavi yöntemiydi. Çoğunluk, Londra'daki Arap Pazarı'ndan bulduğu otları, çayları kaynatıp içtiği de olurdu. Boğazının ağrıdığı günlerdeyse işte böyle, boynunu sararak dolaşırdı.
Gözlerinde kara elmasları, Picasso'nun elinden çıkma portresinde Vladimir Starov, uyumaya, doğurduğunu unutmaya çalışan Sedefe bakıyor. Bademcik iltihabı, boğaz ağrısından mustarip Vladimir Starov'un, eski sevgilisi tarafından boğazı kesilerek öldürülmesi ne talihsizlik! Picasso, bu laneti 1965'de sezmiş, başkaları adına, bizim adımıza görmüş gibi. Starov'un, buz grisi rengi duvarda asılı röprodüksiyonu, odayı, bir geceliğine aynı hikâyenin içinde olduğu Sedefle paylaşmaktan mutlu, bize bir şeyler anlatmak istiyor. Bay Starov ölürken, hafızasında beliren, sonra da gitmek bilmeyen, dolayısıyla hafızasındaki o son hayat görüntüsünü oluşturan; Picasso'nun elinden çıkma bu portresinin yapıldığı gün olmuştu.
Artemisia, elindeki parlak kocaman bıçağı, taze bir ekmeği keser biçimde boğazına bastırdığında, şaşılacak biçimde hayati bütün damarlarını parçalayıp yemek borusuna tamir olmaz bir kesik attığında, kafayı gövdeden ayırmak için bıçağı yerinden oynattığında Starov, canını kurtarmak için bir adım atmıştı. Hatta hızlı hızlı kıvrılıp gözden kaybolan bir yılan gibi, evin boyaları sökülmüş döşemelerinde, o döşemelerin üzerindeki nar rengi, solgun Tunus halılarının üzerinde sürünmüştü. Bunu, artık koptuğunu düşündüğü başına rağmen hızlıca yapabiliyordu. Böyle giderse sürünerek evin kapısına kadar gidebilirdi. Duvarlara ve yere fışkıran kanı değil de, üç dört adım gerisinde, elinde bıçakla dikilen Artemisia'nın görüntüsü, onun, şimdilik, boğazından yaralı hayvancığın kaçmasına izin vermiş hali, kurtulmasının imkânsız olduğunu kabullenmesini sağladı. O anda Vladimir Starov, çok utandığı, ama yapmaktan kendini alıkoyamadığı bir şeyi yapmaktaydı: Böğürtüler çıkarıyordu. Alt kattakilerin, üst kattakilerin, apartmana girip çıkanın duyabileceği böğürtülerdi bunlar. Komşuları, lanet Artemisia'nın yemekte tavuk yerken, boğazına kaçan lades kemiği yüzünden boğulduğunu düşünüyor olabilirlerdi. Bana kalırsa Starov'un ölmesine yakın, "Artemisia, Artemisia," diye inlemesi bu yüzdendi. "Böğüren Artemisia değil, benim komşular; boğazı kesilen eski sevgili!"
Artemisia gözlerini mustarip olduğu miyoptan dolayı kısarak, sinirli hallerinde yaptığı gibi dudak çizgisini aşağı düşürerek, bileklerine kadar kana batmış elleriyle Starov'un başucuna geldi ve bıçağı, otopsi raporlarında da doğru teşhis edildiği üzere, tam boynuna ikinci defa indirdi. Starov artık böğüremez olmuştu. Kanı, gövdesinden ayrılmasına pek az kalan başının düştüğü, Tunus işi nar çiçeği halının desenlerini, rengini görünmez kılmıştı. Talihsiz Starov, bir kan denizinin ortasında, ağzı ve gözleri dehşetle açılmış yatıyordu. Daha ölmemişti. Artemisia elindeki bıçağı kapının yanındaki masif iskemlenin üzerine bırakıp içeri gitti. Starov katilinin ayak seslerini dinliyor ve gövdesinin ağırlığıyla yaylanan döşemeleri hissediyordu. Artemisia'nın içeriden kalınca bir bez getirip boğazını saracağını, kendisinin de koltukta biraz oturup istirahat edeceğini, yarasının ölümcül olmadığını düşünüyordu. Bazen bütün bir kış ağrıyan boğazının -şimdi kesilmiş olsa bile- sıkıca sarılsa iyileşeceğine kalpten inanıyordu. İşte o zaman, Picasso'nun elinden çıkma portresini hatırlamıştı. O portrenin yapıldığı, yine boğazının sarılı dolaştığı o günü, bir deli gibi gülen, bizim görmediğimiz başka bir alemi görüyormuş gibi bakan Picasso'yu görmüştü karşısında. "Artık ölüyorum," derken, hafızasındaki son görüntü 'Boğaz Ağrısından Mustarip Bay Starov' portresinin yapıldığı gün, Picasso'ya verdiği bu pozdu işte. Ne var ki, eski sevgilinin vahşice başını gövdesinden ayırdığı maktul, başka şeyler düşünmek istiyordu: Oleg'i, çok sevdiği ormanları, Rusya'nın Fin sınırında yer alan ve insan izine rastlanmayan Kostomukşa'da, karlı bir günde yaptığı o uzun yürüyüşü, kayın dallarına kurulan salıncakları, memleketinin gökyüzünü, beyaz takım elbiseleriyle güzel bir yaz günü Londra'daki Güzel Sanatlar Okulu'nun kapısında krallar gibi karşılanmasını, Picasso'yla tanışmasını. Hayalindeki son görüntüyü geri göndermek için gözlerini kapamaya çalışıyordu. Kirpikleri kanıyla ıslanmış, kanı kurumuştu. Kirpiklerinin birbirine değdiğini hissedebiliyordu. Yanaklarının kuruyan kandan gerildiğini de. Yanaklarının gerildiğini hissetmek, ona son bir yaşama umudu vermişti. Sonra şoka girdi ve titremeye başladı. Hayatının son görüntüsü, Picasso'ya poz verme hali, gözünün önünden gitmiyordu. Titrediği için Picasso, İspanyolca küfürler sallamaya başlamıştı. Kolları, gövdesi, istemsiz bir biçimde titriyordu. Küçük bir patırtı yapmış olmalıydı ki Artemisia kanlı giysileri ve kollarıyla ayak ucuna dikilmişti. Hiçbir şey söylemiyordu. Oysa Vladimir Starov ölürken, niye öldüğünü bilmek istiyordu. Hayalindeki Picassso, "Çok titrediğin için," diyordu. "Çok titrediğin için, dostum." Hepimiz biliyoruz ki öldürülme nedeni bu değildi. Starov'un şuuru, Picasso'nun kendisini azarladığı, İspanyolca küfürler savurduğu hayalle kapandı. Artemisia'nın polise telefon ettiğini ve bir cinayet işlediğini, "Kimi öldürdünüz?" sorusuna ise, "Eski sevgilimi," cevabını verdiğini duyamamıştı.
Sedef, uyuyabilmek için hikâyesini bilmediği Starov'un portresine bakıyor. Modelin kafasını, doğumhanede hemşirenin bir elinde tuttuğu, içinden söküp çıkardığı plasentaya benzetiyor. O plasentanın üzerine kocaman siyah gözler, iki kara elmas kondurulmuş gibi. Başını çeviriyor:
"Bu resim midemi bulandırıyor," diyor kocasına. "Onu ters çevir."
Kocası alaylı alaylı gülüyor.
"İyice delirdin," diyor.
Sedefin delirmekten ne kadar çok korktuğunu biliyor. Bunu bilmesine rağmen, karısı kendisine tuhaf gelen bir şey istediğinde, onun delirdiğini, delirmek üzere olduğunu öne sürüyor. Sedef onun kendisini hiç sevmediğinden emin, hayatta tek şansının aşk olacağını umuyor. Doğurmak tek umuduydu. Fakat ne kadar büyük bir yanlışa sürüklendiğini doğumunun yaklaştığı günlerde anlamıştı. Başkaları adına gördüğünü düşünürken, kendi adına burnunun ucunu bile göremiyordu. 25 yaşında insan nasıl bu kadar mutsuz olabilirdi?
12
HEPİMİZ KENDİ KENDİMİZİN ŞEYTANIYIZ
(
"Nadya Tatyankova'nın tam yaşını biliyor musunuz?" "25 olabilir mi? Pasaportuna bakmak gerekecek." Salim Abidin biraz önce Nadya Tatyankova'ya ait olduğu sanılan bir cesedin boğazdan çıkarıldığını öğrendi. Cesedi teşhis etmek gerekiyordu, bir de ifade vermek. Savcının sesinin tedirgin olduğunu hissetti.
"Nobelli bir yazar olarak sizi ifade vermek üzere makamıma çağırmam uygun düşmez," derken, iç sesi, "Enseledim seni, katil. Kibar kibar kulağından tutup içeri tıkacağım," der gibiydi. Dalga geçiyordu sanki.
"İfade vermek demeyelim de, bilginize başvuracağız sadece.
Peki, Salim Abidin paniklemiş miydi? Belki. Ama daha çok şaşırmıştı. Şaşkınlığını, Nadya'nın kaybolduğu ilk gün, "Ne yapıp edip onu bulacağı konusunda," kendisine nutuk atan, aynı zamanda sadık bir okuru olduğunu hatırlatan, gür saçlı savcının telefonuyla sabahın yedisinde uyandırılmasına da bağlayabiliriz. Yine de Margret skandalinin üzerinden geçen otuz sekiz yıldan sonra hazırlıksız yakalanmıştı. Bir kere, garip bir hisle diyelim isterseniz, Nadya'nın hiçbir zaman bulunabileceğini sanmıyordu. Öldüyse ya da öldürüldüyse cesedin asla yeryüzüne çıkabileceğini, tek parça ya da tanınır bir halde kalabileceğini düşünmüyordu. Kabul etmemiz gerekir ki, Salim Abidin bir yazar, üstelik Nobelli bir yazar, hatta ilk Nobelli Türk yazarıydı; onun herkes hakkında böyle kötücül ve pis şeyler kurma, hayal etme hakkı vardı. Tanrı gibi. Kendini bir anda yakalanmış hissetmesi bu yüzden olabilirdi.
Nadya'yı onun öldürdüğünü düşünebilir miyiz? Belki. Önemli olan Kıbrıslı savcımızın bu konuda ne düşündüğü. Soruşturma gereği o gün nerede olduğu yazarımıza sorulacak. Yine de şüpheliler listesinde, birinci sırada değil. Daha doğrusu bu öyle karışık bir durum ki, Kıbrıslı savcımız, aynı zamanda sadık bir okuyucusu olduğu yazarımızı, aslında potansiyel suçlu olarak görüyor. Yazarımızın maskesinin kolay kolay düşürülemeyeceğinin de farkında tabii. Salim Abidin'in katil ilan edilmesinin, kendisinin.isteği doğrultusunda gerçekleşeceğinden emin. Ünlü bir yazarın, sevdiği kadınları ortadan kaldıran bir katil olmasından daha etkileyici ne olabilirdi? Unutamadığı romanların yazarını, kendisi istemediği sürece böyle bir skandalin ortasına atmanın ne alemi var? O korkunç gazeteler, başlıklar. Bile bile katili gözden kaçırmak da hukuk etiği ve görev aşkıyla bağdaşmayan bir yaklaşım. Sıkı sıkıya bağlı olduğu meslek etiğine ihanet! Bunun bir açıklaması olmalı. Savcımızın altı yaşındayken annesinin ölüsüyle üç gün geçirmek zorunda kalmasının, ardından bir radyonun kendisiyle yaptığı zoraki röportajın üzerinde bıraktığı olumsuz etkisi açıklama olarak kabul edilebilir mi? O röportajda sorulan sorular, annesinin bir baskında vahşice öldürüldüğünü öğretmişti ona. Annesinin ölüsüyle geçirdiği üç gün dehşet verici olmalıydı. Ne var ki o, röportaj yapılana kadar öyle düşünmüyordu.
Kıbrıslı savcımız işte böyle masum, kişisel diyebileceğimiz nedenlerle, gazetelerle televizyonların yazarımızın başına üşüşüp dünyanın diline düşmesini istemezdi. Her şeyi onun zekâsına ve isteğine bırakacaktı. Asla akıllı ve işbilir bir savcı gibi davranmayacaktı. Milliyetçi savcıların yaptığı gibi, soruşturmanın kaderi sonucu belirleyecekti.
Salim Abidin, savcımıza, bugün için saat on ikiye bir randevu verdi. Ondan önce Ludmilla'yla adli tıbba gidip cesedi teşhis etmeleri gerekiyordu. Bunun için de savcımız, "Saat on uygun mu?" diye sormuştu.
Katilin Nadya'nın ayağına bağladığı o ağırlıkla su yüzüne çıkması imkânsızdı. Boğazın karanlık sularının dibinde ne gibi bir aksilik olmuştu acaba? Salim Abidin yakın zamana kadar, arzu ettiğinde Nadya'yla paylaştığı yatağında doğrulmuş oturuyordu. Katil o madalyonu Nadya'nın boynunda özellikle bırakmış olmalıydı. Savcı kimliğini madalyondan tespit ettiğini söylemişti.
"Ama belli olmaz," diye eklemişti sonra. "Belki madalyonu çalıp kendi boynuna takan bir sokak kızıdır bulduğumuz."
"Hiç sanmam," diyecek olmuştu Salim Abidin. Bulunan ceset kesinlikle Nadya'nın olmalıydı. Nedendir bilinmez, yazacağı romanda olduğu gibi onun soğuk sularda yavaş yavaş çürüdüğünü, boğazın çamurlu dibinde ağır ağır süzüldüğünü hayal edip huzur buluyordu. Bu huzurla yakın zamanda, yeni bir yazıcı bulur bulmaz, romanını yazmaya başlayacaktı ya, Nadya'nın lanetli gibi fırlayıp ortaya çıkması oyunu bozmuştu. Bu gece gördüğü o rüya, şu ressamla bahçedeki havuza girip serinlemeleri, havuzun içini saran sarmaşığın kollarını, bacaklarını kuşatması, bu kötü haberin önceden verilmiş bir işareti sayılabilirdi.
"Lanet olsun!" diye söylenerek yataktan kalktı.
Ressamı arasa, Ludmilla'yı onun evine çok yakın bir otelde kaldığı için alıp, adli tıbba getirebilir mi diye sorsa, olur muydu? O şaşkın, kendisine destek verebilir miydi? Bir dost araması ne tuhaftı. O renkkörüyle arkadaşlık edebileceğini hissediyordu. Evet, bunu yapmalıydı. Başucundaki saate baktı, sabahın altısıydı. Kötü haberler vermek için en uygun zaman. Salona gitti; ressamın numarasını ceylan derisi kaplı ajandasına kaydetmişti. Ajandanın, ceylan derisi kaplı olmasını, evi dekore eden iç mimar istemişti. "Bütünlüğü bozan detaylardır." Salim Abidin bu detayın kendisine beş yüz dolara mal olduğunu hiç unutmamıştı. Yazmak için neler çekiyor, nelere katlanıyor, kitaplarının parasını nelere harcıyordu. Sabah sabah bu detay onu çileden çıkardı, bardağı taşıran son damla oldu. Tereddüt etmeden tuşlara bastı. Ali Ferah telefonu çoktandır uyanık gibi gelen bir sesle açtı, arayanın Salim Abidin olduğunu anlayınca haliyle şaşırdı:
"Günaydın Ali Ferah, sizden bir şey isteyeceğim."
Münasebetsiz bir zamanda arama açıklaması yapmak, bunun için özür dilemek, sünepeler içindir. Artık farkına varın, o hepimiz için aynı olan bu dünyanın, ne bir Tanrı, ne de bir insan tarafından yaratıldığına inanmayacak kadar güçlü. Ali Ferah'ı bu saatte rahatsız edip, bunun için özür dilememesinden dolayı onu mazur görmeliyiz. Kaldı ki ressamımızın içinden, "Bir şey istemek için dünyadaki en uygun kişiyi aradınız," demek bile geldi. Elbette şu mühim uyarıyla birlikte, "Yalnız istediğiniz yağlı boya bir röprodüksiyon olmasın. Biraz önce eski aşkımdan Geröme'un 'Ekber'in Acısı' tablosunun kopya siparişini aldım."
Ali Ferah, kendisinden ne istenileceğini çok merak ediyordu. Daha eve yeni gelmişti. Celine'i görmenin şokunu yaşıyordu ve bütün gece uyumamıştı. Üstelik en son olanlar, onun kendisini pencereden attığını düşünmesi... Tatlı hayatının bütün zırvalıkları, iki günde önüne dökülmüştü.
"Bugün Pazar, değil mi?"
"Herkes gibi istirahat gününüz mü?"
"Lütfen, o anlamda söylemedim. Çok yorucu bir gece geçirdim. Bugün için de planlamam gereken şeyler var. Ancak size de yardımcı olmak isterim."
"Eğer yardım ederseniz çok mutlu olurum. Maalesef, Nadya ölü olarak bulundu. Eğer Ludmilla'yı saat onda, Cerrahpaşa'ya. Adli Tıp morguna getirebilirseniz."
Celine'in istediği komplike işten sonra bu neydi ki... Gerçekten daha korkunç, çözülmesi, içine girilmesi imkânsız bir şey isteyeceğini düşünmüştüm. Ludmilla'ya, Oidipus kızılı saçlı kadına adli tıbba kadar refakat etmek, şu an için, iki gündür yeniden içine doğduğum dünyanın en kolay işiydi. Yalnız Salim Abidin biraz can sıkıcı bir başka işi, Ludmilla'nın cep telefonundan aranılıp kardeşinin öldüğünü haber verme işini de bana bırakmıştı. Sanırım buna son anda karar vermişti. Yani, ben adli tıbba kadar refakat etme işini hafif bulduğumu ona hissettirdiğimde. Her şeyi kabul ediyordum, hiçbir şeye itirazım yoktu. Ismarlama portre yapar gibi yaşamaya başlamıştım. Bir süredir resim yapamadığımdan, gerçekten istenilen renkleri, biraz şuna benzesin, yüzümde asalet olsun isteklerini kendi rızasıyla kabullenen klasik portre ressamı gibi. Bana da böyle yaşamak yakışırdı. Aslına bakarsanız, Picasso bile böyle yaşıyordu. Vladimir Starov da böyle yaşayıp ölmüştü; itirazsız.
Ludmilla'yı cep telefonundan aradım. Çalan telefon, yanındakini uyandırıp, nasırlaşmış sert parmak uçlarıyla Ludmilla'nın memelerini sıkıştırması için gereken işareti vermiş olmalıydı. Böyle olmalıydı, çünkü Ludmilla bir ahtapotun kollarındaymış gibi sesler çıkarıyordu. Kendimi hatırlatmam, tanıtmam, yeni bir iş olmadığımı anlatmam daha fazla vaktimi almıştı. Yoksa kız kardeşinin öldüğünü, üç kelimeyle söyleyivermiştim:
"Nadya ölü bulundu."
Kötü haberden sonra metanetle sessiz kalan Ludmilla'yı, saat dokuz buçukta otelinden alacaktım. Telefonu kapamadan önce yanındaki ahtapotun sözlerini işittim:
"Bir iş bitmeden başkasını mı alıyorsun, çalışkan kız!"
Ludmilla, kız kardeşinin ölüm haberini ve iki buçuk saat sonra onu teşhis etmeye gideceğini öğrendiği halde, kendisine "çalışkan kız" diyen o ahtapotla bir kere daha sevişecek miydi? Yatakta onun son isteklerini yerine getirecek miydi? Bir insanın bu durumu nasıl hafifletebileceğini düşündüm. Rusların ahlâk ve din eğitimini ciddi ciddi merak etmiştim. Tanrı'nın verdiği bütün acılara, dünyaya, meydan okuyacak güçte olabilirler miydi?
Rusların ne menem insan olduklarını düşünmeden önce, biraz uyumam gerekiyordu. Uyumam ve hayatımın karışıklığını unutmam. Ağır ağır merdivenlerden çıkarken uyuyabileceğim, uyuyup unutabileceğim için mutluydum. Ama Hayal'in odasının önünde, içeriden gelen seslerle duraksadım. Odanın kapısı, Hayal'in yataktan sarkıttığı çıplak ayaklarını görebileceğim kadar aralıktı. Konuşan Hayal'di. Karşısındaki de, Oleg'in müjdelediği Van Gogh olmalıydı. Dinlemeye çalıştım. Karşısındaki gerçekten Van Gogh olabilirdi. Bu cevaplar, ancak insanın karşısında Van Gogh olduğunda verilebilirdi çünkü.
"Öldürmek istediğimizde, korkunç hayaller kurduğumuzda, bütün pis işleri tereyağından kıl çeker gibi yaptığımızda bil ki kendi kendimizin şeytanıyız." Hayal bunu tekrarlıyor ve "Doğru söylüyorsun," diyordu. "Kendi kendimizin şeytanıyız. Ne kadar doğru."
13
BİZ TANRI'NIN SADECE NE OLMADIĞINI BİLİRİZ
(
Hayal, yeni görüşmecisi Van Gogh'a 'Kır Büyücüsü' adını takmıştı. Picasso'dan sonra bir ressamın, üstelik Van Gogh'un bu roman için fazla olacağını düşünüyordum, ama ne yapayım ki Hayal kendisine düş arkadaşı, -kendi verdiği isimle- görüşmeci olarak onu seçmişti; daha doğrusu bütün görüşmecileri gibi, Van Gogh da elini kolunu sallayarak gelmiş, karşısına oturmuş, onun kim olduğunu Hayal çok sonra öğrenebilmişti.
Şimdi, karşısında oturan Van Gogh, kahverengi yünlü bir ceket pantolon ve mavi bir gömlek giymişti. Saçları ve sakalları kendi elinden çıkma portresindeki gibi kızıldı, bakışları yine o portredeki gibi kuşku doluydu. Bu soğuk, gergin, mesafeli görüntüsünü komik kılan ve Hayal'i neşelendiren şey, başına iliştirdiği Micky Mouse kulaklarıydı. Basit bir düzenekti, üzerinde siyah kocaman Micky Mouse kulakları olan bir taç, başın üzerine iliştiriliyordu. Yanlarından sarkan iki ipi çekince de kulaklar öne doğru kıvrılıyordu. Van Gogh, onun uyandığından emin olunca, ipleri çekip kulakları oynatmıştı. Daha önce Hayal'i bu kadar neşelendiren bir görüşmecisi olmamıştı.
Uzun süredir, Robert Musil'den bu yana bir düş arkadaşı yoktu ve Musil neredeyse Hayal'in canına kıymasına neden olacaktı. Yani bu kadar tehlikeli olmuştu onun görüşmeciliği. Hayal, Musil'in hayatından çıkmasından sonra, yavaş yavaş kendini toparlamış, bizim duyamadıklarımızı duyma hissini geliştirmiş, bir süre bununla oyalanmıştı. Van Gogh'un düş arkadaşlığından memnundu ve kendisi izin verirse, bu durum yakın zamanda bir aşk ilişkisine dönüşecek gibiydi. Buluşmaları gerçekten büyülü bir havada gerçekleşiyordu; oda sessizleşiyor, eşyalar yumuşak bir ışıkla gölgeleniyordu. Bu büyülü değişikliği fark edip onu uyaran Van Gogh olmuştu. Yeni düş arkadaşının gelişiyle, odayı kaplayan lavanta, kır ve gül karışımı kokusunu duyan da Hayal.
Hayal, ağabeyi Ali Ferah'ın çok sıkıntılı olduğu bu pazar sabahı, Kır Büyücüsü Van Gogh'u, o komik kulaklarla karşısında görmekte mutlu, neşeli, kıkır kıkır kahkahalı uyanmış ve ona, "Bana karga yavrusu getirdin mi?" demişti.
Kır Büyücüsü bu sözünü de tutmuştu. Van Gogh, yünlü ceketinin cebinden, başı ve iri gagası avucundan taşmış, çirkin bir karga yavrusu çıkarmıştı:
"Sözümü tuttum."
"Yoksa, onu annesinden ayırdık mı?"
"Bilmem! Ben onların resmini yaparken sürüden ayrılıp, küçük bir nokta gibi otların arasına düştü."
"Demek bu isteğimi sen değil, Tanrı yerine getirdi."
"Tanrı'nın benim aracılığımla sana bir karga yavrusu gönderecek kadar beni dikkate aldığını sanmam. Canına kıymış, yani o büyük günahı işlemiş olmaktan dolayı ruhlarımız Tanrı katına çıkamıyor. Yine bu dünyada, ölümlülerin arasında kalıyor. Dolayısıyla bu büyük günahtan dolayı tanrı bana yüz vermiyor."
"Tanrı da kimi muhatap alacağını bilemiyor anlaşılan. Biliyor musun, onunla bilek güreşi yapanlar vardı! Hastanede yani..."
"Ben de korktum! Beni, Vincent Van Gogh'u, bir kere bile huzuruna kabul etmezken, diğerleriyle bilek güreşi mi tutuyor diye. Huzuruna çağırmamakla bana acı verdiğini düşünüyorsa yanılıyor. Bana acı değil, güç veriyor. Bu gücün yardımıyla zaman kayması diyebileceğim muazzam bir şey keşfettim. Hem resimlerimi yarattığım o günlere dönüyorum, hem müzelere, müzayedelere gidip resimlerimi izliyorum. Gerçi daha iyilerini yapabilirdim deyip üzülmüyor değilim ama..."
"Döndüğün zamanda, onları yeni baştan yapamıyor musun?"
"Hayır. Sanırım Tanrı var, Hayal! Onları her defasında yeni baştan, yeni baştan, ama tıpkı bir önceki gibi yapabiliyorum. Çaresizlik. Tanrı bana bunu yaşatıyor, Hayal."
"Olmayan kulağının üzerindeki takma kulak, kendiliğinden oynuyor gibi."
"Mutluluktan olabilir mi?"
"Hayır, sen yapıyorsun. Görüyorum, ipleri yavaşça çekiyorsun."
"Hayır, bak!"
Van Gogh iki elini çenesinin altında sarkan iplerden uzaklaştırdı.
"Gördün mü, yine oynuyor."
İkisi de güldüler. Hayal bir ayağını yataktan uzatmış, sallandırıyordu.
"Belki de içimizdeki şeytanın marifetidir bütün bunlar."
"Öldürmek istediğimizde, korkunç hayaller kurduğumuzda, bütün pis işleri tereyağından kıl çeker gibi yaptığımızda, bil ki kendi kendimizin şeytanıyız."
İkisi de sustular. Yüzyıldır öylece duran odada, sıkıntının izi yoktu. Diğer yılların da izi yoktu. Sadece her şey, yüzyıl önce bırakıldığı yerindeydi. Dün akşam Hayal'in içtiği Cola'nın boş kutusu ortada yoktu mesela. Yeniden konuşmaya başlayan Van Gogh oldu. Sözleri, sesi, elbette odanın yüzyıllık köşelerinden birisinde saklanmak için yerini aldı:
"Yaratan insanlar kendilerini kapatırlar. Sonra dostlar, düşmanlar yaratırlar. Her şeyi yaratır ve yarattıkları dünyada delirirler."
"Ben yaratmadan delirdim. Kimyam delirmeye müsaitmiş söylediklerine bakılırsa. Ben bir şey yapmadım. Hatta deliliğe itaat ettim, beni azad etsin diye. Sonra karşımdakileri, karşımdaki dünyayı daha iyi görmeye başladım. Hiçbir şeyi bozmadan içine girebildiğim bir dünya, beni deli olarak gördükleri dünya. Oysa, girişteki lambanın ampulünü, çevresini saran yüzyıllık örümcek yuvasını bozmadan değiştirebiliyorum. Ellerim, ruhum deli kabul edildiğim bu dünyaya hükmetmemi sağlıyor."
"Sen Robert Musil'le yattın mı?"
"Hayır! Benim en sevdiğim yazar Kafka'dır ve Musil'in onun Dönüşüm'ünü dergisinde, eğer kısaltırsa yayınlayabileceğini öğrendim. Musil kendisi söylemişti bunu. Üstelik ilişkimizin başında. Ondan nefret etmemi sağlayacak bir nedendi. Öyle olmasaydı da yatmazdım. Yatmak hayvani bir şeydir. Sevgiyle ilgisi yoktur."
"Aha! Beni çok şaşırtıyorsun."
"Eğer benimle yatmak niyetindeysen Kır Büyücüsü, çık git buradan. Bir daha da gelme!"
"Sen dindar mısın?"
"Tanrı biziz. Parmaklarımız, hücrelerimiz, kirpiklerimiz, kafamızın içindeki tik tak- tik tak- tik-taklar."
"Kafamızın içinde bir saat mi var?"
"Evet. O bozulduğunda deliriyoruz. Annem söyledi."
"Anneler şeytandır,. Hayal. Kızlarının kafalarındaki saati yanlış nasihatleriyle önce onlar bozarlar."
"Hayır! Bu ailedeki şeytan babamdı."
"Tanrı şeytanların cezasını verir."
"Tanrı ceza vermez, Tanrı ödüllendirmez. Okuldaki rahibeler bile böyle fısıldardı. Fısır fısır fısıldarlardı, tanrı ceza vermez, Tanrı ödüllendirmez."
"Dindar olduğum o yıllar çok geride kaldı. Sana, tanrıya ilişkin öğütler verememem bu yüzden. Ciddi dertlere karşı neşeli kalmamız gerek."
"Tanrı ceza vermez, Tanrı ödüllendirmez."
Hayal'in bağırtılarıyla uyandım:
"Tanrı ceza vermez, Tanrı ödüllendirmez."
Hiç susmayacakmış gibi bağırıyordu. Acaba görüşmecisiyle yatılı okulda geçen çocukluk günlerine mi dönmüştü? Kız kardeşim yatılı okuduğu o okulda delirmiş olabilir miydi? Hafta sonu eve çıktığında anlattığı tek bir şey vardı: Rahibeler beni takip ediyor. Sekiz yaşında, mısır püskülü gibi pırıl pırıl bir çocuktu ve uyurlarken bile rahibelerin yatakhanede dolaştığını gördüğünü, kâbus gören ya da rüyasında gülen çocukları sarsarak uyandırdıklarını, "Şeytana teslim olma," diye bağırdıklarını anlatırdı. Şeytana olmasa bile bir çocuk için en tehlikeli şeye, korkuya teslim olmuştu. Neden bir tek benim kız kardeşim yenildi? Diğerleri akıllarını, ruhlarını rahibelerin elinden nasıl oldu da kurtardılar? Mutlak mutsuzluk ve keder, daha sekiz yaşındayken o yatılı okulda yakasına yapıştı Hayal'in.
"Baş edemediğim şey," demişti bir keresinde Hayal, "Baş edemediğim şey, özgürlüğüm. Ona sahip olabilmek için gerekli muziplik, edepsizlik yok bende. Bu yüzden mi delirdim?"
Hastanede kaldığı süre içinde ziyaretine gittiğimde onunla yaptığım görüşmeyi kelimesi kelimesine doktoruna aktarmak mecburiyetindeydim.
"Deliliğinin farkında," diyordu doktoru. "Kapı açılmadan ötesini görebilmek, bu yüzden kapıyı açmaktan vazgeçmek gibi bir şey bu."
Hiçbir şey anlamıyordum. Düşecekken, onu tutmadığım rüyalarımdaki gibi suçluluk duyuyordum. Yıllar yıllar önce, deliliğin tohumu içine ilk atıldığı o masum çocukluk günlerinde, bana, rahibelerin gece kulaklarına fısıldadığı şeyleri korkuyla söylerken, "Tanrı ceza vermez, Tanrı ödüllendirmez," demiş miydi? Rahibeler bunu söyleyebilirler miydi? Onların da anneler gibi gizli inançsızlar olduğunu düşünebilir miyiz?
"Tanrıya fazla inanırsan sonra hiç inanmazsın." Babam söylüyordu bunu. Hayal'i okuldan almaktan yanaydı. Rahibelerin ve bütün dindarların katılığı, saf inanç, insanları kötüleştirir.
Kalkıp Hayal'i sakinleştirmem lazım. Başucumdaki telefon, rengi gibi şiddetli bir tonla çalıyor. Ne renkti bu telefon? Bunu düşünerek, "Alo," diyorum.
Safkan bir İngilizle konuşuyorum.
"Ben, Guardian gazetesinden Charles. Nasılsınız efendim?"
Yatakta doğrulmuş, üzerimde hâlâ göğsünde kurumuş şarap lekesi olan mavi gömleğim, perişan bir halde sessiz kalıyorum. Telefondaki ses soğukkanlılığını koruyor:
"Öncelikle görüşme talebimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim."
Vay yüzsüz vay! Babası kıçtan asilzade Ferdinand'ın, "Oğlum ararsa," uyarısı, ne zaman kabul edilmiş görüşme talebi oldu? Şu İngilizler, Üçüncü Dünyalıları gerçekten Üçüncü Dünyalı sanıyorlar. Onlara kalırsa bizim görgü kurallarımız, ricalarımız, özel hayatımız hiç yok. Ses tonunu değiştirmeden konuşmaya devam ediyor. Boktan bir herif olduğu belli.
"Bugün öğlen İstanbul'a inmiş olacağız. Ne zaman görüşebiliriz? Havaalanından doğrudan size gelebilirim. Uçak yolculuklarına alışığımdır."
"Uçak yolculuklarından hoşlananların sırtı bu dünyada yere gelmez."
"Hah! Babam çok esprili ve tatlı bir adam olduğunuzu söylemişti."
"Küstahlık genlerimde yok. Ne yazık ki küstah ve terbiyesiz olabilmeyi çok isterdim. Ama elimde değil. Neyse, artık öyle bir arkadaşım da var."
"Ne iyi."
İyi olan ne, boktan çocuk! Yıllardır, kendimi bildim bileli, o küstah adamı içimde gizliyorum. Sadece bu akşam biraz Celine'e karşı sesini yükseltti o küstah adam. Ama şimdi karşısındaki emrivaki İngilize haddini bildirmekten aciz. Kafası çatlayacak gibi ağrıyor çünkü. Üstelik uykusuz ve kız kardeşinin, "Tanrı cezalandırmaz, tanrı ödüllendirmez," yakarışları onu bayıltacak kadar güçleniyor:
"Gürültülü bir yerde mi oturuyorsunuz, Ali Ferah?"
"Hayır."
"Bir kadının bağırmasını duyuyorum da." "Londra'dan da duyuluyor mu? Söyleyin Charles, şu an benimle telefonla konuşurken ne görüyorsunuz?"
"Şey, eğer ayaklarımın ucuna bakarsam küçük el valizimi, karşıya bakarsam yatakta uyuyan sevgilimi, pencereden bakarsam, Pimlico metro durağının girişini ve yeni açılan Habitat mağazasını. Sonra metro girişinde yardım toplayan rahibeleri."
"Ne tesadüf! İlahi tesadüf! Tanrı gerçekten var ve ne bahçıvan, ne artist, ne de çöpçatan. O bir yazar ve tesadüflerle süslü hayatımızı yazıyor. İstanbul'da hâlâ bağıran o kadının sesini duyuyor musun, Charles?"
"Evet, duyuyorum. Üstelik daha anlaşılır bir şekilde." Aptal, çünkü ahizeyi kulağımdan çekip boşluğa doğru uzatmıştım:
"İşte, o kadın ne diyor Charles, biliyor musun? Tanrı ceza vermez, Tanrı ödüllendirmez. Bunu, delirtecekleri çocuklar için yardım toplayan rahibelere de söyle. Kutularına para at ve fısılda onlara bunu."
Şimdi yataktan kalkıp, ucu Londra'ya kadar uzanan ve eğer Charles söylediğimi yaptıysa rahibelerin topladığı yardıma da yansıyan Hayal'in sesini kesmeli, onu sakinleştirmeliydim. Odasına girdiğimde Hayal yumruklarını savurarak, öfkeden ağlayarak bağırmaya devam ediyordu. Onu kucakladım. Aşağıdaki salonda saat dokuz buçuğu vurdu. Tek vuruş. Oidipus kızılı saçlı Ludmilla'yı otelinden almam gerektiğini bana hatırlatan yumuşak işaret.
Artık alışmış olmalısınız. Kılığıma kıyafetime pek dikkat etmem. Yani göğsümdeki şarap lekesinin benim için -dolayısıyla bu roman için- bir mahzuru yok. Yattığım için buruşan pantolonumun ve kirli sakalımın da. Belki yüzümü yıkamalıyım. Sadece yüzümü. Gerçi kaşmir paltom isli, çapaklı gözlerimi bile kapatabilir. Evet, yine de sadece yüzümü yıkamalıyım.
Evden çıktım. Tesadüfen, Sedefin kocasıyla aynı anda. Elinde bir bebeğe gerekebilecek beşik gibi bir şey vardı. Onu arabaya yerleştirmeye çalışıyordu. Yanına gittim ama beni görmedi, zira kıçını dikmiş, arabanın arka koltuğunda debeleniyordu.
"Günaydın," dedim.
Debelendiği yerden, neredeyse bacaklarının arasından bana bakmaya çalıştı. Sonra geri geri çıkıp döndü ve benimle burun buruna geldi. Solgun yüzü, şüphe dolu bakışları, şişkin gözkapaklarıyla ve görünmeyen kaşlarından dolayı ifadesiz yüzüyle, onu Arnolfini'ye benzetmekte haklıydım. "Affedersiniz. Eşiniz doğum yaptı mı?" "Evet."
Kuşku dolu bir evet: Siz kim oluyorsunuz da bunu soruyorsunuz, demeye gelen bir evet. Sizden bir açıklama bekliyorum manasında, son hecesi kanatlanıp uçan bir evet:
"Kız kardeşim uzaktan uzağa eşinizi merak ediyordu." Uzaktan uzağa derken oturduğumuz evi işaret ettim. Arnolfini şaşırmış görünüyordu. Oralı olmayıp devam ettim:
"Bebeğe ve eşinize küçük bir armağanımız olacak. Sanırım hastaneye gidiyorsunuz." "Götürebilirim."
Hızlı cevaplar, gözü hızla dönüp duran dünyası dışında bir şey görmeyen bir koca. Tam beklediğim gibi bir bay Arnolfini. "Hemen getiriyorum."
Merdivenlerden çıkana kadar, Sedefe doğum hediyesi olarak ne vereceğimi bilmiyordum. Bir ressam için en kolay hediye; bir kâğıda bir şeyler mi çiziktirmeliydim. Tablolarımdan, doğurmuş bir kadına gönderilmeye uygun olanı var mı? Sonunda, Hayal'in adına, ateş böceği lambasını hediye etmeyi uygun buldum. Sekiz ateş böceğinin, haftada iki nemli bir ot parçasının kavanozlarına bırakılmasıyla yaşamını sürdüren bir lamba. Sadece karanlıkta, zifiri karanlıkta ışık verir. İnançlarımız gibi. Bu yüzden diğer ismi İnanç Lambası'dır. Ben de kendi adıma, yaptığım meşhur portrelerin uyarlamalarından uygun bir şeyi hediye edebilirdim. Onlarca tozlu tuvale göz gezdiriyorum... Sonunda en neşelisini buldum! Takma Micky Mouse kulaklıklarıyla bize bakan bir Van Gogh portresi. 1986'da yapmışım. Van Gogh'un kendi yaptığı bildik portresinin benim elimden çıkan uyarlamasında, oyuncak kulaklarını başının üzerinde oynatıyor. Evet, o kulakların kıpırdama anı da var resimde. Vladimir Starov'un iliklerime işleyen öğretisi:
Resimde hareket.
İnanç lambasını eskiz kâğıtlarıma sarıyorum. Üzerine bir not iliştirmekte fayda var: "Açarken korkma. Kavanoz dolusu ateşböceği. Mümkünse bu hediyeyi gece aç. Karşı pencereden."
Geleneksel bir temenni de eklemeli mi? Evet: "Geçmiş olsun. Anne ve bebeğine uzun, sıhhatli bir ömür dileriz."
Hediyelerimi şaşkın Arnolfini'nin kucağına bırakıp koşar adım, soldan Cihangir Caddesi'ne çıkan merdivenleri tırmanıyorum. Ludmilla'nın oteli, önündeki bayrak direkleriyle kendini hemen işaret ediyor. Şimdiden yasa girmiş Ludmilla da o gri anlamsız bayrak direklerinin altında beni bekliyor.
Beni bekleyen bir kadın: Oidipus kızılı başının üzerinde siyah kürkten bir kalpak taşıyor. Kürkün parlak uzun tüyleri yüzüne ışıltı saçmış. Başındaki kalpağın biraz daha genişini elinde tutuyor. İçine ellerini saklamış. Siyah, neredeyse bileklerine kadar uzanan bir paltosu var. Paltosunun düğmeleri, onun buradan, ucuz bir yerden alındığını işaret edip, uçsuz bucaksız Rusya bozkırlarında, bir Rus güzeliyle karşılaştığımız rüyasından bizi uyandırmaya gücü yetecek kadar belirgin duruyor.
Şapkamı elime alarak onu selamlıyorum. Bu acı haberi konuşacağımız bütün zamanlar boyunca şapkam elimde kalmalı. Bana kalırsa, Ludmilla bir asil ve şapkamı elimde tutmamın anlamını bilir. Komik, manasız bayrak direklerinin altından uzaklaşıp, taksi durağına doğru yürüyoruz. Bütün asiller gibi gereksiz hiçbir şey sormuyor. Yanımda dimdik yürüyen o gururlu kadına bakıyorum. Oidipus kızılı saçları yumuşakça kıvrılıp omuzlarına dökülmüş.
"Salim Abidin sizi aradı mı?" diye soruyorum. Mübarek ağzından dökülen tek bir kelimeyi duyabilmek için soruyorum bunu:
"Hayır."
Dün ile bugün arasında fark büyük. Dün, Celine o kayıp annelerinin arasında, yıllar önce beni bırakıp gittiği günkü gücüyle yürüyordu. Bugün Celine, zavallı bir âşık. Ekber adında bir psikopatın, geçkin kadını. Kalbimde, Oidipus kızılı saçlı bu kadın için yer açıldı. Dün onun bir tek kelime etmesini bile istemiyordum. Bugünse onun sesini duymak istiyorum. Bütün renkler değiştirilebileceği gibi duygular da değiştirilebilir. Hayır, bunu Starov ya da Picasso söylememişti. Ben söyledim. Aşkın bana verdiği güçle, bizzat kendim, şimdi.
Rus prensesimin kapısını açıyorum. Geçip oturuyor. Teşekkür etmeyecek kadar güçlü. Keşke Celine dün gece kendini pencereden atmış olsaydı. Her şey daha kolay olurdu. Bazen ölüm işimizi, hayatımızı kolaylaştırır. Elbette başkalarının ölümü. Her ölüm gizli bir talihtir. Bunu Ludmilla'ya da söylemek istiyorum. Söylüyorum da. Şaşkın şaşkın yüzüme bakıyor:
"Felsefeyi sevmem."
Ah, bir prensesten felsefeyi sevmesini bekleyen kim? Bunu da söylüyorum:
"Bir prensesten felsefeyi sevmesi beklenemez."
Birdenbire fahişe olduğu aklına gelmiş olmalı ki, "Ben zaten sadece erkekleri severim," diyor.
Sonra birdenbire Moskova'nın bütün yollarını yapan Yuri'nin altın damlası kızlarından birisi, bir Rus prensesi oluyor:
"Kardeşimin cenazesine giderken bana neler söylettiriyorsunuz?"
Ne tatlı bir sitem. Ağlıyor ve bu onu kucaklamam için bir neden teşkil ediyor. Oidipus kızılı saçları yanaklarıma değiyor. Kürk etolünün altındaki ellerini bulup avuçluyorum:
"Üzülmeyin. Hayatınız boyunca ona ne olduğunu düşünebilirdiniz?"
"Evet. Nadya'nın bulunduğu haberini sizden alana kadar paramı hak etmeyecek şekilde çalışıyordum."
Ludmilla işini mi değiştirmişti? Yoksa benim gibi fazlasıyla açıksözlü müydü?
"Türkler hep öyle çalıştığı için ziyanı yok."
"Ama ben Türk değilim ve bunun için seçiliyorum."
Rus prensesinin, kaşmir paltolu pezevengi rolündeymiş gibi, "Tercih ediliyorum," diye düzelttim. Ludmilla, tam da kendimden geçmiş bir halde ona bakarken esnedi. İnce uzun parmaklı elini etolünün arasından çıkararak ağzını kapadı. Parmaklarını gererek ve biçimli ağzını sadece parmaklarının ucuyla kapayarak yaptı bunu. Aşk, sisli İskoçya manzarasından kurtulup yakama yapışmıştı. Derin derin soluk alıp verdim. O an, bütün dünya aşkımdan haberdarmış gibi geldi bana.
Adli Tıp morgunun önünde indik. İleride lacivert jaguarında bekleyen Salim Abidin de bizi görür görmez arabasından indi. Avını bekleyen yırtıcı bir hayvan gibiydi. Bir elinde daha önce hiç görmediğim bir baston vardı ve ayaklarını iki yana açarak yürüyordu. Şarlo'nun modernize edilmiş dans adımları gibi. Bastonu, üzgün ve teselli arayan, himaye eden adam rolünün hakkını vermek için almış olmalıydı, ama aksine bu aksesuar onu, keyifli ve neşeli kılan bir ayrıntı olmuştu. Ondan güç aldığı filan yoktu. Aksine baston, pervasızlığının işaretiydi.
Ludmilla'yla el sıkıştı, bana da nedense gülümsedi. Şükran borcunu omzuma dokunarak ödedi. Salim Abidin doğuştan yazardı. Yazar olmak için odalara kapanan psikopatlardan değildi. Bu yüzden hareketleri bütün normal insanlar gibiydi; sakar, büyümemiş adamlara benzemiyordu. Ayrıca hayatta bilinmesi gereken bütün duyguların anlamını yazarak değil, yaşayarak öğrenmişti. Yine de içindeki şeytan, ona Tanrı olduğunu, 'öldür' emriyle hatırlatıyor olmalıydı. Dostluğumuz yolunda giderse, bana yakın zamanda, neden öldürdüğünün itirafını da yapacağını sanıyordum. Ben de sizin gibi bunu, zaafı olduğu üzere beni boğarken yapmamasını diliyorum.
Yazarımız, yakın zamana kadar her konuda asistanlığını yapan Nadya'nın ölüsünün bulunduğu salona, açılış yapmak üzere beklenen önemli şahsiyet edasıyla girdi. Bir kütüphane açılışında filan gibiydik, Ludmilla hâlâ kalpağını çıkarmamıştı. Hayatımda ilk defa bir morga giriyordum. Kokudan çok, işi ışık ve görüntülerle olan bir adam olarak florasan ışığı beni rahatsız ediyordu. Bir de yerlerin parlaklığı. Her şey plastik ve erimek üzereymiş gibi. Önümüzdeki iki beyefendiden birisi, çekmece numarasını elindeki dosyaya bakarak doğruladı: "217."
Ne tesadüf, Celine'in oda numarası. Aşkımızın mezarı olan odanın numarası. Şimdi burada, 217 numaralı çekmeceden Celine'in cesedi çıksa... Biliyorum, Ludmilla'yla bana ayak bağı olacak. Anlayacağınız, ölmüş olmasını dilememin haklı bir nedeni var.
Nadya Tatyankova ne hale gelmiş. Dehşet. Önce, bacağının kopmuş olabileceğini düşünemiyorum. Dizinde kalın bandajlar ve kan izleri var. Onu birdenbire tek bacaklı senkronize yüzücü olarak düşünüp, hayretler içinde kalıyorum. Salim Abidin'in tepkisine dikkat etmem gerekirken, gözlerimi, ellerini ısıran, sonra da sessizce ağlayan Ludmilla'dan alamıyorum. Başını çevirip Nadya'nın ölüsünün yanından uzaklaşıyor. Ludmilla ne güzel ağlıyor, ne kadar muntazam gözyaşları var ve onlar nasıl yumuşakça yanaklarından aşağı süzülüyorlar. Hiç ses çıkarmadan, bir asil gibi sessizce ağlıyor Ludmilla. Celine gibi değil. Ah, bir anda nasıl böyle değişebilirim! Sizce Ludmilla kürk kalpağını çıkarsa ona âşık olmaktan vazgeçebilir miyim? Senkronize düşünceler; kalpağını çıkarıyor. Oidipus kızılı kısa kakülleri alnının üzerinde hafifçe kıvrılmış. Usul usul ağladıkça gözlerinin rengi derinleşiyor. Dün gece Celine ağladıkça yüzü, korkunç kokulu, insanın midesini bulandıran bir bataklığa dönüşmüştü. Ludmilla'nın gözleri, ağlayan yüzü, iki adım ötemizde ölüsü yatan kız kardeşinin hayattayken, nişanlısı Alex'le birlikte aşkla daldığı Takrisa gölünün parlak suları gibi. Daha doğrusu öyle olmalı. Ben de Nadya Tatyankova'yı sizin kadar tanıyorum.
Ludmilla'yı içine düştüğü pislikten çıkarıp memleketine götürmeliyim. Bir daçada onunla birlikte yaşayabilirim; bir ormanın kuytu köşesinde, aşkla, huzurla. Onun portrelerini yaparım, isterse çocuk bile yaparım. Ludmilla serin gecelerde omuzlarında kalın bir şalla dolaşır. Kayın ağacının gövdesine tutunmuş, tek bir kökten, tek bir daldan ibaret masum bir sarmaşık gibi hayatı döner dururuz.
Bir omzu, karnı, parçalanmış bez bir bebekmiş gibi belirgin iri dikişlerle tutturulmuş, vücudunun kaba etleri parçalanmış Nadya'nın başından ayrılıyoruz. Ludmilla cesedin kız kardeşine ait olduğunu belirten belgeyi imzalıyor. Bunu yaparken bir damla gözyaşı, 'işbu teşhis edilen maktulün,' Boğaz'ın karanlık sularında başına geldiği varsayılan kazaları anlatan kanlı, parçalanmış cümlelerin bir kelimesinin üzerine damlıyor. Ludmilla'nın imzası kıvrım kıvrım. İç içe geçmiş bir sürü halka yardımıyla adını nasıl yazabiliyor? Buna şaşırıp gülümsüyorum.
Salim Abidin'e kibarca, işin bundan ibaret olduğu bilgisi veriliyor. Şimdi evine gidip bilgisine başvuracak savcı beyin gelmesini bekliyebilirmiş. Onu buraya kadar yormuşlar, çok özür dilerlermiş. Bu arada şu üç yıl önce çıkan son romanını, rica etseler imzalar mıymış? Okurken zevkten ölmüşler, Nadya gibi olmasa da, ikisi de yazarın elinden çıkma, Salim Abidin menşeli bir ölüm işte. Lütfen bir imza: Kayalıklar Madonnası. Kitabının alnına kocaman bir imza çakıyor Nobelli yazarımız. Ardından bir kız daha koşarak, elinde bir kitapla geliyor: Aşkın Kanıtı. Ardından gözlüklü bir delikanlı kapıda beliriyor: Venüsün Yeri. Bir morgta üç roman imzalamak büyük bir başarı. Salim Abidin, kitaplarını imzaladığı kısa şişkin dolmakalemini paltosunun iç cebine koydu. Neredeyse ıslık çalacak kadar neşeli, huzurunda ardına kadar açılan kapılardan çıkıp gitti.
Dışarıda, geldiğim için bir kere daha teşekkür etti.
"Birlikte biraz oturalım," dedi.
Ludmilla bu teklifi elinde olmadan esneyerek ve başını sallayarak geri çevirdi:
"Uyumam lazım. Bu gece de çalışmak zorundayım."
"Bu gece kendinize izin veremez misiniz?" dedim ben. Acıyarak ve şaşkınlıkla söyledim bunu.
"İzinler ölümden ve hastalıktan anlamayan bir adamın elinde. Grubun sahneye bir kişi bile eksik çıkmasına tahammülü yok."
"Ne grubu bu?"
"Dans ve striptiz. Ama sonrasında kendime izin verebilirim. Bu gece beni beğenen olursa avucunu yalar."
Bu gece Ludmilla'nın başka bir erkekle yatmayacağını bildiğim için mutlu oldum. Yorgun ve kederli yatağa girip, uykunun kollarında huzur bulacağı için sevindim. Yeni yaşamımızda ona hep derin tatlı uykular vaat edecektim. Rusya'dâki daçamızın verandasında bir salıncakta ağır ağır sallanarak uyuyacak, yorgunluğu mutluluktan olacaktı. Ben de onun ayaklarının dibine oturup, bir çemberin dönüşü gibi huzur veren hayatımıza şükredecektim. Müzelere girebilecek resimleri, ömrümün son yirmi yılını şefkat ve mutlulukla geçirirsem, belki yapabilirdim. Sonsuz mutluluk ve huzur içinde yaratıcı olmam imkânsız olsa da, buna razıyım. Nasıl olsa artık kaderim beni Picasso yapamayacak.
Salim Abidin'in jaguarındayız. Ludmilla aramızda oturuyor.
"Tanınmış birisi olmak nasıl bir duygu?"
"Boktan."
"Okuyucularınızla karşılaştığınızda heyecanlanmıyor musunuz?"
"Hayır. Bilakis utanç duyuyorum, beni okuyan insan topluluğuyla yüzleştiğimde."
"Neden?"
"Aptallar, yazdığım her şeyi yanlış anlıyor, yanlış yorumluyorlar. Anlatamadığımı düşünüp yazı konusundaki becerimden şüpheye düşüyorum."
Güldüm. Bu benim de derdimdi. Belki de o yüzden yaratıcılığımı afişe edemiyor, yaptığım her resmi saklıyordum:
"Bu bütün sanat eserleri için geçerlidir. Ne yazık ki herkesin ayrı bir dünyası var."
"O zaman ben içlerinden bir tek dünya için yazıyorum."
"Olabilir."
"Şansım o dünyayı bulmama yardım etsin."
"Şansınız size hep yardım ediyor."
Ludmilla, "Beni otelime bırakır mısınız lütfen," diye konuşmamızı böldü.
"Ben de aynı şeyi düşünmüştüm, Ludmilla."
Salim Abidin çenesini bastonuna yaslamış, dalgın ve mutsuz görünüyordu. Otelin önüne gelene kadar hiç konuşmadık. Ben, ince ince Ludmilla'yı kokladım. Gül kokuyordu. Gül kokmayı nasıl beceriyordu? Bu tehlikeli bir kokudur, bir notadan sonra sidik kokusunu andırabilir. Ludmilla tehlikeli kokuları üzerinde cesaretle taşıyacak kadar güzeldi. Evet, aşkımdan ölebilirdim. İnmesi için ona yol verdim. Önce ben arabadan indim. Aşkımdan inleyebilirdim. Çizmelerinin incecik topukları vardı, o topuklarla beni çiğneyebilirdi. Ağzım hayranlık ve şaşkınlıkla açılmıştı. Aşkın ağırlığından ağzımı kapatamıyordum. Ludmilla bütün dikkatiyle göğsümdeki şarap lekesine bakıyordu. Parmağının ucuyla lekeye dokundu, bana dokundu. "Bu hiç çıkmaz," dedi. Şaşkınlıktan irkildiğimi görünce açıklama gereği hissetti:
"Kuru temizleyicide çalışmıştım. Bu leke hiçbir zaman çıkmaz."
Elimde olmadan, aşkın tesiriyle, üç beş saniye arkasından bakakalmış olabilirim. Jaguarımız hayran olası bir sesle hareket etti:
"Size ne dedi?"
"Hiç, gömleğimdeki şarap lekesinin hiç çıkmayacağını söyledi."
"Yeni nörolojik hastalığınızdan haberiniz var mı, Ali Ferah?"
"Ne?"
"Belki alkolik nörologumuz bunu tedavi etmekte ustadır."
"Aşkın tedavisi var mı?"
"Açıksözlülüğünüze hayranım. Âşıksınız. Hem de Ludmilla'ya. Birkaç saattir sivilceli bir oğlan gibisiniz."
"Utanç içindeyim. Çok mu belli ettim."
"Ludmilla'nın anladığını sanmam. Şuursuz kadının teki nasıl olsa."
"Onunla ilgili böyle konuşmayın."
"Ah, siz bayağı âşıksınız. Nasıl oldu bu?"
"Aniden."
"Gerçek bir aşk gibi aniden ha!"
"Tuhaf bir kimyasal madde içmişim gibi. Belki ben de uyursam, hiçbir şeyim kalmaz."
"Aşk konusunda sizin bir fikriniz var mı?"
"Aşk konusundaki fikrim, Tanrı konusundaki fikrimle aynıdır: Biz Tanrı'nın sadece ne olmadığını biliriz."
"Bir aziz gibi konuştunuz." "Gerçek bir azize ait sözü söyledim de ondan." "Sizi kırmak istemem. Öğütleyeceğim tek şey, dikkatli olmanız olabilir."
"Affedersiniz, neden sizin evinize gidiyoruz, Salim Abidin?" "Nadya’nın ölümüyle ilgilenen savcı görüşlerime başvuracak. Ben, yanımda olmanızı istemiştim." "Korktuğunuz için mi?"
"Hayır; nihayet kendime bir dost bulabildiğim için." Kısa yolculuğumuz bitmiş, o görkemli salonda dostluğumuzun şerefine birer konyak içiyorduk. Midem sabah Hayal'le içtiğim sıcak suyla doluydu. Hareket ettikçe midemi yakan da oydu. Konyak, bu suyu ateşlemiş gibi bir etki yaptı. Yine de iyiydim. Rus prensesim siyahlar içinde gözlerimin önünden geçip gidiyordu. Manasız bayrak direklerinin altında beni bekliyor, yanımda yürüyor, başını öne eğiyor, kardeşinin parçalanmış ve şişmiş cesedinin önünde yumruklarını ısırarak ağlıyor. Ludmilla hakkında yazarımızdan biraz bilgi almak istediysem de vazgeçtim. Saçlarının Oidipus kızılı olduğunu bilmek bana ve bu aşka yeterdi.
Nadya'nın başına gelenler konusunda birbirimize bir kelime bile etmedik. Bu acımasızlıksa, evet, çok acımasızdık. Ludmilla ve benim aramda -şimdilik tek taraflı olsa da- patlak veren aşk, Nadya'nın bir ayağı kopmuş, omzu ve karnı parçalanmış ölüsü üzerine yapacağımız sohbetin yerini almıştı. Fena mı olmuştu?
"Bugün ölümlü bir gün ve biz ölümden konuşacağımıza, belki Nadya'yı anacağımıza, benim başıma musallat olan aşkı çekiştiriyoruz."
"Doğru olan da bu, Ali Ferah. Hem, ölümle aşk birbirlerine çok benzerler."
"Ah, n'olur, sohbetimizi böyle hafifletmeyelim." "Hayır, siz biliyor musunuz ikisinin benzerliğini?" "Biliyorum. İkisi de hayatımızda gerilim yaratır."
Salim Abidin'in elindeki konyak kadehi şaşkınlıkla açılan parmaklarının arasından kaydı, 'pat' diye önümüzdeki Isparta işi halının solgun sarmaşık güllerinin üzerine saçıldı. Karşısında ruh ikizini, daha doğrusu ruhunun iyi ve naif tarafını bulduğuna şaşırmıştı. Parmaklarını istemsizce açan da bu şaşkınlık olmuştu. Benzerlikler çoğu zaman bizi çileden çıkarır.
Salon güneşle dolmuştu. Gerindim ve başımı oturduğum koltuğun çıkıntısına dayadım. Niyetim biraz uyumaktı.
14
GÜNAHINI ALTINLA KAPLAT
(
Savcımız yazarın evine yaklaşıyor. Kasetçalarda Leonardo'nun hayatı, dün gece kaldığı yerden dönmeye devam ediyor:
"Leonardo, 'Kıyamet Fırtınası' adlı çiziminde öbür tufan çizimlerinin aşırı mekanik kaosundan farklı bir felaket teorisi sunar." Savcımız kaseti durdurup biraz başa sarıyor:
"'Kıyamet Fırtınası' adlı çiziminde..."
Kaseti, tesadüflerin yüceliğine şaşarak kapatıyor. Kıyamet Fırtınası, yazarımızın romanlarından birisinin adı. Kıbrıslı savcımızın en sevdiği romanı da bu. Yanına yazarımızın romanlarının altı tanesini aldı. İmzalatacak bunları. Paha Biçilmez Margret ve Umutsuzca Margret'i Arıyorum'a dün akşam bir kere daha göz attı. Salim Abidin'in kayıp asistanıyla ilgilenmeye başladığında gazete arşivlerine girip küvette boğularak ölen Margret skandalini bir kez daha okumuştu. Cinayetleri işleyen hem o, hem de o değil gibiydi. Dönemin Margret davasına bakan savcının, dilini tutamayarak bir gazeteciye verdiği demeçteki gibi:
"Hislerim cinayeti onun işlediğini söylüyor, kanıtlar beni yalanlıyor. Ama kanıtlar beni şimdilik yalanlıyor."
Kabul edin; bu ne polisiye bir roman, ne de bir cinayet romanı. Bu tesadüflerin romanı. Bu kitapta şüpheye yer yok! Kıbrıslı savcımız kendisini, yıllar önce Margret davasının içinden çıkamayan meslektaşına yakın hissediyor. Meslektaş çoktan eli öpülecek bir bunak olmuş. Onu Erenköy Yaşlılar Yurdu'nda ziyaret etti ve kırk beş dakika, eski meslektaşının kendisini yıllardır görmediği oğlu sanıp boynuna sarılmasına, mahrem itiraflarda bulunmasına izin verdi. "Ben oğlunuz değilim," cümlesinin sonunu getiremeyeceğini anlayınca, ısrarla "Salim Abidin'i hatırlıyor musunuz? Karısının boğularak ölmesinin ardından kapanan dosyayı neden açtırdınız?" diye sordu.
Margret davasını hisleriyle çözen savcımız, kendi dünyasının bir adım dışına çıkmamaya kararlıydı. Cinayetlerin ertelediği aile hayatını şimdi yaşamak istiyordu. Oğlunu görmeden geçirdiği günler için çok pişmandı. Ziyaretin sonunda, "Adaletsizlik bu," demişti Kıbrıslı savcımız. Salim Abidin hâlâ işinin başındayken, bir dönem onun kâbusu olan savcının içinde bulunduğu hale bak. Mesleğinin yıpratıcı ve körleştirici bir etkisi olduğunu düşündü. Salim Abidin'in kayıp asistanı için geçmişe gitmesine gerek olmadığını. Cinayeti hisleriyle çoktan çözmüştü. Merakı, yazarımızın kaçıncı cinayetinden sonra pes edeceği yönündeydi. Salim Abidin ve Nadya'yı o gün sandala binerken, sandaldan inerken, Nadya'yı sandaldan düşerken gören hiç kimse yoktu. Yazarımızın Nobel adını verdiği fındık kabuğu gibi duran iki kürekli, klasik ahşap sandalının bağlı olduğu Bebek Parkı'nın önündeki barınaktakiler, "Ne zaman?" sorusuna ısrarla, "Hep gider gelirlerdi," yanıtını veriyorlardı. Görgü tanığı yoktu, sandalda bu cinayetin ipucu olacak bir iz de yoktu. Bu olay Kıbrıslı savcımızın hayran olduğu yazarla tanışmasına vesile olan şahsi bir olaydan ibaret gibiydi. Yazarın cinayet işlediğini ifşa etmekten, bunu ona itiraf ettirmekten çok, tek bir şeyi merak ediyordu savcımız: Bundan sonraki cinayeti, cinayetin sonu olacak cinayeti.
Aslına bakarsanız Salim Abidin, Umutsuzca Margret'i Arıyorum isimli romanında, vicdanını rahatlatacak itirafı yaptıktan sonra, kurbanıyla özdeşleşip cinayete son noktayı koymuş oluyordu. Muhtemelen Nadya'ya kadar öldürme güdüsünü tetikleyen birisiyle karşılaşmamıştı. Nadya'ya, karısı Margret'e duyduğu kadar büyük olmasa bile âşık olmalıydı. Saygı duymuyor, çok sevmiyordu. Nadya vazgeçilmez bir arzu nesnesi de olabilirdi. Sonuçta kendisine sonsuz hayranlık duyan ve kolayca kendilerini veren kadınlarla geçen bir ömürden sonra, Nadya ona başka bir şey yaşatmış olmalıydı. Öldürenler, Kıbrıslı savcımızın gür siyah ve bir türlü yatışmayan saçlarının altındaki dehlizde gruplara ayrılıyorlardı. Korktuğu ve kaçamayacağını anladığı anda öldürenler grubu müstesna bir gruptu. Grubun seçkinliğini açıklamak için terk edilmekten korktuğu ve sevmekten kaçamayacağını anladığı anda dipnotunu düşmekte fayda var. Gerçi yazarımızı tesadüfi cinayetler grubuna da dahil edebilirdik. Her ne kadar kurbanlarını boğma ve suyla temas ettirme gibi bir dürtüsü varsa ve bu da cinayetlerin rastlantısallığını kırıyorsa, bu ihtimal de size uzak gelmesin. Tesadüf hep tesadüftür...
İlk görüşmeden üç gün sonra, güneşli bir kış günü. Savcımız, yazarımızın malikâneden farksız evine çok yaklaştı. Israrla deniz kıyısından yol alan arabası, biraz ileride yokuşu tırmanmaya başlayacak. Deniz kabarmış gibi ve üzerindeki gözalıcı ışıltılar, hareket, savcımızı mutlu kılıyor. Tekrar kaset çaların düğmesine basıyor. Bu kaseti baştan sona dinleyemediğini düşünüyor: "'Kayalıklar Madonnası', sırlarla, simgesel ya da dini birçok tartışmaya gebe olan kapalı işaretlerle doludur."
'Kayalıklar Madonnası', ikinci rastlantımız. Kıbrıslı savcımız, sola dönüp çıkacağı yokuşun başında, küf yeşili 96 model Toyotasını iyice yavaşlatıyor. Bu rastlantıyı kafasına yerleştirmek için hiçbir şey yapmadan durması gerek. Bir saniye bile yetebilir ona. Salim Abidin'in Leonardo'nun yapıtlarının adını kendi romanlarına vermesinin anlamı ne olabilir? Bütün romanlarını yeniden didikleyip huzuruna çıkma isteği duyuyor. Ama bunun için çok geç. Meraklı bir okur gibi soracak bu soruyu. Yenilgiyi baştan kabul ederek. Sessizce, "Güçlü olan sizsiniz," diyerek. "Merak etmeyin bu cinayet hiç ortaya çıkmayacak."
Aslında savcımız, Leonardo'nun resimlerinin isimleriyle, yazarımızın romanlarının adındaki bağlantıyı yeni keşfetse de, yazarımızın bütün kitaplarını okudu. Hatta birazdan yapacağı görüşmede yazarı, "Elinizde kanıt var mı?" sorusunu sormaya kadar getirecek, cevap olarak da, "Kanıtlar zamanı gelince kendi kendilerine ortaya çıkar," diyecek ve hatırlatacaktı: Siz yazmışsınız, Aşkın Kanıtı, sayfa 348.
Arkasında, kamyon gibi kocaman, korkunç bir jeep korna çalıyordu. Çekil önümden, küf yeşili iğrenç küçük araba! Savcımız, aksine ağır ağır ve zaten tek yönlü yokuşu ortalayarak çıktı. Yazarın evinin önünde durdu. Arkasındaki jeep öfkeyle kükreyip yanından geçip gitti. "Bunların öfkesi de büyük oluyor," dedi.
Bahçenin, iki kanatlı, kendi kendine açılan ve çok ağır olduğu belli kapısının düzeneğine hayrandı. Kapı, hayal âlemine, görünenin saklı ve kirli yüzüne açılan perdeler gibi kayıyordu. Kıbrıslı savcımız, başını eğip kapının hayran olunası düzeneğini seyrederken, üzerindeki iç içe geçmiş S ve A harflerini fark etti.
Karşılanıp salona alındığında, ressamımız Ali Ferah ağzı açık uyuyakaldığı koltuktan, yazarımızın "Dostum" diye seslenip omzuna dokunmasıyla güçlükle uyanabilmişti. Görüşmenin bundan sonraki bölümünü, derin, karanlık bir kuyudan çıkmış gibi gözlerini kırpıştıran ressamımız anlatabilir. Ben roman içindeki yerimi bu kadar açık ettiğime göre, sanırım Ali Ferah'ı diğerlerinden daha fazla sevdiğimi söylememde de bir sakınca yoktur. Uyanmakta ve gözlerini açmakta zorlanan, bunu yapmakta bayılacakmış gibi zorlanan ressamımız, kesinlikle bugünün Picasso'su. Ama bundan haberi yok. Yıllardır bir çember gibi dönüp duran hayatının iki gündür rastlantılarla kırıldığından da, bunun kendisine nelere malolacağından da haberi yok. Evet, benim şuursuz, iyi kalpli, şaşkın kahramanım size her şeyi aktaracak kadar gözünü açabildi nihayet.
Uyanmakta zorluk çekerim. Oldum olası böyledir bu. Kafamın içinde birisi konuşur durur. Ama emin olun, bu ben değilimdir. İç ses denilen şeyle filan da alâkası yoktur bunun. Gurum, meleğim, yazıcım o menem bir şey belki de. Uyanmama yakın, sesini daha derinden işitiyorum. Kesinlikle bir kadın sesi. Çoğu zaman beni tatlı tatlı överken yakalıyorum onu: Şuursuz, iyi kalpli, şaşkın. Bana böyle şeyler fısıldıyor, iyi mi?
Genç savcıyı, böyle uyanmakta güçlük çeker bir ifadeyle karşıladığım için ne kadar mahcubum bir bilseniz? Derin ve kısa uykumu nasıl kötü bir rüyayla paylaştığımı bir bilse... Ah Tanrım, kendimi Salim Abidin ile birlikte, derin bir havuzda boğulurken gördüm. Neyse, tanıştırılıyoruz. Savcının gür saçları ve pazar günü için abartılı sayılabilecek kostümü dikkatimi çekiyor: Parlak gri kumaştan bir takım elbise ve ciğer kırmızısı, fuşya çizgili kravat. Gömleğinin beyazlığı kostümünün pırıltısını kıramıyor.
"Ah, renkler! Renkler! Üzerinizdeki renkleri tanıdım!" Savcımız elimi şaşkınlıkla sıkıyor, ancak Salim Abidin bu çığlıklarım karşısında benimle birlikte heyecanlanıyor:
"Üzerindeki renkleri tanıdın mı? Söyle, kravatı ne renk?"
"Fuşya ve ciğer kırmızısı."
"Elbisesi?"
"Parlak gri. Koyu parlak gri."
Salim Abidin, şaşkınlık içindeki savcımızın -izniyle- pantolon paçalarını kaldırıp çoraplarını işaret etti:
"Peki, ya çorapları?"
"Onlar da leylak rengi."
"Lila," diye düzeltti savcımız.
"Yok, ben o rengi, o güzel kokulu çiçeğin adıyla anmasını seviyorum."
Salim Abidin, "Dostum, nihayet gözlerin renklere karşı açıldı. Aşk, renk hafızasını tekrar çalıştırdı," diyerek boynuma sarıldı.
Doğru muydu? Birdenbire iyileşmiş olabilir miydim? Salim Abidin bunun da sağlamasını yapacaktı. Cebinden bir boyun bağı çıkarıp sordu:
"Peki, bu ne renk?"
Boyunbağı, rengi bilinmez bir halde yazarın avucunda duruyordu. Boyutları değişebilen renksiz bir canlıymış gibi.
"Bilmiyorum. Bilmiyorum. Gördün mü renkler defolup gittiler?"
"Hemen umutsuzluğa kapılma. Bütün bunlar mutlaka bir iyileşmenin sinyalleri. Aşk sana uğur getirdi."
Dünya başıma yıkılmış gibi salonun orta yerinde dururken, gözüm savcıya ilişti. Bir elini pantolonunun cebine sokmuş, şaşkınlıktan bayılmak üzere olduğunu hissettirmemekte zorlandığı apaçık ortada, bize bakıyordu. Onun yerinde olsam, o anda yazarımızın bir katil olduğuna inanırdım. Evet, birisinin bu renkli genç savcıya durumu .açıklamasında yarar vardı. Tahmin edersiniz ki bu, iki gün öncesine kadar her sabah atölyesinde katatonik şizofren kız kardeşiyle çay içip resim yapan, pek dışarı çıkmayan, tek tuhaflığı çalışması ve yaşamasına engel olmayan, nörolojik renk tanıyamama hastalığından mustarip olan, bana, hava akımından çıkıp taklalar atarak yere çakılmakta olan bir uçurtmaya benzeyen bana düşmezdi.
Yazarımız gerekli açıklamada bulundu bulunmasına da, savcı doğal olarak en çok onun hastalığıyla ilgilendi. Cebinden çıkardığı minik ses kaydediciye şöyle dedi:
"Sayın Salim Abidin nörolojik bir hastalık geçiriyor. Yaklaşık sekiz aydır harfleri tanıyamıyor ve okuyamıyor."
Sonra geniş ve uzun kanepenin -salonun döşendiği 18. yüzyıl zevkinden çok uzakta- diğer köşesinde oturan ve muhtemelen naneli badem şekeri yediğinde kusmaktan harap düşmüş kedim gibi, perişan görünen bana bakıp devam etti:
"Yakın dostu ressam Ali Ferah ise..."
"Renk tanıyamama," diye yardımına yetişti Salim Abidin.
Çoktan karşı koltuğa kurulmuş, ipleri eline almıştı. Yani öyle bir hali vardı. Ben ister istemez, ne zamandan beri Salim Abidin'in yakın dostu olduğumu düşündüm? O basmakalıp cümleyi buraya yerleştirmek istemezdim ama kısaca, "Birbirimizi çok uzun zamandır tanıyor gibiydik."
Belki, dedim kendi kendime, nörolojik rahatsızlıklarımız beynimizin bir köşesini boşaltıp, siz tanışıyorsunuz hissini yerleştirdi. Birbiri ardına patlak veren olaylar sırasında size itiraf edemediğim bir gerçek var. Sanırım bunu, bu sabah ve dün gece Celine'in yanında, gereksizce Salim Abidin'i andığımda da düşünmüştüm. Salim Abidin'le ilgili anılarım olduğu duygusuna kapılmaya başlamıştım. Onunla seyahatlere çıkmış, uzun uzun yürümüş, konuşmuş gibi hissediyordum kendimi. Sanki renklerle birlikte bu da hafızamdan silinmiş, ama yavaş yavaş yeniden belirmeye başlamış gibiydi. Karşımda oturmuş, savcının sorularını bekleyen Salim Abidin'e baktım. Tıpkı iki gün önce, cuma akşamı, nörologumuzun muayehanesinde oturduğu gibi dimdik oturup bacak bacak üstüne atmıştı. Onu tanıyor muydum? Hafızamın onunla ilgili köşesini talihsiz bir olayla çıkarıp atmış olabilir miydim? Eğer saçmalıyorsam, niye kendimi ona bu kadar yakın hissediyordum? Bütün bunlar sizi hiç şaşırtmıyor olmalı. Bu sabah apansız âşık olduğuma tanık oldunuz. Celine'i bok çukuruna göndermeme. Vladimir Starov, "Nedenlerin cevapları aniden kafanızda belirdiğinde, şimşek gibi çaktığında, o cevapların doğruluğundan emin olabilirsiniz," derdi. Evet, bunu çoğunlukla resimle ilgili örnekler vererek söylerdi, ama bu hayata da uyarlanabilir bir kural olsa gerekti.
Bu sabah Ludmilla'ya neden âşık oldum? Genç savcıya evini satın alma öyküsünü anlatan Salim Abidin'e ve onu dinleyen kaşları çatık, sıkıntılı savcıya bakarak düşündüm. Kafamda bir şimşek çaktı ve karanlık gökyüzüne şöyle yazdı:
"Çünkü seni bekliyordu."
Ludmilla'm o geniş caddede, pazar sessizliği içinde, kış güneşi altındaki o geniş caddede, lüzumsuz bayrak direklerinin altında, yas giysileri içinde beni bekliyordu.
Bu cevap bana nasıl bir huzur verdi anlatamam. Evet, bunun üzerine biricik dostum Salim Abidin'e uyup, bol buzlu bir viski yuvarlayabilirdim. Genç savcımızın arzusu sıcak bir içecekti; çay, kahve seçenekleri karşısında sessiz kalınca bu evde ilk defa gördüğüm erkek uşak, "Arzu ederseniz ıhlamur, adaçayı," dedi.
"Adaçayı," dedi savcımız. Hatta seçeneklerin arasında adaçayının bulunmasına sevinmiş gibiydi. Evet, yüzlerdeki duyguları benden iyi kim okuyabilir? Yıllarca o yüzleri ölümsüzleştirdim. Yazmaya benzemez bu iş. Yazı asla işin ruhuna inemez. Bunu dünyada ancak iki sanat becerebilir; müzik ve resim.
Adaçayında mutabık kalındıktan sonra Salim Abidin savcıya dönerek, "Kıbrıslı mısınız?" diye sordu. Aynı şeyi ben de düşünmüştüm. Londra'da Kıbrıs Türkü bir iki arkadaşım olmuştu. O vurgu, kelimeler, bana da savcımızın Kıbrıslı olup olmadığını düşündürmüştü.
"Evet, Kıbrıslıyım."
Aramızdaki sessizlik savcının konuşmasını gerekli kılıyordu:
"Hatta bana Kıbrıslı Savcı derler. Duymadınız mı?"
"Hayır," dedi gülerek Salim Abidin.
Tatlı ve yüzündeki gerginliğe bakılırsa yalnız bir adamdı Kıbrıslı savcı.
"Memleketim yakama öyle bir yapıştı ki, bir köşe yazarı beni hep böyle aşağılıyor." Sonra cebinden bir gazete kesiği çıkardı.
"Daha bugün, buraya gelmeden önce gördüm."
Yazıyı Salim Abidin'e uzattı.
"İyi ama, ben artık okuyamıyorum, biliyorsunuz."
"Ah, çok özür dilerim," dedi savcımız. "Çok özür dilerim."
Sonra, hâlâ elinde duran gazete kesiğini manasızca bana doğru uzattı. Yüksek sesle okumamı mı istiyordu, anlamadım. Köşe yazarı Cem Murat Muhafız’ın yazısı -sanırım Hürriyet'te yazıyordu- 'Kıbrıslı Savcının Yediği Nane' başlığını taşıyordu. Daha ilk satırda yediği nanenin, yediği bok anlamına geldiği aşikârdı. Hakaretlerle dolu bir yazıydı ve çocukça, safça, en ağır hakaretlerin üzeri çizilmişti. Titreyen bir kalem ucu, yazıda kendisini aşağılayan kelimeleri, cümleleri takip ediyordu.
"Okusana," dedi Salim Abidin.
Okudum.
Yazı bittiğinde başımı kaldırıp Salim Abidin'e baktım. Biraz önceki güveninden ve rahatlığından iz yoktu. Düşünceliydi. O kadar düşünceliydi ki dudak tiki yine belirdi. Dudağı sağa doğru çekilip duruyordu:
"Sersem bunlar," dedi. "İnsanlara okuttukları şeylere bak!"
Savcı, önündeki fincanın içine düşmek ister gibi eğilmiş, keyifsizce adaçayını karıştırıp duruyordu. Salim Abidin çok sinirliydi:
"Siz de pek yamanmışsınız. Hakkınızda soruşturma açılacağını bile bile konuşmuşsunuz? Yine de Nadya'yla ilgili konuşmanızı istemezdim."
"Haklısınız. Bu türde köşe yazarlarını, gazetecileri sizin başınıza sarmak istemezdim."
"Şimdi elimiz mahkûm, Nadya'yla ilgili kesin haber yapacaklar."
Salim Abidin sustu ve yerinden kalktı. Pencerenin yanına kadar gitti. Viskisinin içindeki buzların bardağa çarpışının sesi duyuldu. Bu incecik sesin eşliğinde konuşmaya devam etti:
"Hatta olayı götürüp yıllar öncesine, Margret'e bağlayacaklar. Yıllar önce yaşadığım her şeyi tekrar yaşayacağım."
Ah, zavallı demek geldi içimden. Ah zavallı katil! Öldürdüğü kadınlar için bile üzülmüyor. Her yaratıcı gibi bencil. Bir an, muhtemelen bu akşam, Guardian gazetesine vereceğim röportajı hatırlayıp, onlara koskoca İngiltere'de elimde olmadan adımın karıştığı iki adli vakayı anlatmak istedim. Sonra vazgeçtim. Benim hikâyelerimden Salim Abidin'in çıkaracağı bir ders yoktu. Bunun yerine teselli edici olmaya karar verdim:
"Merak etmeyin, artık medya o kadar maymun iştahlı, toplum o kadar hafızasız ki çabucak unutulup gider."
Savcı, "Elbette ünlü bir şahsiyet olarak sizi yıpratmaya çalışacaklardır," deyince Salim Abidin'in yüzünün aydınlandığını gözlerimle gördüm. Savcı ondan yanaydı, derin bir soluk alabilirdi:
Kıbrıslı olmakla, annesinin soyunun Rumlarla karışmasıyla aşağılanan savcımız, prosedürü anlatmaya koyuldu:
"Öncelikle Nadya'nın işvereni ve yakınındaki kişi olarak, onu en son görenin siz olduğunu varsayarak, bilginize başvuracağız. Şansımız varsa ipuçlarını birleştirerek sonuca ulaşacağız."
"Katilin bıraktığı iz var mı?" diye sordum ben.
"Hayır, Nadya'nın üzerinde hiçbir iz yok. Hatta boynundaki madalyon olmasaydı kimliğini bile tespit edemezdik."
"Katili genelde nasıl bulursunuz?"
"Çoğu cinayet, çok üstünkörü işlenmiştir. Neredeyse maktul, kanıyla katilin adını yazmış gibidir. Olay yerindeki izler kolayca katile ulaşmamızı sağlar. Yarı profesyonel katillerin işini ise çoğu zaman ince bir soruşturma çözer. Çok sık rastlanmayacak şekilde, bazı cinayetlerde sizi sonuca götürecek hiçbir iz yoktur. Cinayet öldürmenin, öldüren için bir tutku ve yaşama biçimi olduğunu size hissettirir."
"Yüreğimi ağzıma getiriyorsunuz. Yine radikal bir şey söyleyip, böyle cinayetlere şapka çıkarırım filan mı diyeceksiniz?" dedim ben.
"Saygı duyarım diyecektim," dedi savcımız.
Evet, genç savcımızın ne kadar açık fikirli olduğunu görmüştük.
Bana kalırsa Salim Abidin'in, "Siz bana sorularınızı yöneltirken dostum Ali Ferah'ın yanımızda olmasının bir sakıncası var mı?" diye sorması gereksizdi.
Savcımız, "Yok," diye umursamazca bir cevap verirken bana dönüp bakmayı ihmal etmedi.
Onun ne soracağını, yazarın da ne cevaplar vereceğini çok merak ediyordum. Binlerce yıl uzayda dolaşıp, iki gün önce dünyaya düşmüş gibiydim. Su iken buz, buz iken su ve buhar olmuş gibiydim. Bugüne kadar sadece rüyalarda düzeni değişen hayatım, şimdi bana gözleri açık rüyalar gördürüyordu. Ne muazzam bir duygu! Birazdan dilimi ısırıp nefesimi tutarak izleyeceğim bir oyun başlayacaktı.
Savcı cebinden bir bloknot çıkardı. Sonra ucuz -üstelik kırmızı- bir tükenmez kalem. Gördünüz mü, renkler kısa bir anlığına tekrar gelip gitti. Ama bunun için yine ortalığı birbirine katmak istemedim. Sessiz kaldım. Zaten şimdi vazodaki çiçeklerin rengini sorsanız, cevap veremezdim. İlk soru tahmin edeceğiniz üzere savcıdan geldi:
"Nadya kimlerle görüşüyordu?"
"Benimle ve ablası Ludmilla'yla."
"Ablası İstanbul'da mı yaşıyor?"
"Evet."
"Ne iş yapıyor?"
"Dansçılık, striptiz ve fahişelik."
Yazarımız, güzel Ludmilla’nın zoraki unvanlarını sayarken bana bakmamaya gayret etti. Hiç olmazsa fahişelik yaptığını söylememesini dilerdim.
"Nadya fahişelik yapmış mı?"
"Hayır. İstanbul'a gelir gelmez benim yanımda çalışmaya başladı."
"Nasıl oldu bu?"
"Ludmilla'yı tanıyordum. Bana telefon edip kız kardeşinin İstanbul'a geldiğini, nişanlısı batan denizaltı Kursk'ta öldüğü için bunalımda olduğunu, onun fuhuş işinde çalışmasını istemediğini anlattı ve rica etti."
"Nadya'nın yanınızdaki tam görevi neydi?"
"Asistanlığımı yapıyordu."
"Yazışmalar, toplantılara refakat gibi filan mı?"
"Yazışmalar, düzüşmeler, hepsi içine giriyordu işte."
Yazarımızın eksantrik tarafı işlemeye başlamıştı. Kendisini fazlasıyla rahat hissediyor olabilirdi. Yine de Ludmilla'yla düşüp kalktığını söylemediğine sevindim. Nadya konusunda yaptığına ise açıksözlülük diyebilirdik.
"Nadya'yla özel bir ilişkiniz olduğunu söyleyebiliriz o zaman."
"Evet, evet."
"Peki, ortadan kaybolduğu gün aranızda tatsız bir şey geçmiş miydi?"
"Hayır. Hatta o sabah birlikte olmuştuk. Mutlu ve huzurlu görünüyordu."
"O sabah denize açıldınız mı?"
"Evet."
"Nadya'nın, boğaza açıldığınız sandala binip tek başına açıldığı oluyor muydu?"
"Hayır."
"Sandalınızda bir inceleme yaptık. Kuşkulu hiçbir şeye rastlamadık. Nadya'nın hayatında bir başkası olabilir mi?"
"Hiç sanmam."
"İstanbul'a ilk geldiğinde depresyon geçirmekte olduğunu söylemiştiniz. Bu ne kadar sürdü, ölümüne yakın hâlâ devam etmekte miydi?"
"Şu, denizaltında ölen nişanlısı Alex'i gördüğünü sandığı bir dönem geçirmiş."
"Bir hayalet mi görüyormuş?"
"Su oyunları gösterisinde havuzun dibinde Alex'i ve denizaltısını gördüğünü düşünmüş. Bu yüzden senkronize yüzme takımının düzenini bozup şampiyonadan elenmesine neden olmuş. İstanbul'da bir kere Boğaz'da sandalla dolaşırken havanın çok sıcak olduğu bir gün suya girmiş, dalıp dalıp çıkmıştı. Sonra dehşetle sandala tırmanmıştı. Boğaz'ın dibinde Alex'i ve Kursk'u gördüğünü söyleyerek korkudan titreyerek sandala çıkmıştı."
"İntihar etmiş olabilir mi?"
"Nadya sessiz bir kızdı. Ne düşündüğünü anlayamazdınız. Ruslar böyledir. Şifrelerini çözemezsiniz."
"Ruslar, Kıbrıslı Türkler. Kendi adıma bizler ve onlar ayrımını yapmadığımı söylemek isterim."
"Ben de yazarken, muhtemelen dostum Ali Ferah çizerken, bu ayrımı yapmıyoruzdur. Rica ederim işi hemen ayrımcılığa getirmeyin. Öyle bir şey demek istemedim."
"Her kadın gibi Nadya'nın duygularını da kestirebilmek güçtü demek istemiş olabilir misiniz?" "Her Rus gibi dedim." "Pekâlâ, intihar olabilir mi?"
"Alex'i bulmak için kendini Boğaz'a atar mı bilmem. Ama yazacağım yeni romanda öyle yapacak."
"Yeni romanınızda Nadya'nın ölümünü mü anlatacaksınız?"
Telsiz onu romanınızda nasıl öldüreceksiniz?"
"Kendi ellerimle."
Savcı bu cevabın ardına bir soru iliştirmedi. Kadınsı bir hareketle adaçayının dibinde kalan limon dilimini çay kaşığıyla ezip parçalıyordu. Ellerinin, gür saçları ve çatık kaslarıyla tezat oluşturacak denli ince ve zarif olduğunu, yumuşakça kıvrılarak hareket ettiklerini fark ettim. Bir eli, kesinlikle bir erkeğe ait olduğunu unutturmadan böylesine yumuşakça kıvırıp bükmek, marifet isterdi.
Sessizliği bozan yazarımız oluyor:
"Herkes Nadya'yı benim öldürdüğümü konuşacak. Ben de onların düşündüğünü yazacağım."
"Romanlarınızla kalbimize, ruhumuza nüfuz etmenizin sırrı bu mu? Bizim düşündüğümüzü yazmak..."
"Evet, mucizemin bu kadar basit bir formülü var. Yine de benim yazarlık gücüm, bundan çok, sakat kafaları anlatmamdaki beceridir. Ben, iyi ve güzel görünenin ardındaki görünmeyen pisliği, kötücüllüğü ve irini yazarım."
Savcımızın adamakıllı Salim Abidin hayranı olduğunu düşünüyordum ki yine aynı şey oldu; mutsuz iki ruh olarak, birbirimizin yükünü taşımaya niyetlenmiş iki dost olarak Salim Abidin aklımdan geçenleri söyledi:
"Yahu siz ciddi ciddi benim okurumsunuz." "Bunu ilk görüşmemizde de söylemiştim. Bütün kitaplarınızı okudum. Yine de Leonardo da Vinci'nin tablolarına verdiği isimleri romanlarınıza vermiş olduğunuzu bu sabah keşfettim. Kayalıklar Madonnası, Aşkın Kanıtı, Venüs'ün Yeri."
"Bir üçlemedir bu. Aslına bakarsanız ben Leonardo hayranı değilimdir. Onunla ilgili olağanüstü duygular hissetmem. 'Kayalıklar Madonnası'nı tesadüfen gördüğümde, o meleğin bakışını, o meleği Margret'e benzetmiştim. Bana ilham veren, omzunun üzerinden fırlattığı o bakış oldu. Bu romanı bunun için yazdım. Sırf bu bakış için."
Celine'in Mısırlı hergelesinin ilaçta fazlaca tutup yok ettiği eskiz, işte bu meleğin bakışıydı. Genç âşık Ekber'in marifetini haykırmamak için kendimi zor tuttum. Sadece, "Dostlarım, hayat tesadüflerle dolu," dedim. Biraz pazar vaazı gibi oldu ve onlar hiçbir şey anlamadılar ama olsun, ben hayatımı şekillendiren tesadüflerin farkındaydım.
"Tekrar konuya dönersek," dedi savcı, "Geçtiğimiz hafta perşembe günü neredeydiniz?"
"O sabah, saat altı buçuk gibi Nadya'yla boğaza açıldık. Hava çok soğuktu. Buna rağmen sandalın motorunu takıp Akıntı Burnu'na kadar gittik. Deniz kıpırtısız değildi, nedensizce kabarıp alçalıyor gibiydi. Bu, denizde en sevdiğim şeydir. Su kıvrım kıvrım olur. Binlerce kıpırtısı vardır o anda denizin. Sonra aniden kabarır. Sandalınız sihirliymiş gibi yükselir, alçalır. Evet, uzatmayalım, Bebek açıklarında biraz durduk. Büyük bir yük gemisi geçti yanımızdan. Nadya adını okudu: ANNA KOVA-LEVSKAYA. Adım unutmamışım. Çünkü Nadya, büyükannesinin adının buna benzer bir şey olduğunu söylemişti. Öyle ki, soyadında birkaç harf oynarsa geminin adı, büyükannesinin adından ayrılıyordu. Uzun uzun, kıçından savurduğu dalgalarla bizi ıslatan geminin geçişini seyrettik. Nadya, büyükannesinin Leningrad'da yaşadığını, dokuz yüz gün süren Nazi kuşatmasından sağ çıktığını, bütün ülke dağılıp gelirleri düştüğünde onun, 'O ablukadan sağ çıktım ya, o zaman yaşadıklarımla karşılaştırdığımda, şu an cennette gibiyim,' dediğini anlattı. Bana, 'Biliyor musun Rusya'da trafik kazasında ölürsen, öldüğün yere sembolik bir mezar yapılır,' dedi. Bunu neden söylemişti, anlayamamıştım. Belki sessizce bir dizi şey düşünmüştü. 'İçleri boş mezarlar,' dedi sonra. Ardından çok ilgisiz bir şeyden daha, annesinden aldığı bir mektuptan ve para hesaplarından söz etti."
"Ne gibi para hesapları?"
"Gönderdiğin para, almak istediğin ev için gereken hesapları. Sanırım bir Rusun hayatta isteyeceği tek şey ev sahibi olmak."
Bunu duyunca nasıl mutlu oldum, anlatamam. Bir daça, gerekirse Moskova'da bir daire, Ludmilla'yla yeni bir hayata başlamama yeter miydi?
"Bakın, ilk defa o gün, Nadya konuştukça şunu fark ettim: Her Rus gibi o da, yüzyıllardır uçlar arasında gidip gelen kaderlerinden kaynaklanan ve bizim asla edinemeyeceğimiz kalıtımsal bir kavrama yeteneğine sahipti. Başka... Nadya en sevdiği şeyi yaptı; başını sandaldan eğip suyu seyretti, suyun yüzünü ıslatmasına, saçlarını ıslatmasına müsaade etti. Ben de onu seyrettim ve Bebek koyuna geri döndük. Denizde yaklaşık yarım saat kalmış olabilirdik. Tekneyi bağladık ve Bebek parkında ayrıldık. Bu, onu son görüşüm oldu."
"Sonra."
"Sonra saat dokuzda Sultanahmet'de Yeşil Ev Oteli'nde bir yazar dostumla, Milan Kundera ve karısı Vera'yla randevum vardı."
"Milan Kundera İstanbul'da mıydı?"
"Evet."
"Neden kimsenin ruhu duymadı?"
"Milan bunun duyulmasını istemedi. Buradaki yayınevinin bile haberi yoktu. Zira son romanı bütün dillerden önce Türkçe'de çıkmıştı. Sessizce İstanbul'u dolaşıp gittiler. O gün Milan Kundera ve karısını çok ilginç bir yere götürecektim."
"Nereye?
"Anlatıyorum."
"Ah, affedersiniz, buyrun, sözünüzü isteyerek değil, heyecanla kesiyorum."
"Anlıyorum. Yıllardır Beyazıt'da ayakkabılarımı yapan bir usta vardır. Atölyesinin adı MİLAN KUNDURA'dır."
"Ne! MİLAN KUNDURA mı?"
"Komik değil mi? Biz de çok güldük. Ayakkabı ustası elbette bu adı Milan Kundera'yı düşünerek vermemiş dükkânına. Şu, İtalyan futbol kulübüne öykünerek vermiş bu ismi. Otel sahiplerinin görmedikleri şehirlerin adını küçük, uyduruk otellerine vermeleri gibi. MİLAN KUNDURA'nın önünde, aramıza dükkân sahibini de alarak bir fotoğraf çektirdik. Milan bu ses uyumuna deli oldu. Onu hiç gülerken görmemiştim, o gün gülümserken gördüm."
Salim Abidin heyecanla yerinden kalktı. Uşağına seslenip fotoğrafları istedi. Bu arada bardağıma biraz daha viski doldurdu. Savcıya da nane likörü verdi.
"Bakın! Olağanüstü, değil mi? Altında tarih ve saat de varmış. Buna bakarak saat kaçta onlarla birlikte olduğumu söyleyebilirim."
Aynı fotoğrafa ben de baktım. Oldukça karışık düzenlenmiş bir ayakkabı vitrininin önüne dizilmişlerdi. Yazarımız ağzı kulaklarında, güler yüzlü dükkân sahibinin koluna girmişti. Milan Kundera ve karısı neşeli ama mesafeli bakmışlardı. Başlarının üstünde yaldızlı, siyah kontürlü ve dimdik duran harflerle MİLAN KUNDURA yazılmıştı. Savcı, sanırım bu fotoğrafı da not etti. Hatta belki de aldı. Ya da "Sizde negatifleri var mı?" diye sordu. Bilemiyorum. Yorgun ve Ludmilla'yı düşünür halde olduğum için dikkat etmedim.
"Basına ne söylemeyi planlıyorsunuz?" diye sordu savcı.
"Bir açıklama yapmak zorunda değilim. Daha doğrusu kısa bir yazılı açıklama geçerim. Siz katil olduğumu kanıtlayıncaya kadar da susarım."
Hep birlikte gülüştük. Savcının burada, "İyi ama kimse sizi öldürmekle suçlamıyor ki, bunu da nereden çıkarıyorsunuz," gibi bir şeyler söylemesi gerekirdi. O, susmayı tercih etti. Daha doğrusu gereksiz bir soru sordu:
"Cenaze ne zaman?"
"Hiç düşünmedik," dedi Salim Abidin bana bakarak. "Sizin cesetle bir işiniz kalmadı, değil mi?"
Ne soru ama! Bütün yaratıcıların soğuk ve ruhsuz bir yanı var. Ben de böyle olabilir miyim acaba? Celine'in pencereden kendini attığını düşündüğüm o an, sanırım ben de hayata karşı böyle bir mesafe almıştım. Herkes gibi olmayan, yaratır. Sanırım yazara yine yardım etmem gerekecekti.
"Ne dersiniz, Ali Ferah? Sizin bu konularda bir bilginiz var mı?"
Hayatımda kaç Rus tanımış, kaç Rus gömmüştüm ki böyle bir bilgim olsun. Ama Ruslar bir tesadüf eseri güvercin gibi karşıma dizilmişlerdi:
"Yarın, bir süredir İstanbul'da yaşayan ve kendisi Rus olan bir dostumla buluşacağım. Ona sorarım."
"Neden Ludmilla'yla konuşup güzel bir tören organize etmiyorsunuz?"
İşte, ağzıma çalınacak bir parmak bal buydu. Ludmilla'yla aşkımızı ilan edeceğimiz, benim evleniyor kadar mutlu olacağım bir cenaze töreni organize etmek... Doğrusu, iyi fikirdi. Heyecanımı gizlemeye çalıştım, yine de kekeleyerek cevap vermek zorunda kaldım:
"Dö-dö-nüşte ona uğrayacağım. Konuşuruz. Ayrıca ailemizin bu tür işlerine bakan bir hukuk bürosu var. Onlardan bile rica edebilirin."
"Ne yani, cenazelerinizi de avukatınıza mı kaldırtıyorsunuz?"
"Biz ailece sakar ve hayattan bihaber olduğumuz için bize her konuda yardımcı olan bir hukuk bürosuyla çalışıyoruz. Her türlü özel işimizi onlar halleder."
İlgileri dağılmıştı ve beni dinlemiyor görünüyorlardı. Salim Abidin pencere önünde dikilmiş uzaklara bakıyordu. Ellerini tıpkı MİLAN KUNDURA'nın sahibi gibi geniş gövdesinin arkasında kavuşturmuştu:
"Çok güzel bir cenaze olmalı," dedi. Bunu bir iki kere daha tekrar etti. Kendimi tutamayıp, "Sen, elinde olsa günahını bile altınla kaplatırsın," dedim. Shakespeare'den bir dizeydi. O anda aklıma geldi. Salim Abidin, bildik kahkahasını attı. Savcı hazırlıksız yakalanmıştı, gökgürlemesine benzeyen kahkahadan korkup irkildi. Komik ve masumdu. O irkilme anını içeren bir portresini yapmak isterdim. Elinde tuttuğu ve kargacık burgacık yazısıyla donattığı not defterini altınla kaplayabilirdim. Sonuçta, yazarın gerçeğe çok yakın yalanlarını not etmiş, onlar da kargacık burgacık günahlar olarak altın kaplanmayı hak etmişlerdi.
15
İÇ HAKİKAT NE ASLINDA?
(
Sedef salondaki kanepede oturuyor, parmağındaki altın evlilik yüzüğünü çevirip duruyor. Sıkıntı alameti. Yüzük, ince altın yüzük, döndükçe olmadık yerden bir ışık yakalayıp daha çok parlıyor. Bebek uyuyor. Bebek iyi ki uyuyor, yoksa Sedef çok mutsuz. Üstelik biraz önce talihsiz şeyler oldu. Hastaneden geleli daha bir iki saat olmuştu ve Sedef ressamımızın hediyesi Micky Mouse kulaklı Van Gogh'u salonun bir duvarına, şimdi oturduğu kanepenin arkasına asmaya karar vermişti. Bunun için bir çivi ve çekiç de bulmuştu. Ama hayatında hiç duvara çivi çakmamıştı. Kocasından rica etti. Her şey gibi, beceremediği bütün şeyler gibi. Doğruydu belki kocasının söylediği, edilgen bir kadındı Sedef.
Ruhsuz. Kocası onu hep öyle aşağılıyordu: Ruhsuz. Sedef kocasını hiç aşağılamadığını düşünüyordu. Ağzından hiç kötü bir söz çıkmıyordu. Kabul etmek gerekir ki bazı dengesizlikleri yok değildi. İki kere, iki yakın dostlarının yanında, evliliğinin tüm aksayan taraflarını, canını sıkan şeyleri, hep içine attıklarını dökmüştü. Kocası da peygamber gibi dinlemişti. Bakın, başkası olsa bunu yapmazdı. Bir insanın tahammül sınırlarını zorlayan şeylerdi bunlar. Kendinizi Sedefin ketum kocasının yerine koyun bir kere. Ama bana kalırsa, bu, Sedefin çaresizliğiydi. Her ne kadar evliliği içinde kendisine ait bir dünya yaratmış olursa olsun, bu dünya, onu evliliğin ruhsal tacizinden koruyamıyordu. O aşağılanmalar, azarlanmalar, çocukluğundan beri peşini bırakmıyordu. Sonra tehditler; sen başkasının kızı olsaydın, sen başkasının elinde olsaydın... Sedef hep birisine mi ait olmak zorundaydı? Birileri hep ona sahip olup, yaşaması için gerekli ihtiyaçlarını karşılayıp, sonra da ona hep hesap mı sormak durumundaydı?
Bunları düşünüyor. Alyansını geri takmış, bu defa yeşil parlak plastik boncuklu, lastikli iki bileziği iç içe geçirip, gerip çekiştirip soruların cevaplarını bulmaya çalışıyor. Bulmak ne kelime! Sedef akıllı bir kadın, hem de çok akıllı. Sezgileri, dünyayı yeni baştan yaratmaya yeter. Belki bir melek kadar saf oluşu onu her şeye tabi kılıyordur. Hâlâ evliliğine ve kocasına tabi, Van Gogh portresinin parçalanmış halini seyrediyor. Elinde bir çivi ve çekiç, "Resmi buraya asalım mı?" diye sorduğunda, "O çiviyi senin kafana çakacağım," dedi kocası. Bunu hiddetle, şiddetle söyledi. Öyle ki, Sedef gerçekten kocasının bunu yapabileceğini düşünüp kafasını ondan sakındı. İki elini, korkarak başının üzerine tutup irkildi. Görseniz, tıpkı bir çocuk gibiydi bunu yaparken. Kocası çekici yere fırlattı. Portreyi de duvara çarptı. Van Gogh'un kuşkulu gözlerine değen ve ağzında genişleyen bir yırtık oluştu portrede. Sonra Sedefin eve gelir gelmez baş köşeye koyduğu 'İnanç Lambası', onu da bir fırlatışta tuzla buz etti. Sedef, ateşböceklerinin kanatlanmasına, özgür kalışlarına sevinmiş olsa da, kendisini bu sabah gelir gelmez avutan bu hediyenin yok olmasına içerledi. Kocası, "Her zamanki gibi oturur ağlarsın," dedi ona."Ağlamaktan başka yapabildiğin başka bir şey yok bu hayatta."
Sedef bebeğini bu yüzden doğurmuştu. Ağlamaktan başka yapacak bir işi daha olsun diye. Gerçi kimsenin bilmediği, lamba çalmaktan ve pencere izlemekten başka bir işi daha vardı. Bu onun sırrıydı.
Sadece pencerede kalması ve ressamımıza, 'Arnolfini ve Karısı'nı hatırlatması gerekirken Sedef, önce yol kenarında üzerine örtülmüş kaşmir paltoyla Nadya'nın ölüsünü gördü, ardından hastane odasında kendisine Picasso'nun elinden çıkma Vladimir Starov portresi eşlik etti. Hâlâ habersiz olsa da, Ali Ferah üzerine bir yazı yazan Guardian yazarı, geçen yıl onun lamba hırsızlığını konu etmişti. İster istemez Sedef romanın bir parçası, sarmaşığın cılız bir dalı oldu. Şimdilik hangi dala dolanacağı, hangi yaprakla örtüşeceği bilinmez tabii. Dolayısıyla onun sırrını sizden gizlemenin bir alemi yok: Sedef bir opera yazıyor.
Üç yıldır sürdürüyordu bu gizli uğraşını. Operanın metnini, yani librettosunu yazmak bir yılını aldı. Kahramanları isimleriyle, teker teker karşısına gelip söyleyeceklerini kulağına fısıldadılar. Bazen tek bir kelime edip günlerce görünmedikleri oldu. Sedef, sesleri duymaya başladığından bu yana bir opera yazdığının farkındaydı. Sözcükler, uyurken ya da buzdolabını temizlerken, elektrik süpürgesini gürültüyle çalıştırırken, çamaşırları, renklileri ve beyazları birbirinden ayırıp yıkarken bile yakasına yapışabiliyordu. Hemen cebinden kâğıdını ve cüce kurşunkalemini çıkarıp söylenenleri yazıyordu. İncecik bir defterde saklı librettoyu yaklaşık iki yıl önce tamamlamış, sıra en korktuğu noktaya, bestelemeye gelmişti.
Sedef bu operayı nasıl besteleyecekti? Bir gün bu düşünceyle kıvranırken, operayı nasıl besteleyeceğini düşünüp incecik defterini karıştırırken, bulunduğu oda loş ve sessizdi. Bunu o kadar iyi hatırlıyordu ki, arkasında bir rüzgâr döndü. Sedef rüzgârla birlikte, korkuyla ayağa kalkıp arkasına baktı. Hiç kimse yoktu. Arkasında hiç kimse yoktu. Rüzgâr çevresinde yeniden dönmeye başladı ve Sedef aniden yere çöküp defterlerin arkasına beş uzun çizgi çekti ve açılış parçasını notalamaya koyuldu.
Opera bir prelüdle açılıyordu. Bakır nefeslilerle obuanın sesi duyuluyordu ve majörden minöre geçerek baştaki neşeli hava bulutlanıyordu. Orkestranın eşliği ilk yirmi ölçü boyunca devam etmekteydi. Sedef hepsini duyarak yazdı. Öyle ki yaylıların, pizicattaların ve kornaların melodisi ustalıkla birleşiyor, şarkıya eşlik eden tek bir gitar gibi duyuluyordu. Ama hayalgücü iyi niyetli değildi. Çalman hiçbir nota geri dönmüyordu. Üç gün önce, bir aryanın başındaki bir eşlikli bir resitatif ansızın bestelenmiş, Sedef o sırada yürüyor olduğundan, peşi sıra gelen ressamımız Ali Ferah, paketlerini taşımaya yardım edebileceğini söyleyip onu durdurduğundan nota kâğıdını ve cüce kurşunkalemini çıkarmasını engellemişti. Yine de Sedef, bu bir eşlikli resitatifin büyük bir bölümünü aklında tutmayı başarmıştı. Sedefin bir operayı yazıp besteleme hali batıl görünüyor olabilir. Onun batıl bir gücün yardımıyla, kesinlikle olağanüstü bir opera yazdığını söyleyebiliriz. Kabul etmeliyiz ki bütün yaratıcıların batıl bir tarafı vardır. Tanrısal bir güçle yaratırlar her biri. Dünya gözüyle bütün yaratıcılar, sıradan ve beceriksiz görünürler. Bizim Arnolfini, Sedefi beceriksizlikle suçluyordu. Ben bütün kalbimle Sedefe acıyorum. Bir kadın-erkek ilişkisinde onun gibi bir kadının ve yaratıcının böylesine bir aşağılanmayı kabullenmesi, boyun eğmesi, yalnızlık içinde tutunacak bir dal arayıp korkması, daha da kötüsü, öylesine yetenekli bir kadının fani dünya işlerini yerine getirme becerisiyle yargılanması, bende korkunç bir acıma duygusu uyandırıyordu. Elimde olsa Sedefi sarıp sarmalar, o evden ve evlilikten kaçırır uzaklaştırırdım. Böyle bir insanın hiç üzülmemeyi, kırılmamayı isteme hakkı, asla bencillik değildir. Kaldı ki bizim saf kahramanımız Sedef, böyle bir şey istemiyor. Bunu onun adına ben istiyorum. Kimse ona kendisinin ne kadar değerli olduğunu söylemedi. Bu yüzden bilmiyor. Bildiği tek şey mutsuzluğu, bizim Arnolfini'ye açamadığı korkuları. Avunduğu tek şey ise yazdığı opera.
Sedef doğururken ya da doğurduktan sonra dizlerini kıvıramayacak kadar çok üşürken bir ses duyacağım diye çok korkmuştu. Yanında nota kâğıdı ve gizli cüce kurşunkalemi yoktu çünkü. Doğururken bağırsaklarının birbirine dolanıp düğümlendiği, bu yüzden kendisinin normal doğum yaptığı halde rahatça gaz çıkaramadığı endişesiyle kıçından ince plastik bir boru sokulduğunda, o da yetmezmiş gibi sulandırılmış kömür diyebileceğimiz bir sıvıyı içmeye zorlandığında, içemediği için o sıvının vücuduna kıçından verilmesi gerektiğinde, operanın yetmiş ölçülük bölümünün sonuna denk gelen bir yerinde mandolin sesi duymuş ve çok korkmuştu. Önce "Mandolinin ne işi var?" diye düşünmüştü. Koskoca operanın ortasında böyle yumuşak bir sesin ne işi vardı? Üstelik mandolin, operada çok ender kullanılmış bir enstrümandı. Sedef sadece Mozart'ın 'Saraydan Kız Kaçırma1 ve 'Don Giovanni'sinde mandoline yer verildiğini hatırlıyordu. Sedef bağırsaklarının bırakmadığı gazını değil, bunları düşünüyor ve korkuyordu; ya mandolin çalmaya başlar, notalar, sesler arka arkaya dökülürse. Tekrar geri gelmeyecek o parçayı yazamazsa, bir daha o boşluğu doldurması imkânsızdı. Yine aynı sorulan sorabiliriz: Peki, o zaman Sedef bu koskoca operayı nasıl yazıyordu? Yoksa operayı ona şeytanlar mı yazdırıyordu? Yaratıcılığın var olduğu her işe şeytan karışır. Şeytanlar da, Adem gibi, bir insan soyunu türetecek kadar parlak olanı ayartırlar. Melekler gibi ortalama her kula yardım etmek onların işi değildir. Onlar gerçekten seçilmişlerle ilgilenirler. Evet, Sedefin sırrına artık siz de ortaksınız; o şeytanın yardımıyla, üç yıldır bir opera yazıyor. Kocasının bundan haberi yok. Belki de bizim Arnolfini, bütün bunları, delilik belirtisi olarak yorumluyordur. Olabilir, bazen opera hiç olmadık anlarda yazdırılmaya başlanıyor. Zavallı Sedef böyle anlarda koştura koştura tenha köşelere, çoğu zaman tuvalete sığınıyor. Gözlerini kapıyor ve müziği duyuyor.
Şeytan aklımı başımdan almadan evvel size anlatmakta olduğum şey de, Sedefin doğum yaptığı hastane odasında kendisine bir şey yazdırılacağı korkusuydu. Midesinin bulandığını söylediğinde, kıçından verilen o kömür çözeltisinin midesini doldurması üzerine, kocası hemşireye haber vermişti. Halsiz, bitkin, perişan Sedef yatağa oturmuş, bebeği de kucağına verilmişti. Bebek meme emiyor olabilirdi. Sedefin bebeğine itirazı yoktu. "Şimdi öyle kötüyüm ki bebeği emziremeyeceğim. Ona biraz mama verin," diyecek gücü yoktu. Bebek zorla kucağına verilmişti ve ondan bebeği emzirmesi isteniyordu. Kocasının çağırdığı hemşire, cildi pul pul dökülen ve krem tabakasının o deri parçalarının üzerine yapışıp kaldığı hemşire, "Miden mi bulanıyor?" diye soruyordu Sedefe. Midesi o kadar çok bulanıyordu ki başını hafifçe sallayarak cevap verebiliyordu.
"Neden miden bulanıyor?" diye soruyordu hemşire. Azarlar gibi şaşkınca. Odadaki herkes, hatta o anda meme emmeyi bırakmış, annesinin yüzüne bakmakta olan bebek bile cildi pul pul dökülen hemşirenin yanındaydı.
"Neden miden bulanıyor?"
Sedef midesi bulandığı için, suçlu, mahcup gözleri doluyor. Ağlayacak ama kocasının, "Hayatta yapabildiğin tek şey ağlamak," azarını aklına getiriyor. Kömür çözeltisi, midesinden sıvışıp gırtlağına kadar çıkıyor. Binlerce kömür tozu taneciği bile farkında onun zavallığının, evren farkında, hafızası olduğu aşikâr su bile: "Dünya seni ne çaresiz kılmış. Bırak, kusayım üstlerine."
Sedef kendini tutamayıp kusuyor. Ağzından korkunç, kara bir sıvı fışkırıyor. Acımasızca, "Neden miden bulanıyor?" diye soran hemşirenin üzerine, hatta saçlarına ve pul pul dökülen yüzüne geliyor bu korkunç kara sıvı.
Kalbi kırık Sedef. Bebeğini doğurduğu ana ilişkin güzel bir anısı yok. İç hakikati ona bir hayatının olmadığını söylüyor. O da bunu yazdığı operadaki mutsuz kadına söyletmişti:
İç hakikatim ne diyor, biliyor musun?
Senin bir hayatın yok.
Hayatını güzelleştiremese de, bir satırlık resitatifle geçilebilecek bu cümleyi güzel bir arya haline getirdi Sedef. Hayatımı güzel kılamasam da, müziği güzel yapabiliyorum diye sevindi. Bebek uyanmadan, "İç hakikat ne aslında?" sorusunun peşi sıra gelen iki satır için, sopranoyu destekleyen bir solo obuanın eşlik ettiği güzel bir arya yazdı.
Sedef güzel bir arya yazarken, Oleg ne yapıyor? Ya da Celine. Her ikisi de aynı şehirde aynı denklemin bir parçası ve bir yabancı olarak. Serçe parmaksız Oleg, Tarlabaşı'nda kaldığı otelden çıktı. OTEL MİLANO. Otel sahibi beyefendiye sormak gerek:
"Neden Otel Milano?"
"Yabancı olsun diye. Şehirdeki bütün evsizler, yabancılar gelsin diye. Ya da bilmem?"
Yabancı olsun ve şehirdeki bütün evsiz yabancıları bir tılsım gibi çeksin diye, ya da bilmem. Ah şu, bilmemek. İçimizdeki pek çok duygunun kasası.
Celine yürüyüş yapmak için Pera Palas'tan çıktı. İstiklâl Caddesi boyunca yürüyor şimdi. Oleg ve Celine birbirlerine paralel iki caddede yürüyorlar. Oleg'in elinde, İstanbul'a geldiği ilk günlerde, bir yer tezgâhından edindiği Karamazov Kardeşler'in İngilizcesi var.
Rastlantının böylesi, ikisi de Ali Ferah'ı düşünüyorlar. Oleg yarınki görüşmesini, restorasyon atölyesinde işe başlayıp başlayamayacağını, eğer başlayamazsa ne olacağını. Kendisine hiç sormadığı bir soru, yol kenarındaki bir çıkıntıya takıldığında aklına geliyor:
"Ali Ferah nasıl birisi?"
Bu soruyu babası Vladimir Starov'a da sormuş muydu?
Evet:
"Kesinlikle resimde bir deha. Aynı zamanda kendi yaratıcılığının katili."
Babasının söyledikleri Oleg'e abartı gibi gelmiyordu artık. Atölyede Ali Ferah'ın birkaç resmini görmüştü. İnsan olarak nasıldı:
"Kesinlikle çok iyi bir insan," diye düşündü Oleg. Biraz kafası karışık gibi görünmüştü ama çok komikti. Deliliği de Oleg için artı puandı.
Kendisini birdenbire bir oyunun, sahnelenmekte olan bir ; operanın ya da bir romanın içinde bulmuş gibi heyecanlı bir hali vardı. Kendisine daha yeni, yeni bir hayat sunulmuş gibi. Demek Oleg, ressamımız hakkında bunları düşünmüştü.
Celine bu güneşli, güzel pazar öğle vakti, uzun zamandır hissetmediği bir şeyi hissetti: Mutluydu. Nedensizce diyeceğim, güneşli bir kış günü vesile olmamıştı bu mutluluğa. Ali Ferah'ın 'Ekber'in Acısı'nı kopyalamayı kabul etmesiydi mutluluğunun nedeni.
"Ali'yi," diyordu, "tuvalin başına oturttuğumda Ekber'e telefon edip planımı anlatacağım. Ya da diyordu, ya da şimdi mi arayıp haber versem..." Bu yüzden çantasındaki cep telefonunu yokladı. Kararsızdı, vazgeçti.
"Ali bana yardım edecek," diyordu. Ali Ferah'ın kendisine duyduğu tutkunun kendisi açısından işe yaramaz olduğunu düşünürken bu olaylar patlak vermiş, soluğu İstanbul'da almıştı:
"Ne garip, sonunda aşkı işime yaradı," diyordu. Cadde çok kalabalıktı ve Celine dünkü gibi bir kalabalığın, gösteri grubunun ortasına düşmekten korkuyordu. Kendisi de ailesini kaybetmişti. Bir anlamda iki çocuğu da onun için kayıptı. O, sonsuza kadar âşığının yanında kalmasını sağlayacak sihrin peşindeyken, kimbilir çocukları ne yapıyorlardı?
Celine işte bu düşünceyle, gözünün önünde çocuklarının yüzleri, Taksim Meydanı'na çıktı. Oleg çoktan meydanın yanından kıvrılıp karşıya, parkın altındaki telefon kulübelerinin önüne gelmişti. O da babası Vladimir Starov'u düşünüyordu. Arayıp haber vermeli diyordu. Hatta işi olmuş gibi konuşup onu sevindirmeyi aklından geçirdi.
"Ama iş olduktan sonra," dedi kendi kendine. Parkın geniş merdivenlerini çıkmaya başladı. Niyeti parkın ucundaki çay bahçesine gitmekti. Türklerin yazlık çay bahçelerini çok seviyordu. Çoğu kışın bile açık oluyordu. Soğuğu fazla sevmeyen Türkler, Oleg'e kalırsa eğer konuşacak gizli işleri ve planları varsa, kışın da açık yazlık çay bahçelerini seçiyorlardı. Yağmur yağmadığı sürece, ne kadar soğuk olursa olsun, dışarıda çay içenlerin kesin kirli işleri ve sırları vardı.
Ah ulu Tanrım! Oleg'in geçip oturduğu çay bahçesinin diğer konuğu Celine oluyor. Birbirlerini tanımadan, görmeden, fark etmeden aralarında iki boş masa farkıyla yan yana oturuyorlar.
Tesadüfler hayatın atomlarıdır, Oleg.
Yakışıklı Oleg, bu rastlantıdan haberdar olsa ona böyle fısıldayabilirdik. Ama o, sıcak çay bardağını avuçlamış, düşünüyor: Her şeyin nasıl geçip sonlanacağını, nasıl bir hayat süreceğini düşünüyor. Sezgileri, hisleri bir türlü devreye girmiyor. Sadece aşk aklına geliyor. Kendisini yüceltecek, her şeyi unutturacak tek şey aşk olabilir mi?
"Genç kızlar gibi hayaller kuruyorum," diyor kendine. Sonra ansızın, fazlasıyla uzamış, eh biraz da kirlenmiş tırnaklarını fark edip meczup olmaktan korkuyor. Tırnak makasını kaybetmişti. Dün pardösüsünü satarak eline biraz para geçmiş, böylece otelde kalacak parayı bulmuştu. Tabutluk gibi odada, kir pas içindeki yatakta. Kaldığı yeraltı geçidi daha konforlu sayılabilirdi. Ali Ferah da sokaklarda yaşadığını fark etmiş olmalıydı. O olmasa bile kız kardeşi.
"O gürültüde nasıl uyuyabiliyorsun?" Bir öngörüyle, delilik sezgileriyle sorulmuş bir soruydu. Hayal'in doğaüstü güçleri olduğunu hissetmişti. Yalan söylememe konusunda çocukluğundan bu yana direnmişti. İşte otel parası, bir bardak çay derken cebinde tırnak makası alacak para kalmayabilirdi. Hem İstanbul'da bir tırnak makası kaç liraydı ki? Eczaneye girse ve bir tırnak makası istese. Zavallı Oleg, filozof gibi çalışan aklını nelere yoruyor.
Onu, bu karışık, kötü düşüncelerden uzaklaştıran, duyduğu Fransızca sözcükler oluyor. Fransızca'dan biraz anlıyor. Çocukken parasını babasının ödediği Fransızca dersleri almıştı. Bir kadın, muhtemelen cep telefonuyla konuşuyor. Kadın bir yandan sigara da içiyor olabilir mi? Oleg arkasında kaldığı için onu göremiyor. Tek tük kelimeleri anlıyor. Konuşmada Gerome adı geçiyor. O resim diyor kadın. Ekber. Restore. Ali. Olacak. Mutlaka. Bana inan. Tamamen anladığı tek cümle: "Bak, sana ne okuyacağım?"
Oleg, aşk, dar, zaman' dışında başka hiçbir kelimesini anlamadığı uzun bir cümle duyuyor. Kendini tutamayıp dönüp kadına bakıyor Oleg. Şükür, kadın boynundaki kareli eşarbının ucuyla, Oleg'in dün sattığı pardösüsünün içindeki kare deseninin aynısı olan eşarbının ucuyla oynuyor da baktığını fark etmiyor. Hayır, Oleg Moskova'da çalıştığı restorasyon atölyesini ziyarete gelen bu madamı tanımıyor, hatırlamıyor. O sadece İstanbul'da Fransız bir turist. Ne tür bir rastlantının içinde olduklarını bilememeleri ne garip. Ortaçağ'da insanların dünyanın döndüğünü, yuvarlak olduğunu bilememesi gibi, Van Gogh'un sarılarının kıymetinin yaşadığı yıllarda bilinememesi, Oleg'in çok sevdiği Rus besteci Rachmaninoff'un Re Majör Birinci Senfonisi'nin ilk çalındığında, bestecisini bunalıma sokacak kadar ağır eleştiriler almış olması, Arnolfini ve Karısı'nın, yapıldığı yıllarda Brugge ailesinin evinin salonunda öyle fazla beğenilmeden asıl durması, Leonardo'nun bir helikopter yaptığının bilinememesi gibi, meçhul bir şey olarak kalacak
Oleg'le Celine'in bu karşılaşması. Celine'in, aşkı Ekber'i ebediyen yanında tutacak sihri belki Ali Ferah yaratacak, ama Oleg hayata geçirecek. Tam ortasındaki yırtıktan ve boya dökülmelerinden mustarip tablo, Oleg'in işe alınacağı restorasyon atölyesinde. Restorasyon atölyesinin şefiyle birlikte, atölyenin bağlı olduğu vakfın sahibi, Ali Ferah'ın yakın dostları. Oleg, Ali Ferah sayesinde o atölyede işe alınacak. Gerekirse Oleg'in maaşını Ali Ferah ödeyecek. Ama bu, zaten Celine'in imkânsız isteğini duymadan önce aldığı bir karardı.
Oleg, Celine'in yanından geçip gidiyor. Kadının hayatının sonu ya da başlangıcının kendi elinde olduğunu bilmeden. O anda merak ettiği tek bir şey var. Sadece içinde geçen 'aşk, dar, zaman, kelimelerini anladığı uzun cümlenin ne olduğu? Oteline gidip, kirli yatağına uzanıp tavanı seyrederek yarını bekleyecek Oleg'e bunu biz söyleyelim:
"Aşk kavramı bize verilen zamanın dar sınırlarından doğdu."
16
ZAMANIM KISALIYOR MU?
(
Her zaman ki gibi, Salim Abidin tarafından şoförlü jaguarıyla gönderildim. Savcımız, Ludmilla'nın da bilgisine başvuracağını söyleyerek gitti. Bu akşam Ludmilla'yı göreceğimi, bunu kendisine iletebileceğimi söyledim. Haliyle sevinçliydim. Onunla vakit geçirebileceğim bir sürü bahanem vardı: Yazar, cenaze organizasyonunu bana vermişti. Ludmilla'yı cenazenin yapılacağı kiliseye götürmek, belki çıkışta bir yemek yemek, şimdi cenazeyi konuşmak üzere oteline uğrayacak olmam hoş şeylerdi.
Salim Abidin benimle beraber dostça, kapısı şoförü tarafından açılmış halde bekleyen jaguarının yanına kadar geldi.
"Eve dönüşünü ertelemiş olsaydın yemek yer, bahçede yürüyüş yapardık."
Alabildiğine geniş, akşamüstü ışığıyla dingin görünen bahçeye bakarak cevap verdim:
"Evet, özel ormanınızda yürümek iyi olurdu. Ancak Guardian gazetesinden bir bey benimle röportaj yapmaya gelecek."
"Guardian mı?" dedi Salim Abidin. Bunu söylerken dudağını şaşkınlık ile alay arasındaki bir mimikle büktü. Yazar, gördüğüm en tuhaf mimiklere sahip insandı.
"Londra'da karışık iki hikâyenin içine düştüm de!"
Hiçbir şey anlamamış olsa da, belki başka bir şey düşündüğü için ya da beni dinlemediğinden bir şey sormadı, bunun yerine, "Şimdi Ludmilla'ya mı gidiyorsun?" dedi.
Nedense kulaklarıma kadar kızarıp, sonra da utancımdan sesimi çıkaramadığımdan başımı sallamakla yetindim. Bu da yazara alay etme kozunu vermiş oldu:
"Dikkat et, dostum. Milan Kundera son romanında, aşkın çok hoşuma giden bir tarifini yapmış: 'Aşk kavramı bize verilen zamanın dar sınırlarından doğdu.' Ne kadar doğru, değil mi?"
"Ne yani, zamanım kısalıyor mu?"
"Bunu en iyi sen bilebilirsin dostum."
Yol boyunca kaç yıllık ömrüm kalmış olabileceğini hesaplamaya çalıştım. Elli dokuz yaşındaydım. Seksenimde ölsem yirmi yıllık ömrüm vardı. Yirmi yıl boyunca sadece Ludmilla'yı sevebilirdim.
Otelin önünde, bu sabah onun beni beklediği anlamsız bayrak direklerinin önünde arabadan indim. Çiçek filan alsa mıydım? Aşk ilanı gibi daha neler! Bir an önce onu görsem bana yeterdi. Resepsiyondaki çiçek bozuğu suratlı çocuğa, "Ludmilla'ya geldim," dedim.
"Hangi Ludmilla'ya?" dedi.
"Kızıl saçlı Ludmilla'ya" dedim.
"Hepsi kızıl saçlıdır," dedi. "Hem bu otelde iş pişirmek yasak. Yanlış gelmiş olmayasınız."
"Hayır. Ben bir dostuyum. Bugün kız kardeşinin öldüğünü öğrenmişti. Beni sabah kapıda beklemişti. Onu adli tıp kurumuna götürmüştüm..."
"Ha, şu Ludmilla. Ama kızların odalarına erkek kabul etmeleri yasak."
"Sadece cenaze işini konuşacağız."
"Peki," deyip Ludmilla'ya geldiğimi haber verdi. Dizlerim titreyerek odaya çıktım. Tıpkı Celine'in kapısında durduğum gibi kapısında durdum. Ama kesinlikle daha heyecanlıydım ve bu aşkın geleceği ne olursa olsun, o kapıyı çalmaya, içeri girmeye kararlıydım. Kapı açılmadan içeri görmek için kendimi zorladıysam da bu sihri bu defa gerçekleştiremedim. Kapıyı çaldım.
Kapıyı açtı. Ah Ludmilla'm, siyah ipek sabahlığı ve başının üzerine sıyırdığı saten uyku maskesiyle kusursuzdu. Ayaklan çıplak ve çok beyazdı. Beni gördüğüne sevindi mi, hiçbir şey hissetmedi mi, rahatsız mı oldu, bilemiyorum. Anlayamadım. Dağınık bir yatak ve üzeri makyaj malzemeleriyle dolu, aynalı bir konsol odayı dolduruyordu. Pencerenin yanına iki sandalye benzeri koltuk konmuştu. Perdeler kapalı olduğu için oda karanlıktı. Perdeleri açtı, Boğaz önümüze serildi. Nadya günlerce ablasının penceresinin önünde uzanan bu manzaranın içinde sürüklenmiş olmalıydı. Ceset Kabataş'tan karaya çıkarıldığına göre, tam da Ludmilla'nın bakış açısına denk gelen sularda dolaşmıştı. Güzel Ludmilla'm bunları düşünmüş ve üzülmüş olabilir miydi?
Bir sigara yaktı ve bana oturmamı işaret etti. .
"Çay, kahve," diye sordu.
"Sabahtan beri hiçbir şey yemedim. Sen yemek yedin mi?"
Niyetim onu koluma takıp dolaştırmaktı. İki yeni sevgili gibi. Ama o, "Kebap mı, Çin mi, pizza mı, ne yemek istersin?" diye sorup elime bir sürü yemek listesi tutuşturdu.
"Sen ne yemek istersen," dedim ben.
"Çin olabilir."
Sonra beraberce yemek seçtik. Bunu yaparken bile öyle mutluydum ki. Bana, "Acılı ekşili çorbaları fena değil, ördeği tavsiye etmem," gibi önerilerde bulunuyordu. Sonunda onun istediklerinin aynısından istedim: Acılı ekşili çorba, tatlı ekşili tavuk, yumurtalı pilav ve kızarmış muz tatlısı.
"İçecek?" diye sordu.
"Şampanya," dedim.
"Şampanya mı?" diye yumuşak bir kahkaha attı, başının üzerindeki uyku maskesinin lastiği gevşeyip düştü.
"Biliyor musun, uyandığımda benim de canım şampanya istedi."
"O zaman söyleyelim."
"Bakkalda vardır. O da sipariş getiriyor."
"En iyisi olsun, lütfen."
Şampanya aramızı düzeltmişti. Biliyorum, Ludmilla da beni sevecekti. Karşılıklı oturduk. Bütün gün uyumuş, karışık rüyalar görmüştü. Ben de ona Salim Abidin'in evinde gördüğüm rüyayı anlattım, güldü:
"Onu öyle komik bir durumda, boğulurken görmek isterdim," dedi.
Bunu söylerken bir eliyle boğazını tutup komik, çocukça bir boğulma taklidi yaptı. Sonra da kederlenmiş gibi sustu. Nadya'nın boğularak öldüğünü hatırlamış olabilir miydi? Fırsattan istifade cenaze mevzusunu açtım: "Buraya gelme amacım, cenazenin ne şekilde yapılmasını istediğini öğrenmek. Salim Abidin bunu benden rica etti. Cenaze senin istediğin şekilde kaldırılacak."
"Önemi yok. Bir cenazenin olup olmaması önemli değil. Hatta yakılabilir bile."
"Yakılması burada mümkün değil."
"O zaman herhangi bir yerde, sıradan bir cenaze olabilir."
"Salim Abidin güzel bir cenaze istiyor."
"O götün ne istediği umrumda değil."
"Nadya'nın ölümüne onun sebep olduğunu mu düşünüyorsun?"
"Hayır. Aksine, Nadya'nın felaketinin Alex olduğunu düşünüyorum. "
"Alex'i bulmak için kendini Boğaz'ın sularına mı attı?"
"Bilmiyorum. Nadya sırlarını benimle paylaşmazdı. Ama Salim Abidin onu öldürmemiş olsa bile, ağır ağır zehirledi."
Kafası karışık Ludmilla. Oturduğu yerde hafifçe kaykılıyor ve siyah ipek sabahlığının önü açılıyor. Bacaklarının arasındaki karanlıkta beni heyecanlandıran şeyi görür gibi oluyorum. Tam bu sırada kapı çalıyor; şampanyamız. Şampanyayı açmak üzereyken de yemeklerimiz geliyor.
"Savcı senin de bilgine başvurmak istiyor. Bu kuşkularını ona da aktaracak mısın?"
"Salim Abidin'in başını derde sokmak istemem. Hem Nadya'yı onun öldürdüğünü düşünmüyorum. Sadece ölümüne neden olduğunu, onu hayattan uzaklaştırdığını, kırdığını düşünerek söylüyorum bunları."
"Nadya'nın eşyalarını sana verdi mi?"
"Hayır. Yazacağı roman için Alex'in mektupları, Nadya'nın günlükleri önemliymiş."
Ludmilla çorbasını çok hızlı içiyordu.
"Annem bunları yediğimi görse, düşer bayılırdı."
"Rusların ağız tadı Çinlilerden ve bizden çok farklı, değil mi?"
"Artık alıştım acılara ve baharatlara. İnsan her şeye alışıyor."
"İstanbul'a da alıştın mı, geri dönecek misin?"
"Döneceğim. Bir ay sonra, kış bitmeden."
Demek, önümde bir ayım vardı. Ludmilla’yı yeni bir hayat kurmaya ikna etmek için bir ay.
"Orada kocan ya da çocukların var mı?" diye sordum. Saçmaydı ama sordum işte. Sanki kocası ve çocuklarının olduğunu bilsem vazgeçecekmişim gibi.
"Annem ve babamdan başka hiç kimsem yok."
"Ama bir büyükannen var. Leningrad'da yaşıyor. Adı da Anna Kovalevskaya gibi bir şey, değil mi?"
"Hayır. O isimde bir büyükannem yok. Hem büyükanne ve dedelerim yıllar önce öldüler. Hiçbiri de Leningrad'da oturmuyordu."
Yazarın yazdığı gibi yaşadığına bir kere daha inanmıştım. Bu inancımın üzerine şampanyaları yuvarladım. Dilim çözüldü, Ludmilla'yı güldürecek bir sürü şey anlattım. Hatta Gene Kelly taklidi bile yaptım. Önünde diz çöküp onu omuzlarından tuttum ve öptüm. Bana karşılık verdi, saçlarımı okşadı. Sabahlığının önünü açtım. Sıcacıktı. Yatağa yuvarlandık. Nasıl sevişeceğime karar verememiştim. Vahşi mi, yoksa yumuşak, usul usul mu? İçinden geldiği gibi diyeceksiniz ama içimden sevişmek gelmiyordu. Ludmilla'yı sevmek yetiyordu bana. İktidarsız filan da değildim. Cinsel tercihlerim de doğru yöndeydi. Belki aseksüeldim. Annem çocukluğumdan beri, o talihsiz tecavüz hikâyesini anlata anlata, beni ve Hayal'i bu zevk verdiği iddia edilen eylemden soğutmuştu. Sikimi yıllarca doktor doktor gezdirmiş, bir kadının içine girdiğimde zavallıcığın sızladığını, kökünden kesiliyor gibi ağrıdığını anlatmıştım. Hepsi bana, kimisi çiçek, kimisi bok kokulu renk renk merhemler verip psikolojik olabilir dediler. Sikimi bir doktora, bazen kadın olan doktorların avuçlarına vermekten şikayetçi değildim. Bu, ruh doktorunun önüne uzanıp sorunun kaynağını benliğimde aramaktan daha kolaydı. Kimilerinin, yemek içmek kadar önemli gördüğü bu eylemi, en son dokuz yıl önce Londra'da Jamaikalı bir fahişeyle -o da bir dost partisinde kaçacak deliğim kalmadığından- gerçekleştirmiş, sonra da yokluğunu hissetmemiştim. Öyle ki, onu işemek dışında elime bile aldığım yoktu. O zaman, biraz önce, Ludmilla'nın bacaklarının arasındaki karaltıda cinsel organını gördüğümü düşünüp, niye heyecanlanmıştım? Sadece ona ait, her şeyi görmek, incelemek istemem yüzünden olmalıydı. Onu kıl köklerine kadar incelemek isterdim. İzin verse yatakta onu şiddetle düzmek yerine bunu yapmak isterdim. Zira sikim kökünden koparılıyormuş gibi acıyordu ve anırmaya yakın bağırmam bu yüzdendi. Ludmilla telaşla ağzımı kapatmaya çalışıyordu. Nitekim otelin kurallarını hiçe saydığımızı belirtir ilk işaret yan odadan geldi. Birisi duvarı yumrukluyor ve Rusça bağırıyordu. Ludmilla altımda, soluk soluğa gözlerini açmış, yan odadan gelen sesi dinliyordu:
"Burası sikişmek için değil," diye tercüme etti.
Ama yine de başlamışken işi bitirmekten yanaydı ve eliyle sus işareti yaparak kalçalarımı tırnakladı. Kendimi son anda içinden çıkarıp göbeğinin üzerine aktım. Hatta biraz boynuna ve çenesinin altına. O kadar kötü fışkırmıştım anlayacağınız. Ludmilla bu durumdan iğrenmiş gibiydi. Çarşafın ucuyla çenesini, göğsünü ve karnını silerken azarlar gibi söyleniyordu:
"Sana prezervatif vermeliydim!"
Sonra tıpkı bir Türk gibi "Allah korusun" çekerek devam etti: "Hastalığın filan yok, değil mi?"
İlişki sırasında sikimin korkunç biçimde ağrımasını hastalıktan sayarak, "Aslında var," dedim.
Ludmilla telaşlandı, ağlamaklı oldu:
"AİDS değil, di mi?"
"Yok, öyle değil."
Bunu duyunca, tıpkı bir doğulu gibi, "Diğerlerinin çaresi var," diyerek kendisini avuttu. Aynı anda odasının kapısı yumruklanmaya, bir kadın Rusça bir şeyler söylemeye başladı. Ludmilla yataktan kalkmış donunu giyerken, bir taraftan ona cevap vermeye çalışıyordu. Kendi dilini konuşurken daha sinirli ama kendinden emin görünüyordu.
Gitmek zorundaydım. Guardian 'dan röportaja gelecekler, diyerek hava atmak istedim, ama onun, Guardian 'dan haberi yok gibiydi. Ağzına bir sigara iliştirmiş, yatak çarşaflarını değiştirmeye koyulmuştu ki, onu bu halde daha fazla görürsem aşkımız -ya da aşkım- bin parçaya ayrılabilirdi.
"Çalıştığın kulübün adı ne, bu akşam oraya gelebilirim," dedim.
O da kulübün adını ve adresini bir kâğıda yazıp elime tutuşturdu. Bunu yaparken sigarasının uzayan külü düşüverdi:
"Parayı orada ödersin," uyarısının ne anlama geldiğini anlamamıştım, Ludmilla açıkladı:
"İşin bedeli, yüz dolar."
"Öyle mi?" dedim. Yanımda o kadar para olabilirdi. Cüzdanımı çıkarıp saydım.
"Türk parası olarak ödesem," dedim.
"Olur, olur," dedi.
Yanımda iki yüz elli milyona yakın para vardı. Hepsini verdim. Fazlasıyla olmasına rağmen yatağın üzerine oturmuş, paraları sayıyordu. Onun öyle bir portresini yapabilirdim: 'Aşkın Bedelini Sayan Ludmilla.'
Kırılmamıştım. Yatmamızın karşılığı olarak benden para istemesine yani. Olabilirdi, ne de olsa profesyoneldi. Hem bana âşık değildi, henüz değildi. Sikim ne kadar ağrısa da, ne zaman isterse onunla yatabilirdim. Cehenneme dönen son iki günümden beni uzaklaştıran, ruhumu huzur içinde Rusya'da bir daçaya kapatan o'ydu. Bana öyle geliyordu ki, hayatımın sonuna kadar peşimi bırakmayacak belaların içindeydim. Huzur bulacağım yeni hayatım, Ludmilla'nın kollarındaydı ve bunun için fazla zamanım kalmamıştı.
Çıkışta, otelin önündeki manasız bayrak direklerinin dibine kustum. Aşk yorgunu vücudumun posasını taşıyan mideme etmediğimi bırakmamıştım. O da haliyle, bütün bir günü dışarı çıkarmakta buldu çareyi. Acılı Çin çorbasının içindeki soya filizleri, havuçlar, tatlı-ekşi tavuğun içindeki ananas dilimleri, öğütülmeye çalışılmış tavuk parçalan hiç dokunulmamış gibi çıkıvermişti. Anlaşılan, hayal görür gibi yaşıyor, yemeklerimi de çiğnemeden yutuyordum. Evet, tahmin ettiğiniz gibi bayrak direklerinin dibindeki o kusmuğun da resmini yapabilirdim. Biraz önce korkunç öğürtülerle ağzımdan çıkardığım her şey Ludmilla'yla yaşadıklarıma şahit olmuştu. Aşkımın şahitleri, viski, şampanya ve su karışımının içinde marine edilmiş, sonunda bana dayanamayıp kendilerini dışarı atmışlardı. Olumlu ya da olumsuz anlamda dayanılmaz bir adamdım. Bu yönümle de Salim Abidin'e çok benziyordum.
Midemdeki son lokmayı da bayrak direklerinin dibine çıkardım. Otel çalışanı birkaç adam, odalarının penceresine dikilmiş, beni izliyorlardı; kusmamı yani. Benden 'dallama,' Ludmilla'dan 'kaltak' diye söz ediyorlardı.
"Kaltağın yanından çıkan dallama."
Bir ağacın gövdesi olmazsa, yaşayamaz ona âşık dalları. Onların o adi kelimecikleri, aklıma böyle şiirsel bir düşünceyi, hatta Celine'in bahar dallı kimonosunu getirdi. Ludmilla'yla kendimi, o cılız şeftali ağacı ve dalları gibi görüyordum. Öylesine bütünleşmiştik. Hayatım kesinlikle onunla birlikte Rusya' da bir daçada devam etmeliydi.
Hayallerimle eve geldim. Sedefin evinin ışıkları yanıyordu. Belki pencereden bile bakıyor olabilirdi. Eve girdim. Göğsümdeki şarap lekesinin üzerine bir parça kusmuk bulaşmıştı. Mendilimle sildim onu. Celine'in aşkının üzerine, Ludmilla'nın aşkı; lekelerin anlamı buydu. Tanrı ne çok işaret çakıyordu!
Hayal, salondaki yemek masasının başında oturmuş, bir karaltıya doğru eğilmişti. Önce onun donup kaldığını düşünmüştüm ama sonra küçük bir karaltıyla oynadığını gördüm. Bu bir karga yavrusuydu. Bahçeye mi düşmüştü? Hayal onu bahçede mi bulmuştu?
"Van Gogh getirdi."
Bu da bir ihtimaldi. Yanına yaklaşıp yavru kargayı sevdim. Kanadından yaralı olmalıydı. Uçamıyor, topalllayarak masif masanın üzerinde yürüyüp duruyordu. Yirmi dört kişilik yemek masasının üzerinde, bir aşağı bir yukarı gidip geliyordu. Oturdum ve oracıkta, satranç tahtasının arkasına şöminenin kenarından bir parça kömür alıp gördüklerimi çizdim. Gördüğümü değil, görmek istediğimi çiziyordum. Hayal yerine Ludmilla'yı oturtmam, o masayı Rusya'daki daçamızın aydınlık salonunun ortasına kondurmam bu yüzdendi. O resmi çizerken çok mutlu oldum. Daçadaymışım, biraz önce sade bir akşam yemeğinden kalkmışım, dışarıda otların, ağaçların sesini duyuyor ve Ludmilla'yı seyrediyormuşum gibi. Yıllarca sadece kendim için kurduğum hayal dünyasını biraz genişletmiş, Rusya'da bir daçaya taşımış, yanıma da Ludmilla'mı almıştım. Resim bitti, telefon çaldı. Çalan telefon Hayal'e hatırlattı:
"Bugün seni Charles adında bir İngiliz arayıp durdu." Arayan Charles'tı. Adresi verdim.
"Yarım saat içinde oradayım," dedi.
17
İNSANOĞLUNUN RUHU BİR
DAMLA SUYA BENZER
(
Pasif, edilgen annelerin oğulları, tıpkı babalarına benziyor. Döllenme sırasında ne biçim bir kapışma yaşanıyorsa, savaşı kıçtan asilzade Ferdinand kazanmış, kendine tıpatıp benzeyen bir oğlan yaratmayı başarmıştı. Dimdik yürüyor, dönmesi ve bakması gerektiğinde boynu alçıdaymış ya da tutukmuş gibi başını çevirmek yerine, gözlerini deviriyor ya da bütün gövdesiyle dönüyordu. Yanında bir de fotoğrafçı oğlan vardı. Bu karanlık evde fotoğrafımı çekmeyi acaba nasıl becerebilecekti?
Atölyeme çıktık. Charles resimlerimle ilgilendi. Babasından da duymuştu, nasıl resim yaptığımı. Röportajın iyi geçmesi için olsa gerek, birkaç övücü şey söyledi. Gözlerini göğsümdeki şarap lekesine dikip övgü dolu sözler sıraladı. Dilimin ucuna geldi, göğsümde iç içe geçmiş lekelerin anlamını açıklamak istedim. Ama vazgeçtim. Geç de olsa dilimi tutmasını öğrenmiştim. Bunun yerine kırmızı şarap açıp, daha önce Oleg'in içip koltuğun kenarına bıraktığı kadehi Charles'a, benim Celine'den gelen notu okuyup bayılacak gibi olduğumda, elimden düşürdüğüm, ama kırılmayan kadehi düştüğü yerden alıp, fotoğrafçıya verdim. Pencerenin kenarında, dibindeki kırmızı şarap tortuları kurumuş iki kadeh daha vardı. Bir tanesini elime aldım, ışığa tuttum. Renkler yine gidip geldiler. Kadehin üzerindeki sarı yağlıboyalı parmak izleri bu sayede dikkatimi çekti.
Van Gogh, ben gittikten sonra gelmiş olabilir miydi? Hayal, atölyemi kullanmasına izin mi veriyordu? Boşverdim, önemli değildi bütün bunlar.
"Rimbaud'ya benzeyen o hergeleye yardım etmekten kıvanç duyarım."
Bilmiyorum bu, yeni bir nörolojik rahatsızlığın başlangıcı olabilir mi? Düşünürken, düşündüklerimi kimseye söyleme niyetinde değilken, aklıma gelenler patır patır ağzımdan dökülüyordu.
"Ne dediniz, Ali Ferah?"
"Hiç önemli değil."
Fotoğrafçı şeytan, üstüne vazifeymiş gibi mırıldandı:
"Rimbaud'ya benzeyen o hergeleye yardım etmekten kıvanç duyarım."
"Demek Türksünüz."
"Evet, İstanbul'da yaşıyorum."
Charles açıklama yapma gereği duydu. Yurt dışındaki bazı özel röportajlara fotoğrafçı getirmeyen gazeteler, özellikle İstanbul ve Türkiye için onu kiralarlarmış. Ne demeye söylediklerimi İngilizce'ye çevirip ortaya döktü, anlayamadım. Guardian'daki fotoğraflarda asık suratlı çıkmam bu yüzdendi. Fotoğrafçının üstüne vazifeymiş gibi yaptığı çeviri yüzünden röportaj da böyle açılmıştı:
"Rimbaud'ya benzeyen o hergele de kim, Ali Ferah?"
Şarabımdan bir yudum aldım. Artık boş midemin ona işkence ettiğimden kuşkusu yoktu. İkinci yudumla ağzımı çalkalarken terüddütlüydüm. Tıpkı size yaptığım gibi, her şeyin kaçta kaçını itiraf edebilirdim.
"Picasso, Van Gogh'un gençlik fotoğrafını Rimbaud'ya benzetmiştir. Ben de aklıma ne zaman Van Gogh gelse, onu Rimbaud'ya benzeyen hergele olarak anarım."
"Şimdi, durup dururken Van Gogh da nereden geldi aklınıza?"
"Biraz önce aşağıda karakalem bir şeyler karaladım. O zaman Van Gogh'u düşündüm. Bu röportajda size ruhumun mahrem köşelerini mi açmak zorundayım?"
"Bunu yaparsanız memnun olurum."
"Bu röportaj bir itiraf olmayacak ki. Neden ruhumun gizli köşelerini size açayım?"
"Hem, insanoğlunun ruhu bir su damlası gibidir."
Bunu söyleyen fotoğrafçıydı. Başlangıçta yaptığı densizliği telafi mi etmek istiyordu bilmiyorum ama, esaslı bir şey söylemiş, "Goethe'nin dediği gibi," diye de eklemişti.
"Evet," dedim ben de. "İnsanoğlunun ruhu su damlası gibidir. Cıva gibi bölünüp parçalanamaz. Ne yöne gidecekse toptan gider, hepten parçalanır, ya da yok olur."
"Sizin ruhunuz su mu yoksa bir cıva mı? Ayrıca hayal ile gerçeği karıştırır mısınız?"
Guardian gibi bir gazeteye röportaj vermenin ciddiyetiyle, derin bir nefes alıp konuşmaya başladım:
"İzninizle sorunuzun ikinci bölümünden başlamak istiyorum."
Charles başıyla sessizce onayladı. Bu da benim tepemi attırdı:
"Bunun için bir efendi gibi bana başınızla izin vermenize gerek yok."
"Sizi kırdıysam özür dilerim. Ama başımla sizi onaylamamda hiçbir kasıt yoktu."
"Pekâlâ."
"Lütfen, devam edelim mi?"
"Bu, bu... bakın ne diyeceğimi unuttum!"
"Hayal ile gerçek."
"Hayal ile gerçek benim kafamda zeytinyağı ve su gibidir. Tıpkı sizin ve şu fotoğrafçının olduğu gibi. İkisi birbirine geçerse, bu toplum içinde barınamazsınız. Ama yalan söylemeyi, yalan söyleyerek eğlenmeyi, yalanları bu hayat savaşında kendime kalkan yapmayı severim. Resim de yalan gibi bir şeydir işte. Ruhun su ve cıva olma haline gelince... Belki böyle felsefi soruları geçmekte fayda var."
"Sizinle röportaj yapmaktaki amacımız zaten bu felsefi,sorulara cevap vermeniz değil. Haklısınız. Bizim sizden istediğimiz, Londra'nın, bütün İngiltere'nin konuştuğu iki olayda da sizin adınızın geçiyor olması."
"Tesadüf. Rastlantılar içinde yaşarız. Hayatlarımız rastlantılar üzerine kuruludur. Ne derseniz deyin."
"Duyunca şaşırdınız mı?"
"Şaşırdım ama siz gelene kadar da unuttum."
"Bütün olanlar, yani eski hocanız Vladimir Starov'un sizin adresinizi istemek için öğrenci işleri sekreterinin evine gitmesi ve boğazının kesilerek öldürülmesi, ardından şu kimsesizler yurdu müdiresinin sapkınlıkları ve bütün yaptıklarının sizin o tablonuzla tescil edilmesi... Size tuhaf gelmiyor mu?"
"Bütün tesadüfler tuhaf ve ilahidir. İmkânsızlığı içerir. "
"Bütün bu olanlar hayatınızın küçük tesadüfleri mi yani?"
"Hayatımın en büyük tesadüfünü bugün yaşadım ve âşık oldum."
"Adınız bir cinayet ve taciz davasına dolaylı bir şekilde karışsa da, Guardian gazetesi başyazarı efsanevi John Sack yazısında adınızı zikretse de, sizin hayatınızdaki en büyük tesadüf aşk mı?"
"Yeniyetmeler gibi dakka başı âşık olmadığımdan, hayatımdaki en büyük tesadüf aşktır."
"Resimden anlayan herkes, sizin çok parlak bir ressam olduğunuzu söylüyor. Ama geri çevirdiğiniz o kadar çok teklif, ilgilenmediğiniz öyle çok proje var ki. Neden yaratıcılığınızı yıllar yılı bu biçimde harcadınız, sakladınız?"
"Hangi biçimde?"
"İstanbul'da bu kaotik eve kapanıp ısmârlama portre yaparak."
"Evim kaotik değil."
"Affedersiniz, belki bütün sanatçı evleri gibi dağınık ve eski diyelim isterseniz."
"Muhtemelen siz Londra'da daha eski bir evde oturuyorsunuzdur. Bu ev tam tamına yüz yıllık. Eşyalar ve yerleri yüz yıldır hiç değişmemiştir. Buna benim atölyem dahil. Şu koltuklar, yüz yıldır şömineye bakar vaziyette durur. Çalışma masası da arkamızda. Dedem, babam ve şimdi de ben, yüz yıldır bu düzen içinde çalışıyoruz. Onlar tüccarmış, ben ressamım, tek farkımız bu. Yaratıcılığımı harcamadım. Aksine, hep yarattım. Sadece şimdiki sanat ortamını tasvip etmediğim için ortaya çıkmadım. Kendim için kurduğum dünyada, sizin ısmarlama diye aşağıladığınız portreleri yaparken mutluydum. Ben Leonardo'ların, Jan Van Eyck'lerin, Vermeer'lerin, Velasquez'in yaptıklarını yaptım. Portre ressamlığı, resmin dışında değil, içinde olma şansını verir. En sevdiğim şey budur, göz içinde göz olmak. Bakan, gören ve görülen. Ismarlama portreleri arzu edilen üslûpta çalışırım. Kendim için de resimler yaptım. Bu resimlerle pekâlâ sergi sergi dolaşır, koleksiyonlara girerdim. Ama benim bunun için isteğim yoktu. İçime bir hayvan çöreklenmişti ve elimde resimlerim kapı kapı dolaşmamı engelliyordu. Portre çalışırken mutlu olmak, kendim için resim yapmak bana yetiyordu.""
"Tekrar tesadüfen bulaştığınız skandallara dönersek..."
"Her iki skandal da bulaşılacak kadar pis mi?"
"Sizce bir cinayet ve çocuklara taciz temiz duygular içerir mi?"
"Çocuklara çok acırım. Ama insanın, öldürmek için hep bir nedeni vardır."
"Nedenler hep vardır, Ali Ferah!"
İkimiz de sustuk ve bütün röportajın böyle sıkıntıyla, kâbus gibi geçmesinden korktuk. Charles yutkundu ve ben ona nedense acıdım.
"Biliyor musunuz, o kimsesizler yurdu müdiresinin aldığı tablo gerçek bir hikâyeden yola çıkarak yapılmıştır."
"Öyle mi, nedir bu hikâye?" dedi Charles, röportajın umduğu gibi geçebileceğini düşünerek.
"Başından beri tablonun adını düzeltmedim. 'Tecavüz' diye andığınız o tablonun asıl adı, 'Balyozlu Tombul Melek'tir. Ama doğru, 'Tecavüz,' bu isim, o resmi daha iyi anlatıyor. Resim, 12 yaşında babamın tecavüzüne uğrayan annemin anlattıklarıyla yapılmıştır. Aslında resimde un çuvallarının üzerinde bir kazıma yapılırsa alttan tabloya orijinal adını veren, balyozlu tombul bir melek çıkar. O meleği uçurup elindeki balyozu babamın kafasına patlattırmayı hiç düşünmedim. Çünkü o melek, benim ve kız kardeşimin kaderiydi aynı zamanda. Üstelik ortada bir günah yok. Babam, annemle evlenmiş."
"Ama dehşetli bir şey! Anneniz, kendisine 12 yaşında tecavüz eden bir adamla evlenmiş. Yani bu tecavüz meşrulaşmış ve hayatı boyunca sürmüş. Bunu nasıl babanız açısından değerlendirirsiniz?"
Babası kıçtan asilzade Ferdinand'ın benimle ilgili bu bildik hikâyeyi oğluna anlatmamış olmasına şaşırmıştım:
"Meşrulaşan şeyler bize acı vermez."
"Kimsesizler yurdu müdiresinin yaptıklarını da böyle mi değerlendiriyorsunuz?"
"Hayır, çocuklara çok acıdığımı söylemiştim. Bir bebeğin ana karnında aylarca taşınma hali bana çok acıklı geliyor."
"Yalnız kimsesizler yurdu olduğu için ortada anne yok."
"Bu daha da acıklı ya!"
"Çok ilginç, kimi zaman bir peygamber, kimi zaman marjinal bir sanatçı gibi konuşuyorsunuz. Ya Starov cinayeti?"
"Tesadüf içinde tesadüf. O gün, Starov'un öldürüldüğünü haber aldığım gün, atölyemde, tam da sizin oturduğunuz yerde, oğlu Oleg Starov beni bekliyordu."
"Ona haberi siz mi verdiniz?"
"Hayır."
"Hâlâ haberi yok mu?"
"Sanırım yok."
"Benim yüzümden diye düşündünüz mü hiç?"
"Neyi?"
"Cinayeti."
"Siz cinayetin benim yüzümden işlendiğini mi düşünüyorsunuz?"
"Hayır, ama garip bir nedensiniz sonuçta."
"Bana kalırsa, Artemisia Judith yıllardır beklediği Starov'u, karşısında böyle sudan bir nedenle görünce çıldırdı. Bu cinayet bir delilik anı. Âşık olup yıllar yılı beklemek, bir insanı unutamamak, her şeyi yapmak için en büyük nedendir."
"Tabii asıl size, Starov'un adresinizi niye aradığını sormam gerekirdi? Öyle ilginç şeylerden söz ettik ki, röportajın belkemiği olacak soruyu kaçırmama yol açtı bu. Evet, Starov niye sizin adresinizi arıyordu?"
"İstanbul'da yaşayan oğlu Oleg Starov'a iletmek için."
"Sadece bunun için mi?"
"Evet."
"Biliyor musunuz, Bay Ferah, sizin bir buz dağı olduğunuzu düşünüyorum. Şu anlamda: Sizi en yakından tanıyanların bile su altında kalan kütlenizin büyüklüğünü, heybetini anlayamaması, kavrayamaması açısından."
"Ben bu kadar eksantrik değilim. Büyüttüğünüz gibi bir insan değilim. Sıradan, kendi halinde bir adamım ben. Konuşmamızın başından bu yana size, 'Burada ne işiniz var?' demek geliyor içimden. Bir portrenizi mi yaptıracaksınız, poz mu vereceksiniz, fotoğraf mı bırakacaksınız? Eğer fotoğrafınızın aynısını istiyorsanız başka adrese..."
"Picasso bile resimlerinizi övmüşken, niye buradasınız?"
"Bulunduğum yerin nesi var! Dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz. Londra'da tuhaf iki olayın yardımcı oyuncusu olmak dünyanın sonu değil. Benim hep İstanbul'da yaşayıp boktan heriflerin, hanımefendilerin resmini yapmam da. Ismarlama portre yapmasam meşhur olup resimlerimi satacaktım onlara. İkisi de aynı kapıya çıkar. Hem portrelerini yaptığım insanların ruhlarına nüfuz ettiğimi, en azından resimde kaderlerini değiştirdiğimi düşündüğüm mistik bir duyguyu da besliyorum içimde. En son şişmanlıktan yatağa mahkûm olmuş bir kadının resmini yaptım. Benimle görülecek hesabı varmış gibi, bana kan kusturdu. Aylarca bir psikopat gibi ruhumu kemirdi. Evet, bütün bunları size niye anlatıyorsam... Yeteneğimi, ısmarlama portrelere harcamamın nedenleri arasından çıkamayacağım. Artık bu konuyu kapatalım, tamam mı? "
"Picasso'dan söz edelim mi?"
"Picasso'nun söz edilecek şeyi kaldı mı?"
"Sizce efsanelerin sonu var mıdır?"
"Picasso efsane değildi. O, Tanrı'ya koşut bir şeydi. Tanrı kadar büyük. Yaratıcılığı ona eşdeğerdi."
"Efsaneyi aşan bir durum yani."
"Elbette."
"Starov'un ölürken Picasso diye sayıklaması size tuhaf gelmedi mi?"
"Hayır. Bazı insanlarla aramızda doğaüstü şeyler olur. Starov'la Picasso'nun arasında var olan şey de buydu. İlk gördüklerinde birbirlerini ne kadar iyi tanıyorlarsa, Picasso'nun ölümüyle son bulan dostluklarının sonunda da birbirlerini o kadar tanıyorlardı. Batıl bir şeydi onların dostlukları. Bu yüzden Starov'un Picasso'yu sayıklayarak ölmesine şaşırmadım. Dostum Salim Abidin'le benim aramda kurulan ilişkiye çok benzetirim bunu."
"Salim Abidin, Nobel ödüllü Türk yazarı, değil mi?"
"Ta kendisi. Tesadüfen tanıştık ve hemen birbirimizi çoktandır tanıdığımızı hissettik. Tanrı'nın bizimle oynadığını, bizi karşılaştırdığını ve eğlendiğini de."
"Daha önce yakın bir dostunuz yok muydu?"
"Hayatta hiçbir zaman dosta ihtiyacım olmadı. Üstelik Salim Abidin şimdi, bildiğiniz anlamda dostum değil."
"Ruh eşiniz filan mı?"
"Bu konuyu kapatalım, nasıl olsa anlayamayacaksınız!"
"Ama anlamaya çalışıyorum: Salim Abidin'e hayran mısınız?"
"Hayır, aksine onun yazarlığını takdir etmiyorum. Yaratıcılığını övmüyorum. Sadece ikimizin de 59 yaşında seçilmiş olduğumuzu düşünüyorum. Ama bazen çok tuhaf şeyler hissediyorum. Karşı penceredeki kadına bile yakınlık duyabiliyorum. Onu, yani karşı penceredeki kadını, tamamen adı konmuş bir sevgiyle seviyorum: Kız kardeşim gibi."
"Bu sevginin oluşması için bir tanışıklık filan gerekmiyor mu?"
"Hayır, mesele de bu. Picasso ve Starov gibi seçilmiş olmaktan öte bir şey gerekmiyor."
"Tanrı inancınız çok mu güçlü?"
"Her yaratıcı Tanrısını kendisi yaratır."
"Sizde öyle mi yaptınız?"
"Ben de Leonardo, Van Gogh, Picasso, Salim Abidin ve diğerleri gibi yaptım."
"Ya bu skandallar bir şekilde resimlerinizi, sizin sanatçı kişiliğinizi ortaya çıkarır, bir tür miladınız olursa, bu durumdan memnun olur musunuz?"
"Salim Abidin'in kendisine çok yakışan küstahlığını ödünç alarak size sormak istiyorum: Neredeyse röportajın sonuna geliyoruz, hâlâ beni tanıyamadınız mı? Ben zaten varım. Beni görmenize, onaylamanıza gerek yok. Bakın çok takdir ettiğim bir Rus sanatçı vardır: İlya Kabakov."
"Kim dediniz?"
"İlya Kabakov. Rusya çökene kadar okul kitaplarına illüstrasyon yapmış. Perestroika'yla birlikte o illüstrasyonları yaptığı bodrum katından çıkmış, bugün gördüğünüz işleri yapmış."
"Sözünü ettiğiniz Rus sanatçı hakkında bir fikrim yok. Peki, siz de bir devrim filan mı bekliyorsunuz?"
"Hayır, sadece size hayatıma yön vermeye çalışmadığımı anlatmaya çalışıyorum."
"Kadercisiniz yani..."
"Tam olarak değil. Sadece bir resim gibi oluşacağım bir zaman vardır."
"Daha başka neler yapıyorsunuz? Kendiniz için de olsa, sansasyonel tablolar filan..."
"Resim düşünüyorum ama bu akşam salonda o çirkin karga yavrusunun karakalem portresi dışında ilk defa, iki gündür resim çizmedim. Ama hayatımın en güzel resimlerini yapacak malzemeleri biriktiriyorum. Hepsine bir isim verip kafamda tasnif ediyorum. Yakın zamanda, oturup, önce sevdiğim bir arkadaşımın arzusu üzerine bir röprodüksiyon yapacağım. Muazzam bir hızla çalışırım. Sonra Rusya'da bir daçaya yerleşeceğim. Kış bittiğinde, bir ay sonra gitmiş olurum. İşte, birkaç gündür kafamda beliren bütün resimleri, kapanıp orada yapacağım. Bunları size anlatıyorum, siz de mühim bir insanmışım gibi beni dinliyorsunuz. Alt tarafı iki skandalin, üstelik ikisi de birbirinden beter iki skandalin bir parçasıyım. Bütün bu söylediklerimi yazacak mısınız? Yoksa şahsımla ilgili benim bilmediğim daha vahim bir şey mi var?"
"Biz sizi tanımak istiyoruz. Devam edelim mi? İyi resmin ölçüsü sizce nedir?"
"Van Gogh'un, Rembrandt'ın 'Gece Nöbeti' ve 'Yahudi Gelin' tabloları için söylediğidir: Bu şekilde resim yapabilmek için pek çok kez ölmüş olmalı."
"Yapmayın, o zaman insanlar sizin 'Tecavüz' tablonuza bakıp ne düşünürler sanıyorsunuz?"
"Böyle bir şeyi yapmış olduğumu mu?"
"Affedersiniz."
Röportajın bir adım bile öteye gitmeyeceğini anlamıştım. Neden bilmem, karşımdaki İngilize de acımıştım. Marifetlerimi dökmeye karar verdim:
"Benim yakalandığım hastalığı biliyor musunuz?"
Charles'ın gözleri şaşkınlıkla açıldı ve ben ona sizin pek iyi bildiğiniz hastalığımı anlattım. Sanırım bu, röportajı ilginç kılmaya yetmişti. Ardından keyfi yerine geldi ve sevgilim Ludmilla'nın dans gösterisini izlemeye gitme önerimi kabul etti. Aslında Charles'ın, "İnsanlar 'Tecavüz' tablonuza bakıp ne düşünürler?" münasebetsizliği üzerine, "Senin sikilmiş bir orospu çocuğu olduğunu düşünürler," cevabını verip gırtlağına sarılacaktım, ama neden bilmem, bu gece onunla birlikte Ludmilla'yı izleme hayaline kapılmıştım. Takıntılarım, onarmayı asla beceremediğim taraflarımdandır. Ya, Charles yorgun olduğunu öne sürerek benimle gelmeyi reddetseydi? Bu da olabilirdi. İşte, o zaman dünya başıma yıkılır, Ludmilla'mı seyretmeye gidemezdim. Beni anlayın, kafamda başlangıçta kurduğum bir şeyin yön değiştirmesine dayanamıyorum. Ayrıca kendimi kaybetme hallerim vardır. Bu, öfke nöbetlerime filan benzemez. Konuşarak dökülürüm. Ruhumun en karanlık taraflarını, sırlarımı ortaya dökerim. Ludmilla'nın sahne alacağı kulübe doğru giderken bu oldu: Yazardan, Nadya'nın kuşkulu ölümünden, Kıbrıslı savcıdan, bunlar yetmezmiş gibi Celine'den, Ekber'den ve 'Ekber'in Acısı'ndan, o tabloya ilişkin dönecek dolaplardan, hatta daha önce penceredeki kadın dediğim Sedeften bile söz ettim. Charles bütün bunları, Cihangir'den Aksaray'a doğru yol alırken, yarı yarıya karanlık taksinin arka koltuğunda, ağzı şaşkınlık ve yorgunluk, biraz da aptallıkla açılmış biçimde dinledi ve kaydetti. Üst üste, "Bütün bunları yazabilir miyim?" diye sordu. Kendimi kaybetmiş bir biçimde, "Elbette," dedim."Elbette yazabilirsin."
Charles'ın, İstanbul'da başına gelen talihsiz olaylar Guardian röportajının yayınlanmasını engellemeseydi, bütün bu anlattıklarım, ölümümün arkasındaki komployu anlaşılır kılmaya yeterdi. Bir ay sonra başıma gelecek tuhaf ve içinden çıkılması imkânsız durum karşısında, hep o röportajın kanıt oluşturacağını düşünmüşümdür. Salim Abidin'in dediği gibi, "Yine de dikkatli bir okur, gerçek nedene ulaşabilir."
18
"KENDİNCE BİR AKREP YAPAR
GÖLDE YÜZEN KUĞU"
(
Hayal, karanlık odasında oturmuş, nasıl delirdiğini düşünüyor. Bunu ısrarla düşünmeye kararlı. "Ruhumu yaralayan ilk şeyi bulmalıyım," diyor. Karga yavrusu avucunda, parlak geniş gagasını başparmağına dayamış, sessizce duruyor. Hayal'in başparmağını annesi zannediyor. Hayal de yatılı okuldaki rahibeleri annesinin yerine koymaya çalışırdı. Hele bir tanesini, kendisini yıkayanı, çevresinde pervane olanı, rahibe Beatrice'i severdi en fazla. Rahibe Beatrice, gizlice girerdi yıkandığı küçük banyoya:
"Sen çok küçüksün, seni ben yıkayayım."
Bacaklarını, yeni yeni kabarmaya başlayan göğüslerini sabunlardı usul usul. Sabunlar ve tembihlerdi:
"Kimseye bundan söz etme. Çocukları rahibelerin yıkaması yasak çünkü. Yoksa hepsi, yıka beni, yıka beni derler. Oysa ben sadece seni sevdiğim için, bir tek seni yıkamak istiyorum."
Hayal bunun kendisine verilmiş bir lütuf olduğunu düşünürdü. Bunun bir lütuf, rahibe Beatrice'in de bir erkeğe ne kadar çok benzediğini düşünürdü. Onu yıkarken, uzun rahibe elbisesinin ıslanmasına rağmen, hiç soyunmazdı. Su buharı, ürkütücü, puslu bir manzaranın yerine geçiyordu. Bu manzarayı asıl ürkütücü kılan, Hayal'in rahibe Beatrice tarafından dişlenen göğüsleri ve cinsel organıydı. "Bağırırsan Tanrı'nın bütün laneti üzerine olur."
Hayal'in bağırmamak için ısırdığı elleri, mor diş izleriyle doluydu. Aynı izlerin daha derinleri, kan oturmuşları, göğüslerinde ve cinsel organında, kalçalarında açılmıştı. Cinsel organındaki, vajinasına denk gelenler ilk açıldıklarında kanamıştı. Yara olan yerler bir dahaki banyoya kadar kabuk tutuyor, işerken sızlıyorlardı. İşerken, canının acısından sesini çıkarmamak için, yine ellerini ısırıyordu Hayal. Bu yüzden kesik kesik, ağır ağır işemesini tembihlemişti rahibe Beatrice ona. "Böylece kasların daha iyi çalışır, bu yaptığım senin iyiliğin için."
Hayal eve döndüğünde annesinin kendisini yıkamasını istiyor, bunun için yalvarıyordu. Annesinin tanık olmasını istiyordu. Ama olmadı, bir kere bile annesi tarafından yıkanmadı. Onu 14 yaşına kadar, hep rahibe Beatrice yıkadı. Bir gün uzun parmaklarını daha da derinlere soktu ve Hayal'in kanaması başladı. Küçük, dar banyonun zemini kan gölüne dönmüştü. Hayal bu korkunç manzara karşısında bayıldı ve okulu onun deliliğini, göğsündeki diş izleri iyileşir iyileşmez, aileye yazdığı bir mektupla tescilledi:
"Kızınız kendisine zarar vermektedir."
Okuldan atılan Hayal, bu korkunç sırrıyla baş başa kaldı ve sadece hafta sonunu geçirmek üzere geldiği evinde deli muamelesi görmeye başladı. Bu durumda gerçekten delirmekten başka seçeneği yoktu. Her akşam rüyalarına giren rahibe Beatrice, kendisine yaptıklarını kimseye söylememesine rağmen, Tanrı'nın bütün lanetini üzerine vermişti.
Boyun eğip kendini kapattığı bu dünya, akıl hastanesine yatırılana kadar kendisine daha huzurlu ve korunaklı gelmişti. Deliliği dışarı çıkmasına, sosyalleşmesine engeldi. Böylece yeni bir Beatrice vakası vuku bulmuyordu. Kendince deliliğin en konforlu yanı buydu. Dışarıda bekleyen Beatrice ona dokunamıyordu. Banyoda yıkanmayı reddedip vücudunu sabunlu suyla silmesi, saçlarını ışıklı ve aydınlık bir yerde, leğende yıkaması da bu yüzdendi. Beatrice onu banyoda bekliyordu.
"Kim bu Beatrice?"
Akıl hastanesindeki doktorların bu sorusuna ne Ali Ferah, ne de annesi cevap verebilmişti.
"Dante'nin Beatrice'i mi?"
Resimden başka bir dünyası olmayan Ali Ferah ne kadar saf bir soru sormuştu. Ciddi ciddi Dante'nin Beatrice'inin kız kardeşini cehenneme götürüp delirttiğini düşünmüştü.
"Deliliğin bir kodu vardır."
Hastanedeki doktorlar, Hayal ilaçların ve elektro-şokun etkisindeyken, yanı başında durmuş, ailesine bu açıklamayı yapıyorlardı:
"Birisi, Hayal'in benliğine deliliğin kodunu doğru girmiş."
"Beatrice," demişti Hayal. Bütün gücünü toplayıp: "Beatrice." Avazı çıktığı kadar ilaçların, elektro-şokun vücudunda bıraktığı bütün güçle: "Beatrice."
"Kim bu Beatrice?"
Doktor o zaman sormuştu. Sessizliği, kimsenin bir cevap vermediğini duymuştu Hayal. Onlara bir ipucu vermek için:
"Bain" demişti, "a le bain."
Ali Ferah tercümesini yapmıştı:
"Banyo, banyoda."
Annesi, kızının kendisine zarar verme sürecinin banyoda kanlar içinde bulunduğunda başladığını hatırlatmış, yine de hiç kimse Hayal'in sırrına vakıf olamamıştı. Banyoda onu yıkayan, erkeğe çok benzeyen ve öğrenciler arasında onun kıllı bir erkek olduğuna dair hikâyeler anlatılan rahibe Beatrice tarafından, bedeninde ve ruhunda onarılmaz yaralar açıldığını kimse öğrenememişti. Onu delirtenin Tanrı olduğunu, Hayal'in kendi Tanrısına Beatrice adını verdiğini düşünmüşlerdi. Bu sırrı artık ailesiyle paylaşmanın hiçbir anlamı yoktu. Rahibe Beatrice, kendince bir akrep yapan, suda yüzen kuğuydu. Bu Hayal'in en sevdiği dizeydi:
Le cygne sur le lac fait le scarpion a' sa manie're. *1
Bir keresinde Ali Ferah bunun sağlamasını yapmıştı. Bir kuğu çizip aksini suya düşürmüş, ortaya bir akrep çıkmıştı. Hayal bugüne kadar, bu dizenin anlamını düşünmemişti. Rahibe Beatrice'in onu sabunlarken, pisliklerinden arınacaksın diye inlerken, bu bir tek dizeyi mırıldanması boşuna değildi demek ki. Kimse rahibe Beatrice'in diğer yüzünün, aksinin, suda çizdiği akrebi görememişti.
Hayal birdenbire buna hayıflanmıştı. Ağabeyinin gidip gelen renkleri gibi, onun da aklı, gittiği gibi gelmişti bir anlığına. O bir anlık zamanda düşünmüş ve hayıflanmıştı. Elindeki zavallı karga yavrusunun başını, bu bir anlık akıllılık halinden deliliğe şiddetli bir düşüş yaptığında koparmış olmalıydı. Bütün sokak çığlıklarıyla inliyordu:
"Kendince bir akrep yapar suda yüzen kuğu." Bu çığlıklar süt verirken kucağında bebeği varmış gibi uyuyakalan Sedefi ve 1992'de mezara giren rahibe Beatrice'i uyandırmıştı. Hayal, yıllar sonra görüyordu rahibe Beatrice'i. Akıl hastanesinde zorla banyo yaptırıldığı yıllarda, onunla birlikte banyoya girer, delirten işkencelerine kaldığı yerden devam ederdi. Eve çıktığından bu yana görünmez olmuştu. İşte, yıllar sonra Hayal'in çığlıklarıyla mezarından çıkıp gelmişti yeniden. Gelmiş ve kafası koparılmış, kanlar içinde yerde yatan karga yavrusunun başını, Hayal'in vajinasına sokup gitmişti.
19
SEN DANS ETMENE BAK!
(
Gece kulübünün localarından birisine oturduk. Sahte kırmızı derilerle kaplı, yapış yapış koltuklara. Kimi yerlerinden, sarı peynire benzer süngerler fışkırmıştı. Ah renkler! Sanırım çok heyecanlanınca beynimin o köşeciği çalışmaya, unuttuğu renkleri yeniden hatırlamaya başlıyor, sonra yediği yemeğin tadını alamayan sinir hastası gibi oluyor, hangi renklerle kuşatıldığımı bilemiyordum. Koltukların yırtıklarından fışkıran süngerler, yan locadaki etli butlu fahişenin etleri gibiydi. Kadının ucubeliğinin bir çekiciliği vardı. Biraz onu seyrettim ve "Tesadüf adamın, ressamın, çirkin ve şişman kadın saplantısı," diye, röportajında yer verebileceğini düşünerek, bundan Charles'a da söz ettim.
Garsona Ludmilla'nın misafirleri olduğumuzu söyledim. Ona hayran olduğumuzu, onun dansını izlemek için geldiğimizi. Cevap vermedi. Geceye tekilayla başladık, fotoğrafçının tercihiydi bu. Aptal, kendini tutamayıp pavyondan kovulmamıza yol açabilecek bir şey yaptı; fotoğrafımızı çekti. O gece Ludmilla'yı dans ederken seyredemesem ölebilirdim. Bunun için kalbim üzüntüden ve hayal kırıklığından aniden durabilirdi.
Sırayla birkaç tuhaf şarkıcı çıktı sahneye. Bir tanesi, popüler olduğunu düşündüğüm şarkılardan sonra, "Patronum Alaaddin beyin özel isteği üzerine, her gece olduğu gibi bu gece de," diyerek, 'İndim Havuz Başına'yı söyledi. O absürd şarkının bu gece kulübünde, onca popüler şarkının olduğu repertuvarda ne işi olduğunu anlamamızı sağlayan anonsa karşın, şarkıyı çılgınlar gibi gülerek dinledim. Şarkıya hoş olmayacak biçimde -fazlasıyla gülerek- eşlik etmiş olmalıyım ki garsonlar, patronları Alaaddin Bey'in, "Saygılı olalım," uyarısını ilettiler.
İçime yeniden, o gece dans ederken Ludmilla'yı izleyememe korkusu düştü. Bu korkuyla kendime gelmem fazla uzun sürmedi. Charles'ın beni koskoca Guardian gazetesinde "madalyonun dönüp duran yüzleriyle" tanımlaması bu yüzden olmalıydı. İyi ama, ruhumun bütün gizli kapılarını, tanıyalı bir iki saat olmuş bir adama açmamın ne sakıncası olabilirdi ki!
Sonunda, içinde Ludmilla'nın da bulunduğu dans grubu anons edildi:
"Karşınızda, KIZIL KIZLAR."
Anonsla birlikte perdeler, ağır ağır açılmaya, tepedeki pırıltılı diskotek topu sanki daha hızlı dönmeye başladı ve sahneye on iki kızıl kafalı kız, on iki Oidipus kızılı saçlı Ludmilla çıktı. Uzun bacaklı, pullu mayolu, renk körlüğümün müsaade ettiği biçimde algıladığım üzere parlak çizmeli, Rio karnavalındaki kızlar gibi tüylü başlıklı, gözleri pırıltılara bulanmış, dudakları ıslak, ıpıslak on iki Ludmilla. Mayoları kasıklarının en üst noktasından sıyrılmış, kimi Ludmilla'ların tüysüz organlarının yanakları, bu pırıltılı mayolarından sarkmıştı. Kankan
dansçıları gibi bacaklarını kaldırıp indiriyorlardı, dimdik, en tepeye. Dönüp popolarını dikmeleri, ağızlarını aralamaları iğrençti. Ara sıra kadın ve erkek rolüne giriyor, dillerini kulaklarına sokup kalçalarını düzüşür gibi hareket ettiriyorlardı. Benim Ludmilla'm sahnede de kadın rolündeydi, ancak onunla gerçekten sevişir gibi davranan, görünmez bir uzvu varmış da onu Ludmilla’nın bir yerlerine sokuyormuş gibi yapan hemcinsine fazlasıyla yakın duruyordu. Yani, bunun bir dans gösterisi olduğunu bize hissettirmeyecek kadar yakın, yatakta müşterisi olduğum halde bana davranmadığı kadar yakın. Kötü günlerinde cinsel tercihleri değişmiş olabilir miydi? Dans gösterisi moralimi bozmuştu. Charles aşkımı dikkate almayıp, "Hangisi sizinki?" diye sordu. "Hepsi," dedim. Deli gibi güldü: "Desenize bir hareminiz var."
Ludmilla gözlerini şahin gibi üzerimize dikmişti. Gösterinin bir yerinde bütün kızlar salona dağılıyor, müşterilerin yakasını çekip yanağından makas alıyor, kucağına oturup, dilini kulaklarına sokuyorlardı. Ludmilla bizim masamıza geldi. Kıvranarak, şarkıya eşlik edip, ellerini çırparak, başındaki ağır olduğunu tahmin ettiğim başlıkla daha ritmik yürüyerek. Bana sarıldı: "Geleceğine inanmamıştım," dedi.
Beni dudaklarımdan öptü. Başparmağını dudaklarımdan göğsüme kaydırdı. İnce uzun parmağı göğsümdeki iç içe geçmiş lekenin üzerinde durdu. Parmak o lekeyi yeniden çerçeveledi. Aşk büyüsü tamamdı.
Gösteri bittikten sonra garson bir haber getirdi: "Ludmilla salona inmek istemiyor. Sizi dışarıda bekleyecek."
Misafirlerime kalkmam gerektiğini söyledim. İtirazları yoktu. Charles beyaz leblebileri ve itinayla tabağa dizilmiş, incecik kesilmiş meyveleri yiyiyor, bir ayağıyla ritim tutuyordu. Hayatından memnundu ve gitmeye niyeti yoktu. En nihayetinde, kıçtan asilzade Ferdinand'ın sümüklü oğlunun bakıcısı değildim. Görgüm gereği bütün hesabı ödedim, hatta misafirime bir kere daha hesap çıkarılmaması için bir şişe içki parası daha bırakıp oradan ayrıldım. Fotoğrafçı da peşimden geldi. Charles'ı loş ışıklı salonda bırakıp çıktık.
Ludmilla, beni tekrar tekrar kendine âşık etmeye kararlı olmalıydı. Beni yine bekliyordu. Kulübün hemen önünde, neonların altında. Üzerinde yas giysisi olduğunu düşündüğüm paltosu ve kürk kalpağı vardı. Pırıltılı makyajı ve lame çizmeleri duruyordu. Ruhunu, bedenini, bütün varlığını, hayatını bana verebilir gibi bekliyordu beni. O anda onu alıp hayalimdeki daçaya gidebilirdim. Keşke bunu yapabilseydim, beni bekleyen felaketlerden de böylece kurtulmuş olurdum. Ama insan başına neler geleceğinden habersiz yaşıyor. O büyülü gecede elimden gelen tek şey Ludmilla'yı oteline bırakmak oldu. Fotoğrafçı Taksim'de inmek istemişti. Kafam çalışmış, özel bir cenazede fotoğraf çekip çekemeyeceğini sormuştum. Ludmilla'yla cenazede bir eş olarak yan yana dururken fotoğraflarımız olmalıydı. Bu yüzden fotoğrafçının telefonunu aldım. Cenaze organizasyonum böylece başlamıştı. Ludmilla'nın elini tuttum. O da bana, Moskova'da almak istediği bir daire olduğunu, parasının yetişmediğini, borç verip veremeyeceğimi sordu:
"O evi sana ben alırım," dedim. "İstersen bir de daça alırım."
Şaşkınlıkla suratıma bakıyordu. İnanmıyor gibiydi.
"Huzura ihtiyacım var. Senin aşkına. Bunun için beni de götürmen şartıyla Rusya'da istediğin bütün evleri alırım sana. Yeter ki orada benimle birlikte bir hayat kur. Yarın hem bu işleri, hem de cenaze organizasyonunu halledelim," dedim.
Dudaklarıma yapıştı. Dikiz aynasında kan içmiş bir vampir gibi görünüyor olmalıydım. Böyle bir otoportremi yapabilirdim: 'Dikiz Aynasındaki Âşık Vampir.'
Bir an Ludmilla'yı eve, atölyeme götürmeyi düşündüm. O lame çizmelerini tozlu, eski döşemelerin üzerine atmayı, kürk kalpağını bir mücevher gibi yatağımın başucundaki sandalyenin üzerine yerleştirmeyi hayal ettim. Onun yatağımda kollarımın arasında oluşunu değil de, eşyalarını, ona ait şeyleri kederli yatağımın üzerine saçılmış halde düşündüm. Tam bunu teklif edecekken, "Benimle birlikte Rusya'da yaşamakta kararlı mısın? Bir daça ve Moskova'da bir ev almakta," diye sorup, arkasından yarın öğlen için bir randevu verip hızla taksiden indi. Gözlerini yapış yapış rujlu ağzıma dikmiş olan şoför, benden yeni bir emir bekliyordu. Ben de oracıkta indim, kaşmir paltomun koluyla ağzımı sildim. Yorgunluktan bacaklarım titriyordu. Titreyen bacaklarımın güçlükle taşıdığı başımın içinde Ludmilla dans etmeye devam ediyordu.
"Kendince bir akrep yapar gölde yüzen kuğu."
Duyduğum bir çığlığı tekrarlamıştım. Bu dize bana tanıdık geliyordu. Birisi sokağa böyle haykırıyordu. Benim de bildiğim bir dizeyi. Kimindi bu dize? Hiç ummadığımız birisinin... Birileri pencereden sarkmış, bizim eve bakıyordu. Kapının önünde telaşlı bir kalabalık vardı. Beni görünce hareketlendiler:
"Bıktık bu deliden," dedi en öndeki, bütün sinirli, edepsiz ve kompleksli hemcinsleri gibi saçları kıvırcık olan bir kadın:
"Ya yangın çıkarsa, bütün mahalle yanar. Kapatın tımarhaneye şu deliyi!"
"Sizden korkuyoruz!" dedi bir diğeri.
Sanırım en acıklısı buydu: Sizden korkuyoruz. Biz akıllılar, delilerden korkarız. "Gösterir misiniz bana, sizin aklınız nerede?" demek istedim onlara. Her akşam aynı saatlerde yediğiniz yemeklere mi ekiyorsunuz aklınızı? Yoksa birbirinizi gözetmeniz, kollamanız, herkes gibi olmanız mı akıllılık? Akıl nedir? Varsa sizde mi bulunur?
"Gidin buradan," dedi, en başta deliliğimizle onu ateşe vermemizden, bu sayede akıllılık alameti düzeninin kül olacağından korkan. Yüz yıllık evimden, delilik, tuhaflık, çoğunluk gibi olmama hali yüzünden kovuluyordum. Siz olsanız tahammül edebilir miydiniz? Tahammül edemedim, kendisini kaybetmiş halde, "Deliler," diye bağıranın suratının ortasına, burnunu kıracak yumruğu attım. Diğerleri korkudan üzerime gelemediler. Oysa evin kapısı açık, öylece duruyordum. Kapıda dikilmiş, onlara bakıyordum, isteseler beni linç edebilirlerdi. Onlara bu fırsatı verdim. Korkaklar, delilik eşiğini atlayıp eve giremediler.
Annem salonun ortasında dikilmiş duruyordu: "Benim o halim gibi," dedi ağlayarak. "O halim gibi." Bunun ne anlama geldiğini, Hayal'in odasına çıktığımda anladım. Bacakları açık, donu sıyrılmış, kan içerisinde yatıyor ve bağırıyordu. Bir ambulans çağırdım ve beklemeye başladım. Tuhaftır, kız kardeşimin o korkunç görüntüsüne rağmen, Ludmilla kafamda dans edip duruyordu.
Ludmilla'nın dans eden görüntüsü olmasa, istediğim tek şey evi yakmaktı. Kendimi, annemi, Hayal'i. Ludmilla'nın dans eden hayali de dumanla boğulur, alevlerle yanardı. Onu düşünürken ölemezdim, kendimi öldüremezdim. Kız kardeşimin elini sıkı sıkıya tuttum. Çığlıkları dinmişti. Ağır kanamalı, normal bir kadınmış gibi mırıldanıyordu: "Bana inanır mısın?"
Cevap vermedim. Israrla sormaya devam ediyordu. Ama ben cevap vermedim. Hastaneye kaldırılacağını, benim de ona refakat ederken uyuyabileceğimi düşünüyordum. Yalnızca yorgun olduğumu düşünüyor, son gücümle hayalimde Ludmilla'yı dans ettiriyordum. Soğukkanlılığın bu kadarı da fazlaydı. Hayal'in yattığı yatak kandan ıslanmıştı. Bir yerini mi kesmişti? Cinsel organına zarar vermiş olabilir miydi? Gözlerimi kasıklarına kadar uzanan ve kana bulanan karaltıya diktim. Apış arasından, kanlı bir parça sarkıyor gibiydi. Bunu yaparken, gözlerimi kız kardeşimin kan içindeki cinsel organına dikmiş bakarken, utanç içindeydim, ama durumun vahametini anlamaya çalışıyordum. Sonunda girdiğim şoktan çıkmaya başlamış olmalıyım ki, onu çarşaflara sarıp aşağı indirmek, ambulansı beklemeden hastaneye götürmek geçti aklımdan. Bunu yapmak için kan lekelerinin gelincik çiçeklerine benzediği çarşafları çekiştirdim. Bu akşamüstü Hayal'in elinde gördüğüm karga yavrusunun başsız bedeni yere, ayağımın tam dibine düştü.
Kardeşimi kucakladım, belki de ölüyordu. Ağabeyi soğukkanlılığını kaybetmeden, kafasında Ludmilla'sını dans ettirip dururken, o yavaş yavaş ölüyordu. Bayılmış olabilirdi çünkü sesi çıkmıyordu. Deliliğin en kötü tarafı, insana yaşattığı bu zulüm olmalıydı. Olmayan akıl bunu hissedebilir miydi? Ruhumuz mu, aklımız mı bize bir şeyleri hissettirirdi? Hayal'i aşağıya indiriyordum. Kendimi onun ölüsünü kucakladığıma inandırmıştım. Kız kardeşimin bütün acıları sona ermişti. Bir şekilde kendisini öldürmüş olmasını istiyordum. Deliliğinin artık bittiğini.
Kapının önünde hâlâ birileri vardı. Kimi bekliyorlardı, ne istiyorlardı? Annem salonda bir koltuğa çökmüş, bizi seyrediyordu. Seyretmekten ve üzülmekten başka yapabileceği hiçbir şey yoktu. Yaptığı her şeyin, koşup kapıyı açmasının, ambulans için yanlış yerlere telefonlar etmesinin, küçük bir çocuk gibi kızının başını sıvazlamasının boşuna olduğunun farkındaydı. O talihsiz tecavüzden sonra, yıllarca ve yıllarca yaşamasının boş olduğunun farkında olduğu gibi. Kapıyı açıp, o kalabalığın arasından geçmenin beni küçülteceğini, zavallılaştıracağını düşünüyordum. O normal, insanların, benimle ilgili böyle bir şeyi hafızalarının bir köşesine kaydetmelerini istemezdim. Renksiz, sıradan anılarının arasında, kucağımda kız kardeşimin kanlı bedeniyle, evimin kapısındaki bu görüntüm olmamalıydı. Hayal'in ayağımın ucuna damlayan iki damla kanı, o kanların kapının önündeki uğultuya rağmen duyulan sesi, beni buna zorladı. Yüksekten atlar gibi, bir alev topunun içine girer gibi, ölmeye gider gibi kapıyı açtım ve kapının önünde bekleyen kalabalığın arasından geçtim. Hâlâ neyi bekliyorlardı? Şeytan taşlayan kalabalık gibi, cadıları yakmaya yeltenenler gibi görünüyorlar ama kesinlikle bizi öylesine zavallı bir halde görmeyi akıllarından geçirmiyorlardı. Bize acıdıklarını hissettim, sessizleşmişlerdi çünkü.
Daha önce de böyle şeyler olmuştu. Yıllar önce Hayal'i akıl hastanesine götürmemizin de böyle acıklı bir hikâyesi vardı. Pencereleri kırması, delilik nöbetleri. Unutmuşum. Hepsini unutmuşum. Uzun zamandır sakin ve huzurlu bir hayat yaşıyor olmalıydık. Bu yumuşak ailelerin yaşadığı mahallede, sessizce büyüyen habis bir tümör gibi. Ağlamak istemezdim ama hem çok yorgundum, hem de böyle bir hayatım olmasını istemezdim diye düşünüyordum.
O sırada şikayet üzerine gelen polis aracı sokağın başında belirdi. Kalabalık, "Sizi hastaneye götürsünler," dedi. Deliliğimizden şikayetçi kadınlar, normal insanlara özgü o yapış yapış ve kişiliksiz iyilikleriyle, Hayal'in sarındığı kanlı çarşafın ayaklarıma dolanan ucunu toplayıp çekiştirdiler. Bizimle ilgilenmek, yardım etmek istiyorlar, bizi aciz görüyorlardı. Onları böylesine aşağılık kılan tanrılarının bizi gözettiğini akıllarına getirmiş, korkmuş, kutsal kitaplarının emrettiğini hatırlamışlardı: "Günahkârlara yardım edin."
Polis arabasına bindik. Sedefin, evinin penceresinden bana baktığını gördüm. Aynı ağırlıkta, aynı anda, küçük bir el hareketi yaptık birbirimize. Polisler soru soruyorlardı, gereksizce. Bunun bir tür işkence olduğunu düşündüm. Cevaplarımı bu yüzden kekeledim. Ludmilla'yı hayalimde yeniden dans ettirmeye başlamıştım. Ama ikisini aynı anda yapamıyordum. Konuşmayı ve hayal kurmayı.
20
NABOKOV, NE ALÂKA!
(
Salim Abidin, Nadya'nın odasının kapısında. Nadya hayattayken, daha bir hafta öncesine kadar her gece, bu odanın kapısına gelir, içeriden gelen sesleri dinlerdi. Bunu yapmasını çok sever, bazen anahtar deliğinden onu seyrederdi. İstediği zaman odasına girip onu düzebilir, yatağına çağırabilir, ona istediğini yapabilirdi. Peki, onu anahtar deliğinden gözlemesinin anlamı neydi? Basit bir röntgencilik mi? Aslında kimi zaman, Salim Abidin o anahtar deliğinden baktığında Nadya'yı değil, Margret'i görüyordu. Birbirlerine hiç benzemiyorlardı. Eğer benzerlikten sayılırsa, gülerken diş etlerinin görünmesi, sandalyede otururken kaykılarak sandalyeyi sallamaları dışında, birbirlerine hiç benzemiyorlardı. Ama o anahtar deliğindeki görüntüde her şey biçim değiştiriyor, bir sihir devreye giriyor, Nadya, Margret'in yerine geçiyordu.
Aslında Salim Abidin, çok daha güçlü bir şeyden dolayı ikisini birbirine benzetiyordu. İkisinin de gizli tarafları vardı. Düzüşmek, birlikte uyumak, birbirini sevmek, daha pek çok şey, kısacası insan ruhunun birbirine yaklaşmasını sağlayacak ne olursa olsun, o gizlilik kabuğu açılmadan duruyordu. Sanki dünyaya bir sırla gelmişlerdi. Ya da bir görev gereği Salim Abidin'in yanındaydılar. Öyle ki yazarken bile hissetmediği başka bir dünyanın varlığını, yıllar önce Margret'in, sonra Nadya'nın yanında hissetmişti. İki ilişkisinde de derinden hissettiği bir diğer şey sessizlikti. Her iki ilişkisi boyunca gördüğü kâbuslar, açılmayan kapılardı. Açılmayan kapıların ardında yıllar önce Margret, şimdi de Nadya vardı. Margret hayattayken, onu anahtar deliklerinden gözetlemesi, karısının gizli saklı, kendisinden esirgenen dünyasına girme amacını taşıyordu.
Margret'den sonra hiçbir kadını yanında barındırmamıştı. Diğerlerine sadece onları düzecek, içlerine akacak kadar vakit ayırıyordu. Duygusal hiçbir ilişkisi olmamıştı. Nadya için de başlangıçta böyle bir şey düşünmüştü. Asistanlığını yapacak, istediği zaman kendisiyle yatacak, ama asla onunla birlikte yemek yemeyecek, uyumayacak, özel konularda konuşmayacak. Ne var ki, o da Salim Abidin'i o dünyaya almamakta kararlıydı.
"Sen kim oluyorsun da beni o dünyaya almıyorsun?" Kabaca böyle düşünüyordu Salim Abidin.
Yazarlığı, şöhreti, en nihayetinde Nobel ödülü, hayattaki tek gücüydü. O gücün karşısında kapıları kendisine kapalı kalacak bir dünya olabilir miydi? Margret'i affediyordu, zira onunla evlendiğinde henüz bir yazar olmaya çalışıyordu. Margret onunla ilgilenmiyordu; onu yeterli bulmuyor onu küçümsüyor, yazabileceğini sanmıyordu. Salim Abidin hâlâ, Margret'i istemeyerek öldürdüğünü düşünüyordu. Karısını öldüren bir yazar adayının hikâyesinin konu edildiği Paha Biçilmez Margret'de kendisine çok benzeyen kahramanı gibi bazen bu ölüme, "Bir kaza," diyordu. Margret'in mutsuzluktan, kederden içip çok sarhoş olması, onu kendine gelsin diye su dolu küvete yatırması, karısının küvette sızıp suyun içinde uykuya dalarak ölmesi, bir kazaydı. 1963 yılının 12 Haziran'ına denk gelen gazeteleri taradığınızda, 20 yaşındaki genç kocanın polis muhabirlerine verdiği şu demece rastlarsınız:
"Margret bir İngiliz kızı olarak İstanbul'a ve Türk aile hayatına uygunsuzluklar gösteriyordu. Çalıştığı Robert Kolej Kütüphanesi'ndeki işiyle ilgili sorunları vardı. Eve gelir gelmez içmeye başlıyor, sonra da pencereden sarkıp bağırarak komşuları rahatsız ediyordu. Yine öyle bir akşam, duşun iyi geleceğini düşünerek onu banyoya götürdüm. Kavga ettik, beni tokatladı. Yalnız kalmak istediğini söyledi. Onu banyoda bırakıp çıktım. Çok yorgundum, uyuyakalmışım. Uyandığımda banyoya koştum ve onu küvette suyun içinde buldum."
Aslında her şey Salim Abidin'in anlattığı gibi olmuştu. Cenazeyi almak için İstanbul'a gelen Margret'in anne ve babasının, içe kapanık ve sessiz buldukları damatlarını suçlasalar da, kızlarının alkol ve ilaçla ilişkisini doğrulamaları, ister istemez Salim Abidin'i aklamıştı. Yazarımızın yazabilmek için bir travmaya ihtiyacı vardı ve o da böylece gerçekleşmişti. Hayal'in delirmesine neden olan rahibe Beatrice gibi, o da kendisini daha da silikleştiren Margret unsurunu hayatından çıkarttıktan sonra yazmaya başlamıştı. Doğal olarak yazarlığının başlangıcı olan bu travmayı kaleme aldı. 1964'de basılan 486 sayfalık Paha Biçilmez Margret'i kusar gibi üç ayda yazdı. Yıllarca yazmaya çalışan ve yazdığı metinlerden bir iş çıkmayacağı defalarca yüzüne söylenen Salim Abidin, mucize gibi yazmaya başlamıştı. Kitabın Türkçe'deki başarısından öte, Margret'in şüpheli ölümüyle ilgilenen İngiliz basınının duyurusuyla kitap İngilizce'ye de çevrildi ve asıl orada olağanüstü bir ilgiyle karşılandı. Öyle ki kitap ilk olarak 1964 yılının Ağustos ayında İstanbul'da değil de, 1966 yılının Eylül'ünde Londra'da yayınlanmış etkisi yarattı. Sonra, Margret'i kaybetmesinin ardından deliren ve tuhaflaşan koca masalını anlattığı, evlilik kurumunu ve yaratıcılığı sorguladığı 'Umutsuzca Margret'i Arıyorum, geldi. Salim Abidin İngilizlerin best-seller yazarı olmuştu bile. 1970'de yayınlanan üçüncü romanı Ağlamak, karısını öldüren yazar şüphesini silip onun yazarlığını ve yaratıcılığını tartışılır hale getirmişti.
Kitaplarında kullandığı dil basit ve akıcıydı. Ünlü İngiliz edebiyat kuramcısı Wiliam K. Gris'in söylediği gibi, "O dille saf değerde edebiyat yapabilmek mucizeydi." Eserlerinde kaotik ilişkiler ve sorgulamalar vardı. Kahramanları çoğunlukla orta yaşlı, eğitimli, üst sınıftan erkeklerdi. 1974'te yayınlanan romanı Kucaklaşma'dan sonra Salim Abidin, hayatına röportaj vermeme kuralını getirdi. Sadece kitapları, kahramanları, Kucaklaşma ile özgürlüğü konu edinen temaları ve konuşmadığı için büyüyen efsanesinden söz edilmeye başlandı. 1987'de kendisine verilen Nobel Ödülü'nden hemen sonra hâlâ konuşmamakta ısrar etmesi, evine buzdolabı tamircisi kılığında paparazzilerin girmesine, bazı gazetecilerin yazarın yüksek duvarlı bahçe içindeki evine girmek için duvarlara tırmanıp, düşüp beyin travması geçirerek lahana bebek haline dönüşmelerine sebep oldu. Bütün bunlar üst üste gerçekleşince, Salim Abidin bir açıklama yapma gereğini duydu. Yüz on gazeteci, bu açıklamayı kulaklarıyla duymak, canlı canlı vermek için yazarın uygun bulduğu tarih ve zamanda, vaktiyle meslektaşlarının duvarlarının üzerinden patır patır döküldüğü evin bahçesinde toplandı. Salim Abidin açık renk keten takım elbisesiyle, kendisini bekleyen kalabalığın önüne çıktı. Evinin önündeki mermer basamaklı ve omuzlarının üzerindeki testileri boşaltmak ister gibi kıvrılan erkek melek heykellerinin süslediği girişte, ancak bir başkan için hazırlanabilecek kürsüye geldi ve günlerce konuşulan meşhur hareketini yaptı, karşısındaki kalabalığa götünü gösterdi. Yüz on gazeteci, çığlıklar atarak hayretler içinde Nobel ödüllü büyük yazarın götünü gördü. Flaşlar patladı, kameralar çalıştı. Salim Abidin'in götü belgelendi. Götünün iyice görülmesi, bu tarihi anın rahatça belgelenmesi için beş, on saniye hareketsiz kaldı ve sonra doğrulup pantolonunu çekti, kendisi için hazırlanan kürsünün başına geçip şu meşhur konuşmasını yaptı:
"Bütün yazdıklarımı kıçımdan uydurdum. Biraz önce gördüğünüz haşmetli kıçımdan. Yıllar yılı konuşmama arzuma saygı göstermeyip beni taciz ettiniz. Bütün konuşma ve görüşme taleplerinizi yerine getirmiş olsaydım bile, en mahrem yerimi, kıçımı göremeyecektiniz. Size en mahrem yerime kadar kendimi açtım. Artık beni rahat bırakın."
Salim Abidin'in bu çıkışını sosyologlar, psikologlar, sanatçılar ve halk tartıştı, dünyanın pek çok ülkesinde gazeteler birinci sayfalarından bu haberi duyurdu, bütün dünya ünlü yazarın haşmetli götünü gördü. Ünlü sanatçı Andy Warhol bunu, gelmiş geçmiş en iyi performans olarak değerlendirdi. Bu kadarını Picasso, Salvador Dali bile yapmadı denildi. Salim Abidin'in aklını kaçırdığı öne sürüldü. Muhafazakâr partilerin gençlik ve kadın kolları, yazarın kapısına kadar gelip onu protesto ettiler. Başbakan önce, "Ayıp," dedi, ardından, "Sağlık sorunları olabilir," açıklamasını yaptı. Ancak bir şey var ki, bu olayın üzerine herkes Salim Abidin'i rahat bıraktı, ondan uzak durdu. Ressamımız Ali Ferah'ın, Salim Abidin'in gazetelerde yayınlanan o göt fotoğrafına bakarak yaptığı bir portresi vardı ve binlerce tabloyla beraber çatı katında duruyordu. Nörologun muayenehanesindeki ilk karşılaşmalarında ressamımızın hatırladığı yağlıboya tablo buydu.
Nadya ünlü yazar hakkında bütün bunları bilmiyordu. Hiçbir kitabını okumamıştı ve ona Tanrı gibi davranmıyordu. Ona tıpkı Margret gibi davranıyordu. Ölmüş ve cennette vücut bulmuş gibiydi. Bu hissizliği Salim Abidin'i ona yaklaştırmaktaydı. Kursk denizaltısında ölen nişanlı hikâyesini bile, Ludmilla'dan duymuş, Nadya'ya doğrulatmıştı. Sonra havuzun dibinde olanları tesadüfen öğrenmişti. Nadya, ara sıra Alex'le birlikte yaşayacağı evin duvarına asmak için aldığı kartpostalları gösterse bile ketumdu, yazarımıza açılmaya niyeti yoktu. Bu sayede Salim Abidin kendisini oyalayacak, eğlenceli bir iş edinmişti: Nadya'nın odasını karıştırmak. Hastalığı yazmasını engelleyince bunu yapar olmuştu. Elbette bulduklarını okuyamıyordu. O da mektupları, günlükleri, teker teker Nadya'ya hissettirmeden alıp, bunun için tuttuğu Rus çevirmene okutuyordu. Çoğu sıradan şeylerdi. Nadya duygularını mektuplarına, günlüklerine bile açmıyordu. Bir kere, bir yerde, "İçimden konuşuyorum," demişti. Nadya'nın neler hissettiğine, neler düşündüğüne dair yazarımızın elinde hiçbir delil yoktu. Belli ki öncesinde Nadya böyle değildi. Duygularını ifade etmeye çalışıyor olmalıydı. Öyle olmalıydı, çünkü annesinin ona yazdığı mektuplarda bunun ipuçları vardı. Bir anne, sadece sezgileriyle kızı hakkında bu kadar çok şey bilemezdi. Ancak böyle -ortadan kaldırılmamış, Nadya'nın gözünden kaçmış- Moskova'dan gönderilmiş bir mektup bulabilmişti Salim Abidin.
Boğaz'da yaptıkları gezintilerde, bir kere yüzüp, en derine dalmaya çalışırken Alex'i gördüğünü söylemesi de o an yaşadığı şoktan olmalıydı. Nadya bütün hayatını, ruhunu, Paris'te o havuzun dibinde bırakmış gibiydi. Ayrıca günlüklerinde ciddi uydurmalar, hezeyanlar vardı. Kendisiyle ilgili yalanlar söylüyordu. Bunu niçin yapıyordu? Salim Abidin'in yazdıklarını okuduğunu (okutturduğunu), eşyalarını yokladığını fark edip, onun kafasını karıştırmak için mi? Bunun mitomani, yalan söyleme hastalığı dışında bir anlamı vardı. Ne kadar çok yalan söylerse söylesin, bunlar geçirdiği günle ilgili olacak kadar sade ve zararsız olsunlar, yine de Nadya'nın yalan söyleme hastalığından, mitomaniden mustarip olduğunu düşünemezdik. Onun hayatında yalanın başka bir anlamı vardı: Belki Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sındaki kahramanı Raskolnikov'un dediği gibi, Nadya için de "sevimli bir şeydi yalan." Yalan sevimli bir şeydi ve Nadya'yı gerçeğe götürüyordu. Gariptir, bütün yalanları gerçekleşiyordu. Salim Abidin bundan da etkilenmişti. Nadya'nın gençliği, yüzücü olmasından dolayı fazlasıyla geniş omuzlarına rağmen güzelliği, yataktaki becerisi de bunlara eklenince, ortaya küçük çapta bir aşk çıkmıştı.
Sizce, Nadya ölüm nedenini bize doğru mu aktardı? Onu boğup, Boğaz'ın soğuk sularına gönderen yazarımız mıydı yoksa Nadya'nın sevimli yalanları, o yalanların yarattığı gerçekler mi? Şunu da kabul etmek gerekir ki yazarımızın boğmaya karşı bir zaafı var. Romanlarında, "Aşk boğmaktır," gibi klişe cümlelere rastlansa bile, ona zevk veren sadece eylemin kendisi olmamalı. Kaldı ki Margret'i onun boğduğu söylenemez, aynı şekilde Nadya'yı da. Hayatına girmiş iki kadını birden, boğma zaafına kurban edemez. Haydi, bunu inkâr edelim: Margret'i yaratıcılığına kurban vermiş, yazabilmek için tanrılarına adak olarak safkan İngiliz karısını sunmuş olabilir. Nadya da yeniden yazabilmenin safkan Rus adağı olabilir mi? Salim Abidin bunları ancak yazdığı romanlarında yapıyor, daha önce ressamımızın söylediği gibi, "Meşhur yazar yazdığı gibi yaşıyor," olabilir mi? Her şey olabilir. Evrende tesadüfler var olduğu sürece her şey olabilir.
Yazarımız her şeyin olabilir kılındığı evreninde, hâlâ bıraktığımız yerde, Nadya içerideymiş, odasındaymış gibi kapısının önünde. Düşündüğü tek şey, "Bunca zaman nasıl yaşadığı." Bu soruyu önce bir roman cümlesi gibi, kendi yarattığı bir cümle gibi algılamak istiyor. Ama olmuyor, sanki ilk defa kendisi için bir şey düşündüğünü, kendisine bir soru sorduğunu fark ediyor. Söz konusu kahramanı ya da romanı değil, kendisi. Bunca zaman nasıl yaşadığının cevabını veremiyor. Soruyu kafasından defetmek, yazarken yaptığı -harfleri hatırladığı günlerdeki- gibi üzerini bir daha okunamayacak biçimde karalamak istiyor ama olmuyor. Kalbi sıkışıyor, bunun sıkıntısıyla ağzını bozuyor:
"Siktir git!" diyor sorusuna.
Nadya'nın odasına girince her şeyi unutacağını düşünüyor. Kapıyı açıyor, odaya giriyor. Odanın ona çağrıştırdığı ilk duygu masumiyet oluyor. Yüksek pencereleri ağaçlarla çevrelenmiş, gündüzleri gölgeli, karanlık bir oda burası. Şimdi gecenin sessizliğinde, o da Nadya gibi, ağaçların, yaprakların konuştuğunu duyuyor. Bazen bu yüzden korkardı zavallı Nadyacık. Korkar, bir çocuk gibi yazarın yatağına gelirdi. Çoğu zaman yalnız uyumak isteyen yazarımız da aksileşip onu azarlardı:
"Ne söylüyor lanet ağaçlar sana!"
Korkan Nadyacık, lanetli sessizliğini bir kenara bırakır, kekelerdi:
"Alex okyanusun dibinde çürüyor diyorlar, Alex seni bekliyor diyorlar, Nadya evine dön diyorlar, ruhunu bize ver diyorlar."
"Ağaçlar, yapraklar bunları söyleyemez," Salim Abidin her defasında bunları söylüyor ve, "İstersen odanın diğer ucunda yatarım," diye yalvaran Nadya’yı, "Defol," diyerek odadan kovuyordu.
"Merhamet," diyordu Nadya. Salim Abidin şimdi üzülerek hatırlıyor Nadya'nın bir çocuk gibi bütün gücünü kullanıp odadan çıkmak istemeyişini ve "Merhamet!" diye inleyişini.
O sessiz ve ketum kızın içinden çıkan bu korkak kızın, kendinden geçmiş haldeki sayıklamalarını duymak, onu böyle zavallı bir halde görmek, onu çekiştire çekiştire kapının önüne koymak Salim Abidin'e sonsuz bir zevk veriyordu. Evin ön cephesi hariç, bütün diğer cepheleri asırlık ağaçların içinde kayboluyordu. Öyle ki pencereler açılsa ağaç dalları odaların içine, neredeyse ortasına kadar uzanır, sincaplar yatakların altında, koltukların tepesinde dolaşır, yolunu şaşıran kuşlar Nadyacık gibi korkar, bu tutsaklıktan kurtulmak için telaşla kanat çırparlardı. Evin koridorları bile yere kadar inen pencereler sayesinde ormanın içinde, kalbinde gibiydi. Salim Abidin korkarak odasına gelen Nadya'yı kapıya koyduğunda, zavallıcık, odasından buraya korkak bir şövalye gibi dövüşerek geldiği ağaçların kollarına, korkunç gölgelerine düşüyordu yeniden. O ağaçlar da odasının penceresindekiler gibi konuşuyorlardı onunla:
"İhanet ediyorsun, Nadya. Alex ne halde, biliyor musun? Balıklar en son gözlerini yedi. Bir ölü olsa da artık gözleri yok onun. Böylesi daha iyi diyor, zavallı Alex'in ruhu. Cehennemde Nadya'yı görüp tanımaktan daha iyi, gözlerimi balıkların yemesi."
Salim Abidin ağaçların neler söylediğini, hatta kimi zaman dallarıyla uzanıp Nadya'yı belinden tutmak istediklerini, mektup benzeri bir sayfada bulmuş, sayfanın atılmak için saklandığını anlamış, okuttuğunda ise kâbusların dilini çözmüştü. O satırlar kesinlikle karanlıkta ve kendini korkudan kaybetmiş bir haldeyken yazılmış olmalıydı. Nadya'nın kâbuslarında kontrolünü kaybediyor olması Salim Abidin'e nazların en büyüğünü veriyordu. Nadya, odasının kapısında, korkudan tuhaf iniltiler çıkarırken, o yatağında dertop olup zevkle titriyordu.
Zavallı kız pek çok defa odasının pencerelerini kâğıtlarla kapladı, perdeleri sıkı sıkıya çekti, hatta kulaklarına tıkaçlar tıkadı. Ama ağaçlar seslerini ona hep duyurdular, o dallar incecik deliklerden geçip, kulağındaki tıkaçları çekip fısıldadılar. Salim Abidin'in yatağına kabul görmediği geceler, onun yatak odasının kapısında kalakaldığı geceler bittiğinde, hava aydınlandığında, ağaçlar eski masumiyetine. Nadya bildik ketumluğuna ve sessizliğine kavuştuğunda, . utançla yüz yüze geliyordu: Çoğu kez, korkudan altını pislemiş oluyordu. Boğulduğundaki işemesini hatırlayın. Onun da korkudan olduğunu söylemişti. Demek Nadya korkudan işiyordu. Buna dayanarak, ölüm anını bize doğru aktardığını söyleyebilir miyiz? Ne yazık ki bundan hâlâ emin değiliz.
Yazar heyecanla, defalarca karıştırdığı çekmeceleri çekiyor. Görmekten hoşlandığı şeyi arıyor. Nadya'nın sakladığı bir gazete kesiğini. İkisi, evin arkasında uzanan ormanda yürürlerken, iflah olmaz bir paparazzinin, yüksek bahçe duvarının üzerinden çektiği fotoğrafı. Böyle onlarcasına kıçını göstermesi yetmemişti. Üstelik yeni bir fotoğraf için bahçe duvarlarına tırmanmaya ne gerek vardı! İsteseler, yazarımızı Nobel isimli sandalının küreklerine asılırken de görüntüleyebilirlerdi. Paparazzi ruhu böyle bir şey olmalıydı. O fotoğraf çekilip de, duvarın tepesindeki paparazzi üstüne bir de el işareti çakınca, yazarımız deliye dönmüş, "Böylelerini sikeceksin!" diye bağırmıştı. Eline geçirse gerçekten sikmek isteyeceği o paparazzinin, kendisine neden el işareti yaptığını düşünmüştü. Neden masum bir nanik işareti, okkalı bir küfür değil de 'geçirdim' manasında bir el işareti.
"Çünkü dünya âleme mahremiyetimi korumak adına götümü açtım," diyordu yazar. "Hepsi götümü gördüler ve şimdi o göte geçirmeyi, kendilerine verilmiş bir hak olarak görüyorlar." Salim Abidin'in o gün düşündüğü bir başka şey daha vardı; bir yazar olarak yıllar yılı yazdığı on iki kitapta, götünü göstermekten daha ileri gitmiş, ruhunun bütün karanlık tarafını, kendinden yola çıkarak anlattığı kahramanları aracılığıyla ortaya dökmüştü. Okuyucuları, bütün dünya, en mahrem taraflarını görmüştü. Demek, hiçbirinde kuş kadar akıl yoktu. Demek, bunca yıl boşuna yazmıştı. Sararmış solmuş gazete fotoğrafı Nadya'dan çok ona ne uğruna yazdığını hatırlatmıştı. Az kalsın biraz önce kalbini sıkıştıran o soru, "Bunca zaman nasıl yaşadın?" sorusu gelip yeniden çöreklenecekti zihnine. Bereket şimdi, elinde tuttuğu o gazete kesiğindeki fotoğraf, o fotoğrafta Nadya'nın başını çevirip bakarkenki şaşkın hali, geniş omuzlarını örten yün şal, Margret'in şalı, Nadya'nın giymeyi sevmediği o uzun çiçekli elbiseler, Margret'in elbiseleri. Öldüğünde Nadya'nın üzerindekilerle, fitilli kadife pantolon ve boğazlı yünlü kazakla alâkası olmayan tarzda şeyler. Bu bildik bir hikâye mi? Adam çok sevdiği ölmüş karısının elbiselerini sevgilisine giydirir. Onu, onun yerine koyar. Hayır. Aslına bakarsanız, ne Margret'i deliler gibi seviyordu, ne de kendine yeni bir Margret yaratma arzusu taşıyordu. Sadece son romanının kahramanı böyle giyiniyor, kapatması olduğu geçkin adamla ormanda yürüyüşler yapıyordu. Nadya her ne kadar omuzlarındaki şalı çekiştire çekiştire yürüse ve çiçekli uzun elbiselerle -yüzünün görülmediği anlarda- rahatlıkla bir travestiye benzese bile, yazarımızın karışık, bulanık zihninde, yanı başında roman kahramanı yürüyormuş imgesini yaratıyordu. Üstelik bu fotoğrafta Nadya çok güzel çıkmıştı. Bu çağa, bu yüzyıla ait değilmiş gibi, bir orman perisi ya da Nabokov'un supericiği gibi görünmüştü. Şaşkın ve masumdu. Hayatında hiç fotoğrafı çekilmemiş bir yabani gibi bakmıştı.
Gariptir, duvar paparazzisinin çektiği fotoğrafın süslediği haberin başlığı; BİR ROMAN HAYALİ, haber de şöyle bir şeydi:
Ünlü yazar Salim Abidin 'in evinin bahçesinde yürürken fotoğrafları çekildi. Röportaj vermeyen ve günlük hayatında izinsiz fotoğrafının çekilmesinden hoşlanmayan yazarın, bir paparazzi tarafından çekilen bu fotoğrafı, hakkındaki tuhaf söylentileri doğrular nitelikte. Sağlıklı bir demeç vermediği için, önüne geçilemeyen söylentilere bakılırsa ünlü yazar Salim Abidin, bir süredir aynı zamanda asistanlığını yapan, kendisinden çok genç Rus asıllı Nadya Tatyankova'yla birlikte yaşıyor.
Salim Abidin 'in nörolojik bir rahatsızlığı olduğu söylentisi ortada dolaşırken, yakın çevresi bu rahatsızlığın kol uyuşması, boyun tutulması gibi fiziksel şikayetlerden ibaret olduğunu söylüyorlar. Dedikodular ise yazarın, duyma ve konuşma yetisini kaybettiği yönünde birleşiyor. Salim Abidin 'in sağlık sorunları nedeniyle Bebek'teki evini satıp İsviçre'de inzivaya çekilmek amacında olduğu da iddialar arasında. Bir diğer iddiaysa, yazarın Rus asıllı asistanıyla gizlice evlendiği ve genç kadının hamile olduğu yönünde.
Bu arada herkesten köşe bucak kaçan Salim Abidin 'in, üç yıl önce yayınlanan son romanı Kayalıklar Madonnası, ailesiyle birlikte Toscana'da tatil yapan İngiltere Başbakanı Tony Blair'in elindeydi. Gazetecilerin isteği üzerine, ailesiyle kaldıkları çiftliğin bahçesinde fotoğraf çektiren Tony Blair, kendisine kitabın yazarının yıllar önce medyayı protesto ediş eylemi hatırlatıldığında, "Bu, böylesine büyük bir yazarı okumamıza engel değil," dedi.
Salim Abidin sizin gibi bu yazılanları okuyamıyor. Kimseye de okutturmadı, hepsinin düzmece olduğunu bildiği bu haberi. Sadece bu haber sonrası gittiği nörologu, "Tony Blair bile okuyucunuzmuş ha!" dediğinde, haberde böyle şeylerden söz edildiğini anladı. Buna karşılık, "Aptal herif," demişti içinden "Aptal herif, kimler kimler beni okumuyor ki. Değil başbakanının, İngiltere kraliçesinin bile yatağına aldığı tek erkek benim. Elbette kitap harfleri olarak."
Harflerin anlamsızlaşması ne garipti. Nadya'nın öldüğü haberi duyulduğunda, fotoğrafı yeniden gazetelerde görünürdü. O zaman bu fotoğrafı kullanmalarını isterdi. Klasik olmasını istediği bu fotoğrafla birlikte duyurmazlarsa yazık olacaktı o ölüme. Çünkü artık yazıyla bir işi yok. Ona her şeyi görüntüler ifade ediyor. Yazarın bir kez daha gazetelerde, Nadya'yla birlikte bu fotoğrafını görmek adına onu öldürdüğünü aklınız alıyor mu? Ama bir taraftan da her şeyi, bütün olasılıkları düşünmeliyiz.
Küçük şeyler için büyük şeyler yapmak, belki de ressamımızla yazarımızın ortak noktası. Salim Abidin neredeyse tanrı konumundayken Ali Ferah'ı dost bellemesi gerçekten şaşırtıcı. Onunla şakalaşması, sırlarını paylaşması, ikinci görüşünde ona "dostum" demesi. Aslında yazarımız, sandığımız kadar kapalı bir adam değil. Yalnızlığı, hiç sevilmemiş olması ve sıkı durun, Margret tarafından aşağılanması, ruhunda onarılmaz delikler açmıştı. Kafanızı, ayağınızı sokabileceğiniz kadar büyük delikler. Normal bir insanın ruhunda bu delikler bir toplu iğnenin başı kadardır. Ruhtaki delik mevzuunu da Salim Abidin yazmıştı, bakınız Kucaklaşma, sayfa 73. Kendisi de, işte o romanının kahramanı gibi sohbet etmeyi bilmeyen, anlatmasını seven, dolayısıyla çenesi düşük adamın tekiydi.
Öylesine yalnızdı ki, üstelik bu yalnızlığını yazarlığı değil, Margret'in aşağılamaları yaratmıştı. Margret onu iyi ve yeterli bulmuyordu. Bu, öldüğü halde böyleydi. Nobel Ödülü'nü aldığı gece, ödülü baş ucunda 1 milyon dolarlık çeki yastığının altında uykuya daldığı gece bile rüyasına girmiş, onu tebrik etmeden, "Bu ödülün nesine seviniyorsun?" demişti.
Sonra, canım Nobel'ine "kontenjan ödülü" adını takmıştı. Salim Abidin, ülkesindeki yazarları 'edebiyat denilen şeyi yaratamamak'la suçlayadursun, "40'lık yazarlar çöplüğü, öykücü teyzeler barınağı, hayalsiz, üslûp takıntılı bunaklar mezarlığı, uçmaktan, kurmaktan aciz, dönüp yazarlığının vahametine şaşamayan, şaşıp bakamayan yeniyetmeler sınıfı, cümle bilgisi, kurgusu, düşüncesi zayıf, evinde örgü örmesi icap eden ev kadını yazar topluluğu" diye aşağılayadursun, Margret rüyalarına girip, bıkıp usanmadan onu Nabokov'la kıyaslıyordu. Salim Abidin her defasında Nabokov'dan daha iyi olduğunu söylüyor, ama sadece bunu söylüyor, gerisini asla getiremiyor, bunun üzerine Margret'den 'papağan' yakıştırmasını işitiyordu:
"Tüyleri dökülmüş, bunak papağan! Ben Nabokov'dan iyiyim, ben Nabokov'dan iyiyim, ben Nabokov'dan iyiyim. İddia ettiğin şeyin nedenini açıklamaktan acizsin!"
Evet, Margret bir defasında böyle dediğinde, Salim Abidin'in ağzından "ben Nabokov'dan daha iyiyim'in dışında bir şey dökülmüştü. Ağzından dökülen şey kesinlikle sadece dökülen şey kadar değersiz, yazarımızın hayattaki, uyanıkken, kendini Nabokov'dan üstün gördüğü nedenlerinden birisi olamayacak kadar basit ve aptalcaydı:
"Benim Nabokov'dan daha çok kitabım var." Margret deliler gibi gülmeye başlamıştı. Salim Abidin kâbusların kabul edilir mantığı içerisinde orada, Margret'in olduğunu bildiği bir karanlığa doğru, "Böyle demek istememiştim," diyordu. "Böyle demek istememiştim, Margret."
Yazarla, ressamımızın anlamsız bir bağla gelişen dostluğunda Nabokov'un yardımı olabilir mi? Hatırlayınız, ilk tanıştıkları o münasebetsiz günde, Ali Ferah onu kayıtsız şartsız Nabokov'dan daha iyi bulmuştu. Kendisini Nabokov'dan daha değerli gören bu beyefendi, kâbuslarını da bıçak gibi kesmişti. O gece gördüğü, artık gecelerinin rutini olan kâbusta, Margret, -üstelik bu defa doktorun muayenehanesinde, diz fırlatan çekiçlerin durduğu, ilaç reklamlarının yazılı olduğu kalemlerin dizildiği masacığın hemen gerisinde- yine belirmiş, ağzını açıp, "Nabokov," diyecek olmuş, ama kâbusların kabul edilir mantığı karşısına Ali Ferah'ı çıkarmıştı. Ali Ferah gözlerini kırpıştırıp tıpkı poz verir gibi elini göğsünün üzerinde tutarak, Salim Abidin'in Nabokov'a beş basar becerilerini sıralamış, Margret de bunun üzerine ortadan toz olmuştu. Salim Abidin biliyordu, bir daha asla uğramazdı rüyalarına. Uğrasa da karşısında Ali Ferah'ı bulurdu.
Aslında bunu da sır olarak saklama gayretindeydim. Heyhat, romanlar hiçbir sırrı saklamamıza müsaade etmezler! Onların da tıpkı kâbuslar gibi kabul edilir mantıkları vardır. Üzüldünüz mü bilmiyorum, ama Salim Abidin'in Ali Ferah'ı sevme nedeni bu kadar basitti. Belki de bu yüzden -eğer yaptıysa-Margret'i, Nadya'yı öldürme nedenlerinin küçüklüğüne inanabiliriz.
Salim Abidin, Nadya'nın çekmecelerinden alacağını aldı, odanın ortasında ayakta duruyor. Şimdi gerçekten ağaçların konuştuğuna şahit oluyor. Ağaçlar fısıldıyor, konuşuyor, soruyor. Hatta onunla dalga geçiyor:
"Arzu ya da Ada kimin eseridir?"
İnanır mısınız gerçekten, ağaçların hep bir ağızdan, "Nabokov," dediğini duyuyor yazarımız.
Ağaçların gerçekten fısıldayıp, Nadya'yı korkuttuğuna inanıp, vicdan azabı duyuyor. Bu azabı bastırmak için sinirli sinirli söyleniyor:
"Nabokov, ne alâka! Nabokov, ne alâka!"
21
"GERÇEĞİ VAR EDEN ŞEY ŞÜPHEDİR! "
(
Hayal'in ne yaptığını biliyor olmalısınız. Kız kardeşimi kanlar içerisinde yatağında gördüğümde, karakalem resimlerini yaptığım karga yavrusunun koparılmış başını vajinasına tıktığını siz biliyordunuz. Hastaneye giderken ve hastanede, "Beatrice yaptı," diyordu. "Beatrice yaptı."
Dün gece Hayal'i götürdüğüm hastaneden bu yorgunluk ve düşüncelerle eve gelmiştim. Aklımdan geçenler, cevabını bulamadığım sorular, giriş kapısında doğru anahtarı deliğe sokmama ve doğru yöne çevirmeme engel oluyordu. "En basit şeyleri nasıl yapacağını unutabilirsin," hastalığımın bir yüzü. Renkler ara sıra gelmeye, tarafımdan bilinmeye başlayınca, hastalık beynin bir başka lobuna sıçrayabilir. Nörologum uyarmış, buna benzer şeyler söylemişti. Sedef yanı başımda belirince, tesadüfen deliğin üzerine geçirdiğim doğru anahtarı heyecandan olsa gerek, doğru yöne çevirdim. Kapı açıldı, ben şaşkınlıkla ve sevinçle Sedefe baktım:
"Dün gece olanlara çok üzüldüm. Kız kardeşiniz bir kaza mı geçirdi?"
"Kaza da denebilir. Asıl bizim size geçmiş olsun dememiz gerekir. Bebeğiniz nasıl?"
"İyi," dedi. Karnı hâlâ gebeymişcesine şişti. Yine de yanında olmayan parçasının, bebeğin nerede olduğunu sordum:
"Evde, yanında annem var. Ben sizi görünce koşarak geldim."
"Ben anahtarı hangi yöne çevireceğimi, deliğe nasıl sokacağımı unuttum. Ayrıca Hayal'i düşünüyordum. Neredeyse iki gecedir de uyumuyorum."
"Ben de uyumuyorum," dedi Sedef.
"Bebek sizi uyutmuyor mu?"
"Ah evet," deyip birden ağlamaya başladı. Boynuma sarıldı. Kaşmir paltomun omzuna düşen gözyaşlarının sesini duyabiliyordum. Sonra ıslak kirpikleri hafifçe boynuma değdi. Onu dostça, kardeşçe alnından öptüm. Koluma asılıp içeri girdi. Ağlamaya devam ediyordu. Salonda her zamanki köşesinde oturmuş bekleyen annemin, merakla ayağa fırlayıp Hayal'i sormamasına şaşırdım. Tam ne olup bittiğini kısaca anlatacaktım ki annem konuşmaya başladı:
"Avukat arayıp her şeyi anlattı. Kanaması durmuş ha! Kürtaj gibi bir şey olmuş. Yine deliriyor mu dersin?"
"Sonra konuşuruz anne," dedim ben.
"Çalışacak mısın?"
"Hayır, Sedef arkadaşım."
Sedef şaşkınlıkla eve bakıyordu. Birden sevimli bir çocuk gibi göründü gözüme:
"Hediyeleriniz için teşekkür etmeyi unuttum. Beni çok heyecanlandırdılar."
Bunu söylerken hâlâ sessizce akmakta olan gözyaşlarını sildi. Gözyaşları öyle parlak, formları öyle düzgündü ki, onları dokunup dağıtmak istedim. Kendimi aziz gibi hissettim. Zavallı bir Tanrı kulu, yardım etmem için gönderilmiş gibiydi.
Atölyeye çıktık, karşılıklı oturduk. Sedefin birdenbire mutlu olduğunu görebiliyordum.
"Hatırlıyor musunuz, siz doğurmadan önce bir kahve içelim diyordum birlikte..."
"Bugün için yazılmış."
"Bunu, kısmet bugüneymiş anlamında mı söylediniz?"
"Evet, ben çocukluğumdan beri, Tanrı katında hepimizin adına yazılmış bir kitabın olduğunu düşünürüm. O kitapta, bugünün sayfasında, sizinle karşılıklı oturup konuşmak varmış."
"Bir tür kader anlamında."
"Evet. Ama artık onların bir kitap değil, birer opera olduğunu düşünüyorum."
"Hepimizin Tanrı katında bir operası var ve Tanrı da bize bunları çalıyor. Hoş fikir doğrusu. Opera iyi fikir! Yukarıda Tanrı'nın bir orkestrası olabilir ve hepimiz için ayrı ayrı çalabilir. Yani şu an ikimiz arasında geçen diyalogu yukarıda bir tenor ile bir soprano okuyor olabilirler öyle mi?"
"Bir tenor ve lirik koloratur soprano."
"Müzisyen filan mısınız? Sizi uzaktan uzağa izlerken bir müzik eşliğinde hareket ediyorsunuz hissine kapılmıştım."
"Ben konservatuar mezunuyum. Piyano çalarım, eşlikçiyim ama asıl sopranoyum. Şimdi bir opera yazıyorum.. Daha öncesinde bir senfoni, tek perdelik bir opera ve bir sürü piyano sonatı yazdım. Profesyonel olarak müzikle uğraşmıyorum. Hiçbir şeyle uğraşmıyorum. Kimse benim bir şey yapabileceğimi düşünmüyor çünkü."
Son cümlesini boğuk boğuk ağlayarak söyledi. Ona nasıl baktıysam, iki eliyle yüzünü kapatıp ağlamaya öyle devam etti:
"Bu uykusuzluktan da beter."
Önünde diz çöktüm:
"Çok mu mutsuzsun, küçüğüm?"
"Operamı yazarken mutluyum aslında. Bir dünyanın içine girip kayboluyorum. Siz de bilirsiniz, yaratıcılığın gücü bu. Ama çok yakında opera bitecek ve ben yine o işe yaramaz, mutsuz kadın olarak ortada kalacağım."
Ona yardım edemezdim. Dinleyebilmek yardımsa eğer, bir tek bunu yapabilirdim. İlk defa bu kadar yalnız birisini görüyordum. İnanın, ben bile hayatımdaki bu karışıklıklar ortaya çıkmadan, Ludmilla'mı hayatıma katmadan önce bu kadar yalnız değildim.
"Ben delirmekten korkuyorum. Üstelik şimdi bebek de. var. Opera bitince bütün kahramanlarım çekip gidecek ve ben yine kocamın aşağılamalarıyla baş başa kalacağım."
Ne manasız bir soru olurdu, "Kaçamaz mısınız, gidemez misiniz?" diye sormak. Onun yerine sadece şunları söyleyebildim:
"Ben delirme korkunuzu anlayabiliyorum. Bir kadını sadece bir erkek delirtebilir. Annem bu yüzden delirdi. Sessiz bir deli işte. Aşağıda oturuyor. Hayal'i kim delirtti? Bunca zamandır bunu soramadım. Siz yanıma geldiğinizde bunu düşünüyordum. Ama inanın bana, sizin delirmemeniz için elimden gelen her şeyi yaparım. Aslında biz birbirimizi tanıyoruz. Belki, bu sizin varsaydığınız, Tanrı katında duran o kitapta, romanda ya da operada yazabilecek kadar uhrevi olsa bile, sizi tanıyorum. Yoksa ancak, kırk yıllık dostların arasında oluşabilecek bu sahne yaşanmazdı aramızda. Sizi avutmak istemezdim. Uzaktan uzağa sizin için bütün kalbimle üzülmek saçmalamak olurdu."
Sedef teselli bulmuş gibiydi. Ne güzel görünüyordu. Yüzünün tuhaf bir biçimi, bu biçimin tıpkı bizim dostluğumuz gibi gizemli, bakıldıkça bakılacak bir güzelliği vardı. Her açıda yüzü yeniden oluşuyor, güzelliği başka bir kategoriye giriyordu. Yumuşak bir krizin kucağındaydı ve çenesi titriyordu:
"Bebek bütün gece uyumuyor. Herkes uyuyor, bütün dünya; bir tek bebekle ben uyumuyoruz. Bir tek ikimiz bütün dünyanın dışındayız."
Aziz rolüne tekrar soyunup cevap verdim:
"Öyle zamanlarda beni düşün. Zavallı Ali Ferah da uyuyamıyor, rastlantılar yakasını bırakmadığı sürece de uyuyamayacak, de."
Sizi temin ederim, o son kehanet ağzımdan istemeden çıktı. Birisi bana söyletti. Kendi hakkımda kötü şeyler düşünmek gibi alışkanlıklarım yoktur. Her şeyin iyisini düşünürüm, tıpkı bir aziz gibi, kendim ve herkes için her şeyin iyisini..."
Ona çay yapacağımı söylediğim sırada ayağa kalktı, pencereye doğru yürüdü. Altında paçaları yerleri süpüren yumuşak, soğuk kış günleri için uygunsuz, keten bir pantolon vardı. Bol paçaları küçük adımlarıyla dalgalanıyordu. O dalgalanmayı seyretmek çok eğlenceliydi. Sedef, tıpkı Hayal gibi burnunu pencereye dayadı. Üzerine ışık düşünce saçları tutam tutam sararır gibi oldu. Anlayacağınız, renklerim yine bir bilinir, bir bilinmez oldu.
"Buradan bakmak kendimi seyretmek gibi," dedi. Büyülenmiş gibiydi.
"Bak, bebek annemin kucağında. İkisi nasıl bir bütün gibi oturuyorlar. Sen beni hiç buradan, bebekle birlikte gördün mü?"
"Bunu çok isterdim. Seni bebeğinle buradan seyretmeyi. Zaten bebeğinle eve geleli iki gün mü oldu? Hayatım çığrından çıktı. Günlerdir resim yapamıyorum. Dün akşamki karga yavrusunun karakalem karalaması dışında hiçbir şey yapamadım. Biliyor musun, dün gece Hayal o karga yavrusunun başını koparmış ve vajinasına tıkmış."
Sedef canı yanmış gibi yüzünü buruşturdu. Tiksinmiş filan değildi. Gerçekten canı yanmış gibiydi.
"Çocukken nasıldı Hayal?"
"Rahatça sor, nasıl delirdi diye? Bilmiyorum. Birdenbire, aniden demek istiyorum. Ama öyle olmadığını biliyorum. Onu deliliğe götüren nedenlerin olduğunu, deliliğe uzanan yolda yürümesinin zaman aldığını ve Ferah ailesinin bunu hiç hissetmediğini..."
"O karga başını niye yutmamış, yememiş de vajinasına tıkmış?"
"Bilmiyorum, deliliğinin işareti, yeniden delirmeye başlamasının onu bu evde zaptedemeyecek olmamızın. Ah, bizi yine korkunç günler bekliyor."
"Deliliğinin işareti nedir? O karga yavrusunu tıktığı yer mi?"
"Delilik vücuduna oradan mı girdi dersin? Cinsel hastalıklar gibi."
"Cinsel bir travma mı yaşadı?"
"Hayır, onu annem yaşadı. Belki annemin korkunç hikâyesini, bilinci yeniden, yeniden aktararak onu delirtti. Bir kız çocuğu annesi yüzünden delirebilir mi?"
"Bir kadın ancak bir erkek tarafından delirtilebilir, diyordun?"
"Hayır, bir başka kapı daha açıyorum. Hayal'in çocukluğu ve ergenliği gözümün önünde kapkaranlık sayfalar halinde açılıyor. O yatılı okulda okudu."
"Bir yatılı okul. Cinsel suç batakhanesi."
"Yatılı okullarla, kimsesizler çocuklar yurtlarıyla ilgili korkunç hikâyeleri biliyorum."
"Her sabah birlikte oturup konuştuğunuzu, çay içtiğinizi söylemiştin. Ne konuşuyordunuz?"
"Hiçbir şey. Hiçbir şey."
Suçluluk duygusuyla kalktığım koltuğuma geri oturdum. Belki de yığıldım. Eylemlerimin manasını da unutur olmuştum yorgunluktan.
"Belki sevgilim Ludmilla'yla Rusya'ya yerleştirdiğimizde, Hayal'i de yanımıza alırım. Annem burada başının çaresine bakar. Hayal bizimle gelebilir. Daçamızda geçireceği günler ona iyi gelebilir."
"Rusya'da daçanız mı var?"
"Yakında olacak. Evlenince..."
"Ne zaman evleniyorsunuz?"
"Bir ay sonra, Rusya'ya gittiğimizde."
"Daha önce denemediyseniz evlilik için uzun uzun düşünün. Bir kadını bir erkek, bir insanı evlilik delirtebilir çünkü. Delirtmese de sizi ağır ağır hayattan siliyor aslında evlilik."
Sedef bir kere daha annesiyle bebeğininin bir bütün gibi göründüğünü söyleyerek, yeni baştan pencerenin önünde kendisini izleme hayaline daldı.
"Bebekle aran kötü mü? Seni uyutmadığı için."
"Hayır, sadece gözlerimle görmeme rağmen onu içimden çıkarabildiğime inanamıyorum. Hem ona nasıl bakabileceğimi düşünüyorum."
Yerimden kalktım ve ona bir çocuk gibi nasihat ettim:
"Böyle şeyler düşünme."
Ardından aşağıya inip çay yaptım. Sonra Oleg'in restorasyon atölyesinde işe başlamasını sağlayacak telefon görüşmelerini. Sandığım gibi oldu: Restorasyon atölyesi şefi, Moskova'dan gelen parlak bir restoratörü ellerinden kaçırmak istemeyeceklerini, ancak vakfın verdiği ödeneğin azlığını, zartını zurtunu, ekonomik krizi öne sürdü. Ben de kibarca böyle değerli işler yapan bir vakfa benim de yardımcı olmak istediğimi, Oleg'in maaşının tarafımdan karşılanacağını, bunu kabul edip etmeyeceklerini sordum. Restorasyon atölyesi şefinin ağzından, "Elbette," cevabını alır almaz, sanki bu kabul sözcüğünün ardından, "Ama, ancak, şöyle bir sorun var ki," gibi bir şey gelebileceği korkusuyla, "Hemen avukatımı arayıp Oleg'in çalıştığı süre boyunca maaşının benim tarafımdan ödeneceğini belirten anlaşmayı hazırlayıp size ulaştırmasını isteyeceğim," dedim.
Ama en önemli şeyi söylemeyi unutmuştum: Bütün bunlardan Oleg'in haberi olmamalıydı. Bunu ilettiğimde karşı taraf sessizleşti. Bilmiyorum, belki de kendisini Moskova'dan gelen parlak restoratörü, "Sizi almamız imkânsızdı ama.." diye başlayan bir nutukla karşılayıp ileride göstereceği bütün başarılara, şefliğe aday olma tehlikesine karşı, bir anda un ufak etmeye hazırlamıştı. Ya da, ben de sizin gibi nedenini pek çözemediğim bir şekilde, ruh ikizim ve dostum olan Salim Abidin gibi, kötü niyetli ve kuşkucu biri olup çıkmıştım. Restorasyon atölyesi şefinin, bugün için bize randevu verirken, kompleksli işaret parmağı, bütün görüşmelerini saat kaçta ve kiminle yapacağını sesli olarak randevu defterinden takip ediyordu. Sonuçta, hemen bir saat sonraya bir randevu ayarlayabildi. "İyi," dedim. Nasıl olsa birazdan Oleg de gelmiş olurdu.
Elimde çay tepsisiyle yukarı çıktığımda Sedef kanepede kıvrılıp uyumuştu. Üstünü örtüp onu seyrettim. Başparmağını emerek uyuyan bebeklere benziyordu. Belki de öyle uyuyordu. Islak başparmağı ağzından yeni çıkmış gibi, dudaklarının önünde donup kalmıştı. Birazdan Oleg gelir, restorasyon atölyesine kabul edildiğini öğrendiğinde sevinir diye düşündüm. Babasının öldüğünü ona nasıl söyleyeceğimi de düşündüm. Düşüncelerim kapıyı çaldırdı. Megafondan Oleg'in hırıltılı sesi geldiğini müjdeledi:
"Ben, Oleg."
Atölyede olduğumu söyleyerek kapıyı açtım. Sonra merdivenin başına dikilip yumuşak ayak seslerini dinledim. Üçüncü kata tırmanan merdivenlerin başında göründüğünde, Oleg başını kaldırdı ve onu izlediğimi gördü. Oğlum gibi ona sarılmak istedim. Sanki baba Starov bunu onun için yapmamı benden rica etmiş gibiydi. Bu bütün bedenimi ele geçiren bir istekti. Son görüşmemizde Oleg'le vedalaşırken de bu olmuştu. Öyle ki Starov ete kemiğe bürünüp yerime geçmiş, yıllar sonra oğluyla ilk defa karşılaşmış gibi beni gözü yaşlı bir serseme dönüştürmüştü. Yorgunluk, kan basıncımla, duygularımla, hayallerimle, ruhumla, kısacası her şeyimle oynuyordu. Yine de Vladimir Starov'un ruhani baskısına engel olup, Oleg'in elini dostça sıktım ve ağabeyi yaşında bir adam gibi omzuna vurdum:
"Sana iyi haberlerim var, Oleg."
Ben Oleg'den daha sabırsızdım. İyi haberlerimi hemen söyledim. Onun nasıl sevineceğini merak ediyordum. Kendini tutamayarak gülümsedi Oleg. Bunu yapmış olmaktan, sevincini belli etmekten dolayı pişman da olmadı.
"Ne zaman başlıyorum?" diye sordu.
"Bir saat sonra bizi bekliyorlar. Bilmiyorum, belki de bugün başlarsın."
Atölyenin önündeki dar koridorda, karanlıkta duruyorduk. Yüzündeki gülümsemeyi seçebildiğim merdiven aydınlığından kurtulmuştuk. Şimdi içinde bulunduğumuz karanlık, bana karanlık bir işi, Celine'in siparişini hatırlattı. Bugün restorasyon atölyesine gittiğimde 'Ekber'in Acısı'nı da sormam, hatta görmem gerekecekti. Bunlar kolaydı. Tablonun bir kopyasını yapmak da iş değildi. Korktuğum, tabloyu değiştirme aşamasıydı. Bunu Oleg'e teklif etmek, onu ve kendimi ciddi bir suçun içine sokmak ne kadar doğruydu? Yapacağımız iş, öyle kolay bir iş değildi. Mutlaka hep saklanmamız ve kaçmamız gereken yeni bir hayatımız olacaktı. Kendimi, "Rusya'da bir daçada beni kim bulabilir?" diye avutmaya çalışsam da korkuyordum. Hapislerde çürümekten, mahkeme mahkeme sürünmekten değil de, Ludmilla'mdan ayrılmaktan korkuyordum. Onu özlemekten, aşkımızın böyle adi bir suçla yarım kalmasından. Meseleyi kafamda ters yüz ettiğimdeyse, tablonun orijinalini alamayan Celine'in peşimi bırakmamasından korkuyordum. İstanbul'da böyle apansız karşıma çıkabildiğine göre, bir hayalet gibi yazları daçamızın çevresinde, kışları Moskova'daki evimizin önünde dolaşmasından korkuyordum. Biliyorum, bunu yıllarca ben yapmıştım. Yine de bencillik edip kendimi zararsız bir hayalet gibi görüyordum. Ben Celine'in zararsız hayaletiydim. Kimbilir, belki yazlan gittikleri Marsilya'da, işbilir bir ajan gibi, takma saç-sakal ve gözlüklerle takipteyken onu eğlendiriyordum. Mutlaka öyle olmalıydı. Zira bir defasında büyülenmiş bir halde plajda Celine'i izlerken, onun tarafından savrulan freezbee 'küt' diye alnımın ortasına gelmiş, bir kaşım açılmış, bu da yetmezmiş gibi peruğum uçmuş, yine de merakla, telaşla, bana doğru koşan Celine'den ve küçük kızından kaçmayı başarmıştım. Celine arkamdan bağırmıştı:
"Bayım, özür dilerim. Lütfen yardım etmemize izin verin!" Arkama bakmadan kaçmıştım. Arkama bir defa olsun bakabilirdim. Bakıp sebep olduğu kazaya üzülen, yine de peruğu uçan komik adamın kim olduğunu bildiği için 'kıs kıs' gülen, bunu da asla usta bir portre ressamından saklayamayacak olan Celine'i görebilirdim. Çok komik bir biçimde düşmüştüm ve bir yabani gibi kaçıyordum. Marsilya'da, o sıcakta, o kalabalık plajdaki halim, şimdi bile güldürüyor beni. Size sırlarımı birer birer dökmekten de nefret ediyorum ama... Biliyor musunuz, o gün, sanırım 1998 yazıydı ve dünya kupası Fransa'nın olmuştu. Yani bütün Fransızlar kendilerinden geçmiş bir halde denize koşuyorlar, kumların üzerinde şampanyalar patlatıyorlardı. O coşku içindeki kalabalığın arasında koşan, zavallı, âşık bir hayalettim ben. Ne sefil bir görüntü!
"Ne düşünüyorsunuz?"
Düşünürken kıpırdayamıyorum. Bunu bir süredir hissediyordum. Şimdi de Oleg'le, karanlık dar koridorda dururken, akılma gelenler yüzünden öylece kalakalmıştım. Bu Hayal'in donma hali kadar ağır olmasa da beni telaşlandırıyor. Bütün sinir hücrelerim, beyin loplarım iflas ediyor olabilir mi? Renkler gelip gidiyor derken, bütün sigortaların bir anda atmasına benzer bir şey mi yaşayacağım? O daçaya yerleşince iyileşeceğim diye kendimi avutuyorum.
Oleg'e cevap vermem gerek:
"Düşündüğümü nasıl anladın?"
"Hiç kıpırdamıyorsunuz. Ben de resimlerin karşısına geçer, aynı şeyi yapardım."
"Bir şeyler hatırlıyorum geçmişten. Sonra o hatırladıklarım bugün yaşadıklarımla örtüşüyor, aynı renge bürünüyor, aynı figür oluyor. Hayatımı düzenleyemiyorum, Oleg. Yıllarca sakin ve huzurlu bir hayat yaşa, derken, bütün hayatıma yayılması gereken karışıklıklar ve tesadüfler iki günde bütün hayatımı sarsın. Bu bana ceza. Tanrı katında verilmiş bir ceza."
"Hepimizin bir cezası var, Bay Ferah."
"Evet, bırakalım bunları. Lütfen, içeri geçin."
Oleg içeri girer girmez gözleri kamaştı. Atölyenin ışığından. Karanlık bir koridordan aydınlığa çıkmaktan. Aşka çıkmaktan. Işıktan değil, onu bekleyen aşktan kamaştı gözleri. Karşısında uyuyan Sedeften.
"Karşı komşum," dedim sessizce.
Oleg, "Biliyorum," dedi. Soru sormama fırsat bırakmadan sizin, 'Oleg Pencereden Bakıyor'da öğrendiğiniz tesadüfü anlattı:
"Karşınızdaki inşaatta çalışmıştım. Babam inatla sizin adresinizi bulmaya çalışırken, biz koca dünyada karşı karşıyaymışız. Şu uyuyan bayanı da oradan hatırlıyorum. Hamileydi ve o apartmandan bir daire kiralamışlardı. İnşaat boyunca benim kaldığım daireyi."
"Koskoca uzayda bile yıldızlar, gezegenler kimi zaman yan yana diziliyorlar. Aynı şey şimdi bizim hayatımızda oluyor. Tanrı bizimle oynuyor, Oleg. Ama yavaş yavaş onun oyununu, onun bizim için yazdıklarını ele geçirmeye başladım."
"Kaderinizi mi ele geçirmeye başladınız?"
"Hayır, bu mümkün mü? Ne yazık ki Tanrı'nın bizim için yazdıklarını yaşayacağız."
"Anlamadığım onun oyununu nasıl bozduğunuz?"
"Çok kolay, artık onun suyuna gidiyorum."
"Tanrı'nın suyuna gitmek! Tam bir Türke göre."
Oleg'i ilk defa kahkaha atarken görüyordum. Ama ben gülmüyordum. Bu onun da aniden susmasına, özür dilemesine, patlattığı kahkaha da Sedefin irkilerek uyanmasına neden oldu.
'Sedefin Uyanışı', tahmin edersiniz ki bu değerli portre de hafızamın bir köşesine kaydoldu. Hatta yavaş yavaş ipleri Tanrı'nın elinden almaya başladığıma göre 'Sedefin Uyanışı'nın pek masum bir uyanış olmadığını söyleyip gerisini de getirebilirim: 'Sedefin Aşka Uyanışı.' Oleg ile Sedefin arasında olacakları, o ısmarlama portreleri yapa yapa insanların ruhlarına sızmasını başaran bir portre ressamı olarak, anladım. İkisinin arasındaki boşlukta hissedebildiğim bir rüzgâr döndü. O rüzgârın, "Aşk," diye fısıldadığını duydum. Hayal'in evde olmadığı zamanlarda boşalan zırdeli kadrosu, sanırım bu sabah bana tahsis edilmişti. Ya da daha vahim bir şey, yıllar sürecek bir benzeşme, ruhun ve aklın yavaş yavaş zehirlenmesi gibi bir süreç tamamlanmış, ben de Hayal gibi hastalanmıştım.
Paniğe kapılmama ne gerek var? Kendimi kontrol edebiliyorum. Üstelik daçaya yerleşince iyileşeceğim. İyileşmesem bile ya, Ludmilla’nın kollarında delirerek öleceğim ya da delirdiğimi anladığım an intihar edeceğim. Kalbimin bir köşesinden Tanrı'yla konuşuyorum: "Bildim mi?" diyorum ona, "Bildim mi, böyle mi öleceğim?"
Sedef bronz bir heykelmiş gibi, vücudu çok ağırmış gibi doğrulmaya çalışılıyor. Heykelini bronzdan değil de yorgunluk ve mutsuzluktan dökmüşler gibi. Mutsuz insanlar çabuk yorulur. Neşeli ve mutlular hep uçarıdır, hafiftir. Yerinden doğrulmakta o kadar güçlük çekiyor ki Oleg yardımına koşuyor. Sedef bu yardımı geri çevirmiyor. Mutsuzluktan yatalak olmuş bir kadın gibi Oleg'in eline tutunup doğruluyor. Doğruluyor ve gülümsüyor.
"Sizi hatırladım," diyor.
Oleg, hatırlanmış olmaktan mutlu, "Bebeğiniz dünyaya geldi mi?" diye soruyor.
"Geldi," diyorum ben. "O da tesadüfler dünyasına geldi."
O mutsuz Sedef gülüyor. Evde unuttuğu bebeği anneannesinin kucağında, pencerede. Minik şey, daha kafasını bile tutamıyor. Annesi de tıpkı onun gibi mutsuzlukla kafasını yattığı yerden zor doğrultabildi: Şimdi gözlerini açmaya çalışarak Oleg'e, "Siz nereden tanışıyorsunuz?" diye soruyor beni işaret ederek.
Sanırım benim cevap vermem gerek:
"Kendisi saygıdeğer bir hocamın oğlu olduğunu iddia ediyor." Bu cevabı gülerek vermiş, Oleg'e de göz kırpmıştım. Buna rağmen Oleg'in yüzü asıldı. Ciddi ciddi keyfi kaçtı, durgunlaştı. Kalbini kırdığımı düşündüm. Belki yıllardır ayrı kaldıklarından, benim onu Starov'un oğlu olarak görmediğimi düşünüp alınmış olabilirdi. Dilediğim özür, yüzünün aydınlanmasını sağlamadı. Böylece Oleg ve Sedefin aşk muhabbetleri de yarım kalmış oldu. Sedef mutsuz hayatına dönmek için yerinden kalktı. Ayaklarını sürüyerek pencereye doğru gitti. Yüzünde kendisini izlemek, görmeyi hayal etmek gibi bir merak vardı. Bebeğini ye kendi annesini pencereden bakıyor gördüğünde gözleri doldu. Görünmeyeni görmüş gibiydi. Belki de bu pencerenin öyle bir sihri vardı. Belki diğer pencerelerden Sedef ve bizim Arnolfini mutlu mu mutlu, huzurlu mu huzurlu bir çift gibi görünüyorlardı. Oysa bu pencere, onların görünmeyen yüzlerini görünür kılıyordu.
"Ben aslında kocamı çok sevmiştim," dedi Sedef ağlayarak. Gözlerini evinin penceresinden ayıramıyordu.
"Onu çok sevmiştim ama o benim bütün aşkımı tüketti. Benim o aşk halimin üzerine, niye güzel bir evlilik kuramadık, neden her şey hep yıkıldı? Arkama bakmadan kaçmak istiyorum. Keşke burada, bu pencerenin önünde dikilip, donup kalabilseydim. Kız kardeşiniz Hayal gibi. İlk defa buradan bakınca bütün evliliğimin, ev içi yaşantımın bana korkunç acılar verecek biçimde dağılmış olduğunu görebiliyorum."
"Şimdi gitmem gerek," diyerek bize doğru döndü Sedef. Ben değilse bile, Oleg'in yanında böyle dökülmek istemezdi ama sanırım, mutsuzluğa ve o alçak Arnolfini'ye dayanacak gücü kalmamıştı. Ağladığı için, yuvasına kaçmış gözlerinden kolayca okunan mutsuz evlilik sırrını bize açtığı için mahcuptu. Sanırım bu yüzden; yüzümüze bile bakmadan, başını kederli kederli önüne eğip kapıdan çıktı. Merdivenlerden onun peşi sıra indim. Ah, ne çok incinmişti. Ağır ağır arkasından inerken kamburlaşmış sırtı ve omuzları, hiçbir zaman yolunda gitmeyen ama görünürde iyiymiş gibi duran evliliğinin simgeleriydi. Sedef de bunca zaman evliliğini herkesin dışarıdan gördüğü gibi görmüştü. Görüneni görmüştü. Şimdi eli mahkûm, ona sevineceği ve hoşlanacağı hiçbir şey sunmayan kocasının yanına dönüyordu. Kapıda durup kucaklaştık. Onu ölüme, mezarına gönderir gibi kucakladım. Kendini bilen insanlar için, sakat kafalarını ustalıkla kuma gömmeyi başaranlar için ne absürd bir ikiliydik. Birbirimizi uzaktan uzağa izleyip, sokaktaki karşılaşmamızı da sayarsak, bu ikinci karşılaşmamızda iç içe geçmemiz düşündürücü ve gerçekdışı görünebilirdi. Ama biz kokumuzu almıştık. Sakat kafalarımızı gizlemediğimizi görmüş, arızalı ruhlarımızı birbirine yaslamıştık. Yukarıdaki Oleg de, Salim Abidin de, Ludmilla da, Hayal de, hatta Van Gogh da, Picasso ve Vladimir Starov da, ne olursa olsun eli kanlı Artemisia Judith Motherwell de, Celine ve Kıbrıslı Savcı da bunun, bu kader birliğinin farkındaydı.
Sedef dar sokağın diğer tarafına geçti. Kollarını kederle kavrulmuş gövdesinin, göğsünün üzerinde birleştirmişti. Yağmur başlamıştı. Hava canımıza kıymamızı, olmadı mutsuz olmamızı dilercesine kararmıştı. Tekrar Oleg'in yanına döndüm. Merakla pencereden bakıyor, mutsuz prensesini kurtaracağı şatoyu gözlüyordu. Mutsuzluk, kasvet, aşağılanma, kırılma şatosu. Kalp kırma üstadı bay Arnolfini'nin şatosu. Uzaktan herkesin iyi adamı bay Arnolfini'nin, içine tükürdüğüm şatosu!
"Serçe parmağım orada," dedi Oleg.
Anlayamadım elbette.
"Başına ne kötü şeyler gelmiş."
"Evet ama herkesin hayatında kötülüklerden geçtiği bir sınavı vardır."
"Doğru. Sen sınavını geçtin. Bakalım ben ne yapacağım?"
"Benim Vladimir Starov'un oğlu olmadığımı söylerken ciddi miydiniz?"
"Hayır! Buna niye bu kadar alındın, anlamadım?"
"İnsan ruhunda barındırdığı biraz şüpheyle bunu düşünebilir. Üstelik bunu size kanıtlamadım bile."
"Böyle bir şeyin kanıtı istenebilir mi? Hem, diyelim Starov'un oğlu değil de, Nabokov'un oğlusun ya da Kutsal Ruh'un oğlusun, ne fark eder? Sen Oleg adında bir adamsın. Bana bir hikâye kurmuş olsan ne çıkar? Hayatta her şey, hatta saf gerçekler bile şüphe barındırır. Gerçeği var eden şey şüphedir, Oleg."
22
"HAKİKATİ BULMAK İÇİN ŞÜPHE
DENİZİNE DALMAK GEREKİR"
(
Ludmilla dua ediyor. Dindar ve asla Tanrısına kızgın değil. Başına gelen kötülüklerden onu sorumlu tutmuyor. Aksine, hep daha kötüsünü düşünüp şükrediyor. Kardeşi Nadya'nın öldüğüne isyan etmiyor da, ölüsünün bulunduğuna şükrediyor. Tanrısının kendisine, Türklerin sikini boğazına kadar soktuğu bir hayatı layık görmesine içerlemiyor da, ayakta kaldığına, geri döndüğünde geçireceği güzel günlere şükrediyor. Asla aklının, dindar kalbinin bir köşesinden, hayatta güzel bir tek gününün olmadığını, hiçbir zaman da olmayacağını geçirmiyor. Ludmilla her şeyi dönüştürüyor. Çocukken başından geçen o talihsiz olayı da böyle dönüştürmüştü:
"Boris amca beni çok seviyor."
Doğru, Boris amcası onu o kadar çok seviyordu ki, babasının ortağı olan Boris Panev'in ailesiyle birlikte kullandıkları daçada, kuytu tenha köşelerde bu sevgi sikini kaldırıyor, Ludmilla'nın apış arasına girmeye çalışıyordu.
"Bu yaz birbirlerini koklasınlar, alışsınlar," demişti ilkinde, "Gelecek yaz birbirlerinin tadına bakarlar." Bunu yaparken, bir kadınla nasıl sevişilirse öyle sevişiyordu küçük Ludmilla'yla. Küçük Ludmilla da bir kadın nasıl davranırsa öyle davranmaya çalışıyordu çocuk aklıyla. Zevk alıyor, tahrik oluyordu:
"Göğüslerin şimdiden çok iyi," diyordu Boris amcası. "İki yıl sonra bomba gibi olacaklar."
On iki yaşındaki Ludmilla kendine tecavüz edildiğini, taciz edildiğini düşünmüyordu. Bunun adını kesinlikle 'sınırsız sevgi' olarak koymuştu. Bütün bir yıl boyunca daçaya gidecekleri günleri, daçaya gittikleri günlerde Boris amcasının kendisini çağıracağı kuytu, tenha köşelerin hayalini kuruyordu. Ludmilla bize göre, sakat kafalarını gömmekte ısrarcı olanlara göre, iğrenç bir olayı pekâlâ başka bir şeye dönüştürmüştü. Bunu on iki yaşında başarmıştı. Artık hayat ve bağlı olduğu tanrısı sırtını yere getiremezdi. Bakın, Ali Ferah'ın annesi bunu hiçbir zaman başaramadı. Unutmayı, dönüştürmeyi başaramadığı gibi, o kanlı tecavüzü çocuklarının da kâbusu yaptı. Ludmilla'nın ilk karşılaşmalarında Ali Ferah'ın annesinin gazetelerden tecavüz haberlerini kestiğini duyunca, o zaman hepimize münasebetsizce gelen, "Tecavüze filan mı uğramış?" sorusu, meraklı ya da açıksözlü olmasından değildi. Tamam, iki tecavüz arasında bir fark olabilirdi. Ali Ferah'ın annesinin uğradığı tecavüz kanlı ve ani olmuştu. Yine de bir çocuk gibi birlikte oynadığı, hatta çok beğendiği evin zengin oğlu tarafından gerçekleştirilmişti. Anne, olayın bu yanına yaslanarak doğrulabilirdi. Ludmilla da Boris amcası kendisini ilk defa sıkıştırıp öptüğünde, elini donundan içeri kaydırıp daha tüylenmemiş organını okşadığında, hatta minik dudaklarını açtırıp etli orta parmağını daha derinlere yerleştirmeye çalıştığında kendini kötü hissetmiş, kaçıp kurtulmak istemişti. Ama Boris amca ona şefkat dolu bir iki söz edince sakinleşmişti. Bir kız çocuğunun küçükken bulamadığı şefkat ve mutluluk yol açmıştı bu tecavüze. Bu olaydan sonra küçük Ludmilla kirlendiğini düşünüp çok üzülmüş, üzüntüden hastalanıp yataklara düşmüştü. O haldeyken bile annesi ve babası tarafından azarlanmış, kalbi kırılmış, "Ludmillacık," diye gönlünü alan yine Boris amcası olmuştu.
Mutsuzluk insanı her türlü tuzağa düşürebilir, kötülüğü üzerine çekebilir. Ludmilla bunu bilemeyecek kadar küçük, anne ve babası para kazanma hırsları yüzünden bunu öğrenememiş kör cahillerdi. Kararını ateşler içinde yattığı, sadece ve sadece Boris amcasını sıkıştırıp öptüğü yerlerinin pençe pençe kızardığı hastalığı sırasında vermişti: Boris amcasının kendisini sevmesine izin verecekti. Gelen doktor, küçük kızın yaşadığı bir şok sonucu yatağa düştüğünü söylemişti. Şeytan yardımcısı olmuş, Ludmilla ilk yalanını uyduruvermişti:
"Denizde bir çocuk bana pipisini gösterdi. Hatta pipisini açarak peşimden koşturdu."
Aile dehşete düşmüştü. Demek Ludmillacığa karşı kendini bilmez bir hergele tecavüze yeltenmişti. Ludmilla bir pipi görmenin dehşetiyle olmasa da onay verdiği bir ilişkinin bedeliyle çabucak büyüdü, çocuklukla bağını o yaz kopardı. Yine de sevilmenin heyecanını çocukça belli ediyor, anne ve babasından yeterince gizleyemiyordu. Oysa Boris amcası onu öpüp okşarken, "Sen kadınsın artık," diyordu. Yani, artık çocuklukla bir ilgisi kalmamıştı.
Aile, sevgili ortak Boris'in, kızlarına da ortak olduğunu akıllarından geçirmeseler bile, onu çok sevdiğini, hatta şımarttığını düşünüyorlardı. Belki de kızlarını "Yuri'nin altın damlaları" diye seven baba, bir kere hakikate ulaşmak için şüphe denizine dalmış olabilirdi. Şüphe denizinden çıkardığı, sevgili ortağının kızını biraz fazla ve tuhaf biçimde sevdiği olabilirdi. Ancak o da zamanla hakikate dönüşen bu şüphenin üstünü örtmeyi başarmıştı. Önce görmezden, anlamamazlıktan geldi. Sonra da bu hakikati kendi çıkarları uğruna kullanmayı tercih etti. "Boris'e söyle," nasihatları bu yüzden olabilir miydi? "Boris'e söyle Ludmilla, ortaklıktan ayrılırsa mahvoluruz." "Boris'e söyle Ludmilla, yaşamamız için daha çok para versin bize."
"Boris'e söyle Ludmilla, sen daha zenginsin, babam da senin kadar zengin olamaz mı?"
Ludmilla, oltanın ucundaki yemdi. O yem herkesin kiliseye gittiği, nedense sadece ikisinin evde kalmasına göz yumulduğu günlerde Boris'e uzanıyordu. Kiliseye gitmekten vazgeçen, yolda karnı ağrıdığı için dönen, evde dua kitapçığını unutan birisi bu günaha tanık olabilirdi. Perde açıktı ama kimse görmek, bakmak istemiyordu. Bu yanıyla Hayal'in delirmesine yol açan Beatrice vakasıyla benzerlik gösteriyordu. Kimsenin aklına, o okulda, Tanrı'ya bizden bir adım daha yakın rahibeler arasında, Hayal'e bir şey olduğu gelmiyordu. Ali Ferah'ın annesinin tecavüzüne seyirci kalan büyükler de buna benzer bir tutum içerisindeydiler. Bu üç tecavüz hikâyesinin burada çarpışması, bu kadarı da fazla değil. Çünkü hayatta hiçbir şey fazla değildir, her şey mümkündür, her şey kuşkuludur. Ailelerin, mutlu mesut anlayışlı yüzünün ötesinde, görünmeyenin irin akıtan tarafını görebilirsiniz. Ama bunu görmekten, her defasında, "Bu kadarı da fazla," diye kaçarsınız. Bu kadarı asla fazla değildir. Anlatılan bir değil, birkaç hayat. Kaldı ki bir hayat için bile bu kadarı fazla değil. Benim işim, size görünenin arkasında, saklı, kötücül şeyi anlatmak. Ben ruhların, kalplerin irin kokulu karanlık yüzlerini gören gözüm. Onların sesini işiten kulağım.
Merak ediyorsanız, anlatmaya devam ediyorum: Ludmilla, Boris amcasının peşini hiçbir zaman bırakmadı. Hatta başına gelenleri bir aile kavgası sırasında yüksek sesle itiraf etti. Buna itiraf denebilirse tabii. Bu olsa olsa bir yüzleşmeydi. Aile kendi içlerinde dönüştürmeyi başardıkları, zaman zaman altın damlası kızların babası Yuri tarafından çıkarlarına alet edilen bir gerçekle yüz yüze geldiklerinde, utandılar. Yanlış anlamayın, kızlarından değil, tanrılarından utandılar. Peki, ruhlarına şeytan mı ortak olmuştu, sevdikleri ortaklan Boris'in, Ludmilla'larına yaptıklarına, yapabileceklerine, masum öpücüklerine, belki sadece aletini sürtmesine, hayran hayran onu izlemesine izin vermişlerdi? Dediğim gibi, onlar da Ludmilla gibi acı bir gerçeği dönüştürdüler. Ruhlarını normal bir insanın içemeyeceği kadar tuhaf bir kimyayı içmeye hazırladılar.
Boris amca Ludmilla'yı hayatta en çok seven ve mutlu eden kişi olarak kaldı. Yeniyetme aşklar, sümüklü oğlanlar, çapkınlar, hızlılar, merdiven boşluğunda Ludmilla'yı düzmeye yeltenenler, hiç kimse onun yerini alamadı. Boris amca günahlarını affettirmeye çalışan bir dindar olarak, aylık 80 dolar gelirle Moskova'da yaşıyor. Ludmilla bir yetişkin olduğunda da defalarca birlikte oldular. Boris amca artık çoktan bunun bir günah olmadığını kabul etmişti. Çünkü Ludmilla büyümüştü. Boris amcanın karısı kendinden küçük bir oğlanla kaçmıştı, bu ilişkinin yeterince dedikodusu yapılmış, her ikisi de toplum içinde hor görülmüşlerdi ama her şey unutulmuştu işte. İnsanın en büyük mucizesi, unutmak. Yeni bir hayata başlamaları için her şey hazırdı. Ludmilla'nın ailesi, Boris'in çevresi. Bu defa da ülke dağılmıştı. Ludmilla aşklarını, sevgilerini eski bolluk günlerindeki gibi yaşamak istiyordu. Aylık 80 dolarla geçinmek zorunda oldukları bir sabaha, Boris'in kollarında da olsa uyanmak istemiyordu. Boris onun isteklerine cevap vermedi. İstanbul'a gitmesini onaylayan ya da onaylamayan tek bir kelime bile etmedi. Ludmilla'nın sevdiği, taptığı şey de buydu. Boris amcanın sessizliği. Buna ellisinden sonra ulaşmıştı. Okuyor, dinliyor ve çok az konuşuyordu.
Ludmilla'nın, ilişkilerinin ne olacağı konusunda en ufak bir fikri bile yok. Şimdilik mektuplaşıyorlar. Boris, Ludmilla'nın mektuplarına cevap veriyor. On sekiz yıl önce, Hazar Denizi kıyısındaki daçada olanları hatırlamak bile istemiyor. Ludmilla her mektubunda on iki yaşındaki ilk ürperişini anlatmaya çalışsa da, Boris amca Rusya'nın yeniden ayağa kalkacağı umudunu yineliyor:
"Bütün bunlar uzun bir zaman alacak; en azından üç kuşak," diyor. "Birincisini bitirdik. Geriye sadece iki buçuk kuşak kaldı."
Mektuplarında onun hoşuna gideceğini düşünerek, Türkiye'yi ve Türkleri anlatan Ludmilla'ya bu konuda uzun cevaplar veriyor, sorular soruyor. "Onlar Rönesans'ı yaşayamamanın ve Müslüman olmanın sıkıntısını kuşaklar boyu çekecekler," diyor Boris amca. Her ne kadar Ludmilla, Müslümanlığın dönüşmüş halinden söz etse de cevap hep, "Hiçbir şey dönüşmez, Ludmilla," oluyor. "Dönüşse bile dönüştüğü haliyle çekilmez." Ludmilla, Boris amcasından güç alıp, "O saygısız Müslümanlar, " diyor, "Onlar mıknatıs gibi yeryüzündeki bütün kötülükleri çekip toplamışlar. Hayatımda bu kadar kötü niyetli ve vicdansız insanı bir arada görmedim."
Ludmilla'nın niyeti Boris amcasını bir daçada yaşamaya ikna etmekti. O yüzden benim temiz kalpli Ali Ferah'ım tam on ikiden vurmuştu. Mektupların son paragrafı genellikle daça hayaline ayrılıyordu. Boris amca ikna olmamıştı, derken Ali Ferah daça hayaliyle ortaya çıkmıştı. Ludmilla dün bütün gece, Ali Ferah'ı Boris amcasının yerine koyup koyamayacağını düşündü. Yaşları aynı olmalıydı: 59-60. Hatta Ali Ferah daha yakışıklı sayılabilirdi. Üstelik yaşına göre yatakta da iyi idare etmişti. Yine de Ludmilla'nın yakalamak istediği Boris amcaydı. Eğer o olmasaydı, diyordu kendi kendine, çocukken kendimi çoktan öldürmüştüm. On bir yaşında kendini asmayı, bir defasında ilaç içmeyi ve ayağına bir ağırlık bağlayıp Hazar Denizi'ne atlamayı düşünmüştü. Çocuk denecek bir yaşta, bunları oyun olsun diye düşünmemişti. Görünürde intihar etmesine neden olacak bir travma da yoktu. Tek neden, hiç sevilmemesi, şefkat görmemesiydi. Ludmilla'nın çocuk kalbiyle, için için üzüldüğü şey buydu. Anneler, babalar çocuklarını büyüdüklerinde seviyorlar. Artık sahip olamayacakları, ellerinden kaçıracaklarını düşündükleri için sevmeye başlıyorlar onları. Oysa insanın masumiyet çağında sevgiye ihtiyacı var. Şimdi Ludmilla'yı, onun masumiyet çağında aradığı sevgi ve şefkati bulma uğruna, hayatların görünür yüzünde yaşayanlara iğrenç gelebilecek bir ilişkiye girmesini anlayabiliyor musunuz? Bunu anlayabilmeniz için hayatın kirli yüzüne kaymanız gerekir. Mutlaka sizin hayatınızın da irin akıtan bir tarafı vardır. Gözlerinizi açın, o tarafa bakın!
Ludmilla gözlerini açan tanrısına şükrediyor, dua ediyor. Sonra kendini tutamayıp bir daçada Boris amcasıyla beraber olma hayali için yalvarıyor. Ali Ferah'ın kendisine olan zaafı, şimdi yalvardığı tanrısının bir lütfûydu. Daçanın ve Moskova'da kışlık bir evin parasını ondan alacak, ama onun yerine, koluna Boris amcasını takacaktı. Türklerle düşe kalka, onlar gibi cin oldum diye düşünüp güldü. Tanrı'nın huzurunda güldü. Utanmadan, çekinmeden. Ludmillacık bugüne kadar tanrısından hiçbir şey istememişti. Bir tecavüze; kötü kadere boyun eğmişti. Bu dileği yerine getirilmeliydi. Olan, zavallı Ali Ferah'a olacaktı. Öleceğini bilse bile, bir daçada Ludmilla'yla beraber olma hayalinden kopacağını düşünemiyordu.
Ludmilla kiliseden çıktı. Yağmur başlamıştı. Bu şehir yağmurda daha da çekilmez oluyordu. İri yağmur damlalarıyla ıslanan gazetelerin önünde durdu. Her gazetede kardeşi Nadya'nın ve Salim Abidin'in fotoğrafı vardı. Bütün gazeteleri aldı, oteline gidip yatağına serilip hepsini tek tek okuyacaktı. Gazeteler aklına, dün gece Ali Ferah'la birlikte kendisini izlemeye gelen gazeteciyi getirmişti. Aynı pavyonda çalışan arkadaşı bu sabah, gazetecinin her yabancı gibi korkunç bir hesapla yüz yüze geldiği, kendisine zorla senet imzalatıp dövüldüğü ve saatinden, cüzdanına kadar, üzerinde para eden her şeye el koyulduğu haberini vermişti. Pavyonun adamları, soydukları her yabancıya yaptıkları gibi, onu da ülkesinin konsolosluğunun önüne bırakma nezaketinde bulunmuşlardı. Bunu Ali Ferah'a bildirmeliydi. Adıyla birlikte Ali Ferah'ın silueti de zihninde canlandı. Kaşmir paltosu üzerinde, gülümseyerek karşısında dikiliyordu. Komik bir adamdı.
Şimdi, İstiklâl Caddesi boyunca ağır ağır yürüyordu. Yağmur ne güzel ıslatıyordu. Bu yağmurda güzel bir ormanda, ya da kuytu bir korulukta yürümek isterdi. Ağaçları, toprağı, suları, gökyüzünü hep sevmişti. Hâlâ, içinden dua ederek yürüyordu. Ludmilla göründüğü gibi değildi. Bir azize, bir rahibe gibiydi.
Aynı zaman diliminde, yağmurlu şehirde, kapalı ve kasvetli bu gökyüzünün altında Celine otelinde bir türlü uyanamıyor, gözünü açamıyor. İki kadın da şehrin kalbinde, bulundukları yerler itibariyle dümdüz bir çizgi çiziyorlar: Bir türlü uyanamayan Celine'in kaldığı otel Galata'da, dua ederek yürüyen Ludmilla, İstiklâl Caddesi'nin Taksim Meydanı'ndaki girişine yaklaşmakta.
Şimdi, izninizle biraz çizginin Galata'daki ucunda durup Celine'le ilgileneceğiz. Celine yataktan kalkmasını engelleyen gücün sırrını çözebilmiş değil. Bu yüzden korkuyor. Büyülendiğini, etkilendiğini ve kendini bir anda yanılsamalarla dolu bir dünyada buluverdiğini düşünüyor. "Daha fazla düşünme," uyarısı ise huzursuzluk ve öfkeden başka bir şey üretmiyor. Dün, bütün gece 'Ekber'in Acısı' isimli tabloyu bir başına kopyaladığı kâbusunu gördü. Ali Ferah'ı öldürdüğünü, bu yüzden tabloya kaldığı yerden devam etmek zorunda kaldığını gördü. Rüyasında tam kalbinden vurmuştu Ali Ferah'ı. Sonra da onu tam kalbinden vurduğuna sevinmişti.
"Aşkımı anlamadığı için, tam kalbinden vurulmak cezası olacak," diye düşünüyordu çünkü. Rüyası boyunca böyle düşünüyor, ama bunu gerçekleştirdiğinde üzülüyor, hatta Ali Ferah'a acıyordu. Acıma duygusu üzüntüsünü örtüyordu kolayca. Tam kalbinden vurulmuş Ali Ferah acıyla inliyordu. Çok zavallı görünüyor, çok zavallı bir biçimde ölüyordu. Celine daha çok bu haline acıyordu. Rüyasında, "Zavallı sapık!" dediğini hatırlıyordu. Şimdi rüyasında, dolayısıyla bilinçaltında, Ali Ferah'a neden "sapık" dediğini düşünüyordu. Otuz yılı aşkın bir süredir kendisini takip etmesinden dolayı değil. O takipleri çok çocukça ve komik buluyordu Celine. Öyle ki kocasının, hatta çocuklarının bile yılda bir kere peşine düşen eski Türk âşık hayaletinden haberleri vardı. Ailece gülüyorlardı bu duruma. Arabanın dikiz aynasından bakıp gülüyorlardı. Hayaletin dikiz aynasına düşen görüntüsü basbayağı komikti. Yine de Celine'i ürküten bir şey vardı bu takipte. Yıllar önce Ali Ferah'tan kaçmasına neden olan o tuhaf duygu, sinsice kalbinin kapısını çalıyordu:
"Celine, unuttun mu? O saflığının arkasında bir pislik gizliyor o adam!"
Arkadaşlarının, Ali Ferah Türk olduğu için, yıl sonu sergisinde o iğrenç 'Tecavüz' tablosunu yaptığı, üstelik tabloda resmedilen tiplerin annesiyle babası olduğunu açıkladığı için onun hakkında böyle şeyler düşündüklerini sanırdı. Heyhat, hiçbir zaman şüpheleri hakikate dönüşmedi. Hatta hiç kimsenin dedikoduları, şüpheleri, ürettiği hikâyeler doğrulanmadı. Böylesi daha kötüydü. Ali Ferah; görünen yüzünün arkasında tuhaf bir hayat ve pisliklerle dolu sırlar barındıran birisi olarak kalmıştı. Koskoca okul, okulun tek Türk öğrencisi yüzünden neredeyse kamplaşmıştı: Görüneni, gösterileni görenler ve ısrarla ötesinde bir pislik olduğunu varsayanlar. Vladimir Starov, son derece yetenekli öğrencisi hakkındaki bu tartışmalara, "Hepimizin kafası sakattır. Ama bunu gizlemekte pek marifetliyizdir," diyerek son noktayı koymuştu.
Peki ama Ali Ferah'ı, o iyi kalpli adamı tuhaf kılan neydi? Türklüğü mü, Picasso'yu kendine hayran bıraktıran yeteneği mi, bu yeteneği harcayarak ve kendini önemsemeyerek yaşayıp gitmesi mi?
Herkes onun takipçiliğinden söz ediyordu. Ali Ferah iflah olmaz bir takipçiydi; kafasını taktığı herkesin hayaletiydi. Görünürde zararsız bir hayaletti. Celine başlangıçta onun peşinde dolaşmalarını utangaçlığına bağlamış, tuhaf bir biçimde onu, kendisini gözetlerken suç üstü yakalayıp dost olmanın ilk adımını atmıştı. Amansız takipten yakayı kurtarması Celine'in arkadaş olmak için attığı adım sayesinde olmuştu. Cesedi Thames'den çıkarılan o Polonyalı kızın bir dönem Ali Ferah'ın sevgilisi olması, daha sonra eski sevgilinin bitmek tükenmek bilmez takiplerine maruz kalması, Ali Ferah'ı birinci derecede zanlı haline getirilmişti. Burada Picasso devreye girmiş, genç öğrencinin, maktulün son olarak görüldüğü tarih de içinde olmak üzere, dört gün boyunca Londra yakınlarındaki evinde misafiri olduğunu söylemişti. Celine de, o davete Ali Ferah'la son anda kavga edip icabet edemese bile, sevgilisinin Picasso'nun evine gitmek üzere kavga ettikleri tren istasyonunda kaldığını, trene bindiğini doğrulamıştı.
Sevgilisinin, Türk ve yabancı olduğu için böyle bir suçlamayla karşı karşıya kaldığını düşündüğünden, o dönem Ali Ferah'a daha fazla yakınlık hissetmişti. Sonra Celine de onun amansız takiplerinin kokusunu almaya başlayıp ürkmüştü. Ama Ali Ferah'ın kendisini takibe kalkışmasından korkmamıştı.
Rüyasında tam kalbinden vurduğu Ali Ferah'ın kanı ayaklarını ıslatmıştı. Bu, Celine'in içini kaldırmıştı. 'Ekber'in Acısı' tablosunu kopyalamaktan çok, çıplak ayaklarını ılık ılık kuşatan kan zorluyordu onu. Bu karışık rüyadan uyandığına sevinmişti. Ama bir türlü yataktan kalkamıyor, saatlerdir dönüp duruyordu.
"Hastalandım," dedi. "En sonunda hastalandım işte. Bu karanlık ve kalabalık şehirde yataklara düştüm."
Yatağının ılıklığı rüyasında ayaklarına bulaşan Ali Ferah'ın kanını hatırlattı ona. O kan kadar ılıktı yatağının içi. O kan ılıklığında yataktan kurtulmak için kendisini var gücüyle odanın ortasına savurdu. Hâlâ sıcaklığını taşıyan kuştüyü yorgan da onunla birlikte savrulmuştu. Ayaklarının Ali Ferah'ın kanına bulandığını düşündürüyordu. Kuştüyü yorganı, akıl sağlığı hakkında bizleri düşündürecek reflekslerle iteliyor. Bütün bilincini toplayarak, "Gerçeği görmeye, bulmaya çalışıyorum," diyerek ayaklarına bakıyor. Ayaklarının kan içinde olduğuna dair, ellerinin kan içinde olduğunu düşünen Lady Macbeth kadar büyük bir histeri krizi geçiriyor. Kendini toparlaması uzun sürmüyor. Hakikati bulmak üzere daldığı şüphe denizinden, "Hâlâ o rüyadayım," avuntusuyla çıkıyor, ama biz onun uyanık olduğunu apaçık görüyoruz ve biz kutsal kitaplarında yazdığı gibi, gördüklerimize inanırız.
23
HER ŞEYİ BİLMEK VE GÖRMEK İSTEYEN KALPSİZ
(
Salim Abidin uşağına günlük gazeteleri okutuyor. Zaman zaman heceleyerek, virgülleri yutarak, tuhaf vurgulamalar yaparak okuyor uşak. Salonun geniş penceresi önüne dizilen bulutlar evin içine girecekmiş gibi hücum ediyorlar. Öyle ki yazılanlardan ve haberlerden çok Salim Abidin'in yüreğini bulutlar ağzına getiriyor. Gazeteler ağız birliği etmişçesine, ne bir eksik, ne bir fazla, 'Nobelli Yazarın Asistanının Şüpheli Ölümü' başlığını atmışlar. Fotoğraf olarak da duvar paparazzisinin çektiği o malum fotoğrafı, onu bulamayanlar da Salim Abidin'i Nobeli aldığı yıllarda henüz bıyıklarını kesmemiş haliyle gösteren fotoğrafını kullanmışlar.
Haberler şüpheli ölüm üzerine yoğunlaşıyordu, ama Salim Abidin'in korktuğu gibi Margret davasını hatırlayan yoktu. Ha, bir tek Milliyet gazetesi yazarlarından Çetin Altan, yaşı itibariyle neredeyse 40 yıl önce patlak veren bu skandali hatırlatıyor, her şeye rağmen Salim Abidin'e destek çıkıyordu. Bu demekti ki bugün olmasa bile yarın, bütün gazeteler geçmişi önüne sereceklerdi. Nobelli yazarımız bunun sıkıntısıyla koltuğuna biraz daha yumuldu ve viskisinin içindeki buzları fır fır döndürecek şekilde bardağını hareket ettirmeye başladı. Kalıbımı basarım ki durumu, kulüpte yediği sıkı dayağın ilk tedavisi İngiliz Konsolosluğu'nda yapılmış olan Charles'tan da, evliliğinin akıl sağlığını tehdit edecek noktaya getirdiği Sedeften de, bir an önce Boris amcasına kavuşmak isteyen Ludmilla'dan da, Celine'in tuhaf suçlamalarına maruz kaldığından habersiz, bir iyilik daha yapmaya çalışan Ali Ferah'ın yanındaki sıkıntılı Oleg'den de, hatta Starov'un kanının bulaştığı elbiseleri çıkarmamakta direnen Artemisia Judith Motherwell'den de kötüydü.
Bunu haberleri ağır ağır okuyarak daha bir koyultan uşak da fark etmiş, "Devam edeyim mi efendim?" diye sormuştu. Kötünün kötüsü, beterin beteri bir halde olduğundan, yazarımızın "Yeter!" demek için bile sesi çıkmamıştı. Oysa "Yeter!" diye bağırmak, Celine'inkine benzer bir tür öfke, sıkıntı ve huzursuzluk nöbetine girmek üzereydi. Uşağın şimdi okumaya başladığı haber, diğerlerinden çok farklıydı. Bir kere, Kıbrıslı savcımız görüş bildirmişti ve dünkü görüşmelerinde yazarımıza söz etmediği bir şeyi dile getiriyordu: Bir şüpheli.
Kıbrıslı savcı bir şüpheliden söz ediyordu. Bu, Salim Abidin'in neredeyse bütün kahramanlarımızın mustarip olduğu mutsuzluk ve kederle birlikte başgösteren, gövdenin yerinden kıpırdayamayacak kadar ağırlaşma halini de ortadan kaldırmıştı. Yazarımız tüy gibi hafifleyip yerinden doğrulmuş, zıp diye ayağa kalkmıştı. Haberin devamını dinlerken yerinde duramıyor, biraz önce kendisini korkutan bulutların üstüne üstüne gidiyordu:
"...soruşturmalarım sonucunda elde ettiğim, yazarın olay sırasında şahitleriyle kanıtladığı bir görüşme yaptığı. Dolayısıyla, zanlımız asla ve asla Salim Abidin değildir. O gün denize açılmalarına rağmen onları birlikte gören, parkta ayrıldıklarına tanık olan da yok. Nadya'yı, yazarın yaşlarında iyi giyimli bir adamla görenler, hatta zaman zaman yazarımızın Nobel isimli sandalıyla denize açıldıklarına şahit olanlar var. Nadya o gün o şahısla da görülmemiş. Görgü tanıklarının ifadesine göre o kişinin bir robot resmini çizdireceğiz. Şu anda ulaşmaya çalıştığımız Nadya'nın, çok değil ölmeden önce yaklaşık bir, iki aydır beraber göründüğü o şüpheli şahıs..."
"A ha!" diyor yazacımız sevinç ve şaşkınlıkla, "A ha." Sevincini gizlemeye niyeti yok:
"Neden bütün bunlardan benim haberim yok!" Katil kuşkusunun üstünden kalkmasına sevinse de bir başkasının varlığına içerliyor. Nadya bunu kendisinden nasıl gizlemiş olabilir? Ketum kaltak!
Gittikçe daha fazla sinirleniyor. Viskisinin buzlarını katur kutur kırıyor ağzında. Sonra savcının bundan kendisine söz etmemesini, hatta yanlarında bulunan Ali Ferah'ın bir şüphelinin olup olmadığı sorusuna "hayır" diye cevap vermesini hatırlıyor. Ah, daha fazla sinirleniyor. Nadya'ya ve savcıya eşit oranda sinirleniyor. "Kıbrıslı savcı," diyor kızgınlıkla.
Bu durumda kendisini yatıştıracak tek kişi Ali Ferah. "Dostum, başıma gelenleri görüyor musun?" diyecek ona. Nadya'nın yüzünü ilk defa öldürüldüğü gün ve saatte gördüğü bir sapık tarafından boğulduğunu düşünürken, kendisini buna hazırlamışken, onun katiliyle uzun park yürüyüşleri, hatta Boğaz gezintileri yapmış, katilini tanıyor, hatta seviyor olması canını sıkmıştı. Romancılığı Nabokov'la, Nadya'yı bir başkasıyla paylaşamıyordu. Geceleri korkup yatağına gelmek isteyen Nadya'ya eziyet etmekten hoşlansa da, onu seven ya da yakan tek Tanrı'nın kendisi olduğunu sanıyordu. Margret de küvette ölü bulunduğunda, şüpheler kendisinin üzerinde yoğunlaşmış, sonra bunun alkolün etkisiyle küvette uyuyakalma sonucu meydana geldiği açıklık kazanmıştı. Yine de savcı ona, "Onu suyun içinde uyur bir halde ilk ne zaman gördünüz?" diye sormuştu. Kendiliğinden meydana gelen bir ölüme göz yummak söz konusu olabilir miydi? Margret'in asil İngiliz ciğerlerinde, yaşamak için suyla dolmamış bir köşecik varken, onu görmüş, yine de onun öyle su içinde uyumasına ve kesinlikle ölmesine göz mü yummuştu? Bunu soran savcı, daha sorusuna cevap almadan vazgeçmişti:
"Karınızı öldürecek birisine benzemiyorsunuz siz!" Buna benzer cümleleri Margret'den, yazdıklarını yayınlamamak için ayak sürüyen yayınevlerinden öyle çok duymuştu ki!
"Roman yazacak birisine benzemiyorsunuz!"
"Nabokov gibi yazamıyorsun!"
Roman yazacak birisine nasıl benzeyebilirdi? Ya da karısını öldürecek bir kocaya? Evet, evet, iç sesiyle kabul ediyor: Ve de Nabokov'a. Paha Biçilmez Margret'i de, Umutsuzca Margret'i Arıyorum'u da bu güçle yazmıştı. Bir yazara, karısını öldüren bir kocaya, kötü birisine benzemek için. Çünkü yazarımız hepimizin gizli, karanlık bir yüzü olduğunu düşünüyordu. Rahatsızlığı, kendisinin görünmeyen kötücül bir yüzünün olmamasıydı. Kendisini böylesine kapatıp gizlemesi de bu yüzdendi; kötülüğünü açık etmemek için değil, kötücül görünmek için, irin akan bir yarası olduğuna herkesi inandırmak için. Yazmak, yaratmak için değil, kafasını sakatlamak için yaşıyordu. Belki de bu gayreti boktan nörolojik hastalığına dönüşmüştü. O gerçekten Margret'i de, Nadya'yı da öldürebilmiş olmayı istiyordu. Kabul, zaman zaman ikiyüzlülük ediyor, katil olarak görülme şüphesinden korkuyordu. Bu korkuyu körükleyen de öyle masum bir nedendi ki, götünü gösterdiği medyanın, leş kargaları gibi başına üşüşecek olması canını sıkıyordu. Kötü olma isteğiyle rolünü buraya kadar çok iyi oynadı. Ama gördüğünüz gibi bir başka şüpheli, gerçek katil hemencecik ortaya çıkıp onu yine tuhaf, eksantrik, Nobelli yazar klişesinin içine sokmuştu. Salim Abidin kötülüğü yine kaptırmıştı. Demek, Nadya'nın gizli bir takipçisi vardı. Peşine her şeyi görmek ve bilmek isteyen bir kalpsiz takılmıştı.
Uşağına Ali Ferah'ı arattırdı. Oysa zavallı uşak onun bir doktor çağırmasını bekliyordu. Ali Ferah'ın ev telefonuna, "Biliyor musunuz ben tecavüze uğradım," diyen bir kadın cevap verdi. Muhtemelen bu anneydi ve "Şimdi yeniden o günü düşünüyordum da bunun üzerine çaldı telefon," diye devam etmişti.
Gazete haberlerini okuyormuş gibi kekeleyen uşak da, "Ali Ferah beyefendi yoklar mı efendim, Salim Abidin görüşeceklerdi," diyordu.
Sonunda Ali Ferah'a cep telefonundan ulaşıldı. Kendisi, bir yanında Oleg, karşısında restorasyon atölyesi şefiyle oturuyordu. Cep telefonu kalbinin tam üzerinde, hâlâ değiştirmediği lekeli gömleğinin cebinde çaldı. Komik adam, telefonunun melodisini Mozart'ın 'Alla Turca'sına ayarlamıştı. Bu ani telefon görüşmesi küçük şaşkınlık nidalarıyla dolu, teselli edici sözlerle süslü gerçekleşti ve akşam yemeğinde buluşulmak üzere kapatıldı. Ali Ferah'ın, "Akşam, çok eski bir arkadaşımla buluşacaktım," yakınması yazarın, "Onu da, hatta Ludmilla'yı da getirebilirsin," teklifiyle noktalandı. Ali Ferah telefonunu kapatırken, "Yazar dostum Salim Abidin," açıklamasını yaptı.
Restorasyon atölyesi şefi, "Öyle mi?" dedi heyecanla. "Bugün bütün gazeteler ondan söz ediyor."
"Ah şu talihsiz olay," dedi Ali Ferah. "Dostum, bütün bu olanlara çok üzülüyor."
"Salim Abidin'in pek dışarı çıkmadığını, çok asosyal ve aksi bir adam olduğunu sanıyordum. Vakfın pek çok davetine katılmadığını biliyorum."
"Doğru, pek fazla insanla, hatta hiç kimseyle görüşmüyor
diyebiliriz."
Atölye şefinin bakışları tahmin ettiğiniz anlamla yüklüydü:
"Peki, sizinle nasıl görüşüyor?"
Ali Ferah dile getirilmemiş bu sorudan hiçbir rahatsızlık duymadı. Lekeli göğsünü gerip arkasına yaslanarak cevap verdi:
"Salim Abidin'le uzun zamandır dostuz."
İyi kalpli kahramanımızın bu yalanını anlayışla karşılayabiliriz. Onun da herkes gibi dalga geçmeye, biraz eğlenmeye hakkı var. Deli, tuhaf ve komik adamlığın üzerini, Nobelli yazar Salim Abidin'in dostu olmakla çizebilir. O da bunu yapmak istiyor. Aslına bakarsanız, Vladimir Starov'la Picasso'nun dostluğu da biraz böyle bir duyguyu barındırıyordu. Şöhretliler, seçilmiş insanlar, efsaneler hiç kimseyle dost olamazlar. Ama onlar dostları var sanırlar. Dostlar ise onların adıyla var olurlar. Starov hayatı boyunca Picasso'nun dostu olarak anıldı. Bir Rus göçmeni olarak Londra'da sanat camiasında kabul görmesi gerçekten çok güçtü. Üstelik onda ne şans, ne yetenek vardı. İyi kabul edilecek bir resim hocasıydı, o kadar. Londra Güzel Sanatlar Okulu'na adımını attığı ilk gün, nezaketten sayılabilecek karşılama seromonisini, hatırlarsanız "krallar gibi karşılanmak" olarak abartmıştı. Picasso'nun dostluğu, hayattaki tek ganimetiydi. Ama bakın, Van Gogh ile Gauguin arasındaki dostluk eşitti. Bu yüzden içinde gereken şiddeti barındırıyordu. Salim Abidin ve Ali Ferah dostluğunun ibresi ise, bu iki örnek dostluk arasında gidip gelmekteydi.
Bizden başka hiç kimse şu an, tesadüflerle var olan bu garip dostluğa kafa yormuyor. Salim Abidin akşam yemeğinde kafasının biraz dağılacağını düşünerek, 18. yüzyıldan kalma eşyalarla dolu salonuna hiç yakışmadığı daha önceden Ali Ferah tarafından tespit edilen kanepesine uzanmış uyukluyor. Ali Ferah ise bir elinde kocaman bir büyüteç, gözünü 'Ekber'in Acısı'na dayamış, ayakta dikiliyor. Lekeli gömleğinin altında kalbi küt küt atıyor. Zor mu Geröme'un 'Ekber'in Acısı'nı kopyalamak? Hayır. Ressamımızın teknik becerisi, tıpkı kopyalayacağı Gerome gibi çok üst düzeyde.
"Ingres'e benzer çizgisel bir üslûbu, Delaroche'ya benzer yaratıcı bir resimleme tarzı vardı," diyor. Bunu aklından geçenler anlaşılacakmış ya da apansız o aklından geçenler ağzından dökülecekmiş korkusuyla söylüyor.
"Benim aklımda Gerome'la ilgili kalan tek şey, izlenimcilere karşı duyduğu büyük düşmanlık," diyor Oleg. "Biliyorsunuz değil mi, hükümeti 1800'lerin sonunda izlenimcilerden kalan 65 tabloyu reddetmeye ikna etmişti."
"Sanatçıların bile ayrımcı olması ne garip, değil mi?" dedi atölye şefi. Bunu gözlerini Oleg'e dikerek söyledi.
"Şükür, Geröme'un tavrı sadece izlenimcilere karşı."
"Ah elbette!" diye devam etti atölye şefi. "Üçüncü Dünyalıları, yabancıları hep korumuş," bunu söylerken himaye etmek zorunda kaldığı Oleg'e bakmıyordu.
Ali Ferah uzun uzun tabloyu inceledi. Şikayetlerine, kabaran boyalarına baktı.
"Biliyor musunuz, bu tabloyu Paris'te onaran restoratör benim arkadaşım."
"Madam Celine."
"Evet. Biliyor musunuz, turistik bir gezi için kendisi şu an İstanbul'da."
"Bilmez miyim efendim? Ancak turistik bir gezi mi, yoksa moral gezisi mi olduğu pek bilinmiyor. Kendileri yan odada aşığıyla oynaşmaya dalınca, Leonardo'nun karakalem eskizlerinden birisini uzun süre ilaçta bırakarak yok etmişler, siz de bunu biliyor muydunuz?"
"Evet, ama bu tür restorasyon kazalarına çok sık rastlanmaz mı?"
"Ne münasebet efendim. Kırk yıllık meslek hayatımda benim başıma hiç gelmedi. O kadın, sizin de arkadaşınız olan madam Celine beni aradı. İstanbul'da olduğunu, tabloyu görmek, arzu edersek üstünde çalışmak istediğini söyledi bize."
"Öyle mi?" diye sordu Ali Ferah şaşkınlıkla.
Demek, Celine kendisine güvenmeyip arkasından iş karıştırmaya, bir başka plan daha yapmaya niyetlenmişti. Kendisine tabloyu görmek istediğinden söz etmemişti. Herkes arkasından bir işler karıştırıyordu. Sefil, kaotik evinden ve atölyesinden keşke hiç çıkmasaydı.
'Ekber'in Âcısı'nın hemen yanında duran bir tabloya gözü takıldı. Japon bir ressama aitti ve bir ağacın gövdesini kuşatan sarmaşık, bir fotoğraf kadar gerçek resmedilmişti. Sarmaşığın bir dalı belirgin bir şekilde diğer dallardan daha yükseğe, hepsinin gittiği yönden ağacın karanlık ve görünmeyen yüzüne uzanmıştı. Ali Ferah, resimle ilgilenmiş görünüyordu.
"Bu, son İstanbul Bienali'nden kaldı," dedi atölye şefi, "Biliyorsunuz, vakfın bağlı olduğu şirketler sponsordu. Bu resim de düşüp parçalanmıştı. Tamir etmek zorunda kaldık. Boşu boşuna zaman kaybı. Bugünlerin bir eserine, bu kadar emek ve zaman harcamayı anlayamıyorum."
Ali Ferah bizim adımıza o tabloya bakıyor. Diğer dallar arasından ayrılan ve ağacın karanlık, görünmeyen yönüne doğru arsızca yol alan sarmaşık dalı biz olabilir miyiz? Görünenin, görünmeyen yüzüne meraklı bir yolculuk.
"Ha, bu arada tablonun adı," diyor atölye şefi, kendini zorlayarak, Japonca okuyup hemen ardından da tercüme ediyor.
"Hepimizin bildiği, hiçbirimizin görmediği." Şaşkın şaşkın bir Oleg'e, bir Ali Ferah'a bakıp, "Ne alâka değil mi?" diyor,"Hepimizin bildiği, hiçbirimizin görmediği."
24
ŞEBNEM İŞİGÜZEL Mİ?
O DA KİM?
(
Bugün bir ara, bin parçaya bölündüğümü düşündüm. En acıklısı ne Hayal'i hastaneden çıkarmak, ne Nadya hikâyesinde yeni ipuçlarıyla karşılaşan dostum Salim Abidin'i teselli etmek, ne de biricik Ludmilla’nın kardeşinin cenaze töreninin yapılacağı Bulgar Kilisesi'nde tutamadığı gözyaşlarına şahit olmaktı. Bugün yaşadığım en sarsıcı şey, Oleg'in restorasyon atölyesinde işe başlaması, ben oradan ayrılırken de, üzerine verilen beyaz önlükle bir inşaatta çalışmaktan daha zor zamanlar geçireceği atölyede kalmasıydı. O an ben Vladimir Starov'muşum da, ardımda bıraktığım minik Oleg'immiş gibi duygulandım. Bu baba halinin manasızlığını biliyorum ama, öyle oldu işte.
Şimdi sırt üstü yere uzanmış, ayaklarımı duvara dayamış dinlenmekte ve geçen günü gözden geçirmekteyim. Bu dinlenme yöntemini çalışırken uygulardım. Otururken sırtım ağrır benim, çaresi ise yere uzanıp ayaklarımı yüksek bir yere dayamaktır. Picasso da öyle yapardı. Sanırım Starov da bu yöntemi ondan öğrenmiş, okuldaki son senemizde bize göstermişti. Starov kesinlikle sanatçı değil, resim öğretmeni gibi bir şeydi. Bunu neden şimdi anlıyorum? Daha çok hayatı kolaylaştıracak şeyler öğretme azmindeydi. Bunun üzerinden iyi resim yapabileceğimizi mi düşünüyordu? Görüyorsunuz, ayaklarımı dikince neler geliyor aklıma. Boşversenize, bugün yeterince Starov'u andım nasıl olsa, günün en güzel tarafı Ludmilla'yla buluşmamızdı. Ayaküstü bir yerde martini içtik. Martini siparişi veren oydu. Ben de ona uydum. Biliyor musunuz, mentollü sigara içiyor. Bugün de çok güzeldi. Güzel ve düşünceli. Daça ve Moskova'da ev alma meselesini benim hatırlamamı bekledi. Dün gece bu sözleri verirken sarhoş olduğumu filan mı düşünmüştü acaba? Avukatımla görüşmüştüm. Hesabımdaki paranın benim için önemsiz bir kısmını ona verebilecektim. İstediği zaman. Yarın, şimdi, bir sonraki gün, istediğimiz evler bulunduğunda... Çocuk gibi sevindi. Burada sahneye çıktığı kulüpteki anlaşması bir ay sonra bitiyormuş. Az kalsın çenemi tutamayıp, "Ne tesadüf benim de bir ayda 'Ekber'in Acısı'nı kopyalamam gerek," diyecektim. Celine'i 'Ekber'in Acısı'nı eline vermeden başımdan savmak mümkün olmayacaktı. Bugün eve döndüğümde, beni arka arkaya sekiz defa aradığını öğrendim. Zavallı annem, tam her zamanki gibi arayanlar listesini bana iletiyordu ki telefon çaldı. Arayan dokuzuncu kez, yine Celine'di.
"Evet, Celine," dedim. "Seni dinliyorum." Kekeleyip durdu. Bugün çok hastalandığını, kâbuslar gördüğünü anlattı. Telefonu suratına kapamamak için kendimi zor tuttum. Sonunda eski, güzel takip günlerinin anısına, ne bileyim işte, onun peşi sıra gittiğim caddelerdeki görüntüsü, duman gibi süzülüşü geliverince gözümün önüne, ona kaba davranamadım. O da bana kaba davranmamış, takipçiliğime müsamaha göstermişti. Oysa bundan hiç hoşlanmayanlar da olmuştu. Ama Celine hiç sesini çıkarmamış, oyunbozanlık yapmamıştı. Bunların hatırına ona duymak istediği şeyi söyledim:
"Bugün 'Ekber'in Acısı'nı gördüm. Yakın bir dostum da bugün o atölyede işe başladı. Bir ay sonra tablonun orijinali kolunun altında, Paris'e uçacaksın."
Çocuk gibi sevindi. Bilseniz, Celine'in ne abartılı sevinç halleri vardı. Bu gece bana gelecekti, ben de Salim Abidin'e gidecektim. Benim misafirim olarak Nobelli yazarımızın evine gelebilecekti. Yolda konuşacaklarımızı konuşurduk. Muhtemelen Salim Abidin de bu şık ve entelektüel madamdan hoşlanır, ağzının içine düşerdi. Ludmilla, "Gelemem," demişti. "Dans saatine kadar uyumak istiyorum."
"Hem o herifin yüzünü cenazeye kadar görmek istemiyorum," diye de eklemişti.
Cenaze iki gün sonraydı. Ludmilla'yla Bulgar Kilisesi'ne gidip baktık. Hemen avukatımı arayıp gerekli organizasyonu yapmasını söyledim. Kilisedekiler cenazeyi düğün anladılar. Yani, Ludmilla'yla beni. evleniyor sandılar. Mutluluktan beynim uyuştu. Bu uyuşma neredeyse bana, "Aslında öyle!" dedirtecekti. Bu cenaze benim yeniden doğuşumdu. Yeni hayatımı ilan edişim, bir bakıma sembolik düğünümdü. Tanrı kusuruma bakmasın ama, yıllar sonra böyle bir eğlenceyi, cenazeyi düğün gibi algılama halini, bu aşk coşkusunu bana layık görsün. Kolay mı, ilk defa takip etme arzusu duymadan yanında olmak isteyeceğim birisi çıktı karşıma. Ludmilla bu sabah da kiliseye gittiğini ve dua ettiğini söyledi. Bulgar Kilisesi'nde de dua etti.
"Bir günde iki defa Tanrı'nın huzuruna çıkmak ne kadar doğru sence?" diye sordum ona. Ludmilla bir rahibe, dindar bir kadın gibi cevap verdi:
"Hepimiz, her zaman Tanrı'nın huzurundayız. Dualar, sadece ondan söz istediğimiz zamanlardır."
Demek parlak çizmeleri, pullu bikinisiyle de Tanrı'nın huzurundaydı. Grup arkadaşı kızlarla dudak dudağa öpüşürken ve sahnenin ortasında düzülür gibi kıvranırken de. O zaman Tanrı bizi her halimizle seviyor olmalıydı.
"Tanrım," diyorum, "Tanrım, beni bu halimle seviyor musun?"
Bunu sorarken atölyemin tavanına bakıyorum. Ayaklarım hâlâ duvara dayalı. Görmenizi isterdim, ters takla atarak doğruluyorum. Böyle marifetlerim de vardır. Çevik bir adamımdır aslında. Bir ara oturarak çalışmaktan dolayı vücudumun pas tutacağına inanmış, akrobasiye varan hareketler yapar olmuştum. İşte, bu ters taklalar da o günlerden kalma marifetlerimden. Eskisi kadar zinde değilim tabii ki. Başım dönüyor hafiften. Pencerenin önündeyim şimdi. Sedef, kucağında bebeğiyle pencerede dikiliyor. Özerinde kuşağı çözülmüş, beyaz bir sabahlık var.
Her zamanki gibi şoför alacak beni. Jaguar sokağın başında göründü. Aşağı iniyorum. Hayal'in odasında tedirgin bir hastabakıcı var. Beyaz başlıklı, beyaz önlüklü. Tam bir hastabakıcı. Annem, salonda her zamanki köşesine oturmuş, inanmayacaksınız ama, karşısındaki boş koltuğa bakarak tecavüz hikâyesini anlatıyor. Elli dokuz yaşımda bu hikâyenin bu şekilde anlatılarak beni güldürmesi ne iyi. Belki de ruhuma işleyen bu korkunç tecavüz hikâyesi artık beni güldürmeye başladığından Ludmilla'ya âşık olabildim. Onun peşinde koşmuyorum, onun yanında olmak istiyorum.
Şoför Pera Palas'a uğrayacağımızdan haberdar. Yolda yağmur yeniden başlamıştı. Pera Palas Oteli'nin önü epey karanlıktı. Celine bizi lobide bekleyecekti. Şoföre onu tarif ettim. İki gün önce kapısında ölecek kadar heyecanlı olan ben, şimdi arabadan inip lobiye kadar gitme inceliğini bile göstermiyordum. Yıllarca çıktığı tuvaletlere girip bokunun kokusunu içime çektiğim Celine'e karşı böyle umursamaz bir tavır içinde olabileceğimi düşünemezdim doğrusu.
Celine, şoförün arkasında, başını belki ıslanmamak için epey önüne eğmiş, koyu renk paltosu omuzlarında, kendisine açılan kapıdan içeri girdi. Yıllardır değiştirmediği tarçınlı kokusu bütün arabayı kapladı. Bütün boynunu saran garip bir kolye takmış, saçlarını ensesinde sıkıca toplamıştı. Bu gece, biraz ilkel, yabani bir güzelliği vardı. Omuzlarına dökülmeyen saçları yüzünden elbette. Elbisesinin rengini anlamaya çalışıyordum. Bu eskisi kadar zor olmuyordu. Kahverengiye yakın bir renk olabilir miydi? Sinir hücrelerim cevabı bulmamı imkânsızlaştırırken, dikkatimi Celine'in elindeki kitaba yönelttim: L'Ignorance. Ne güzel bir kelime. Tam anlamı 'cehalet' olmalı. Celine bütün zerafetiyle nasıl olduğumu soruyor, elbisesinin rengine boyadığını düşündüğüm dudakları kıvrılıp açılıyor, bükülüyordu. Onu takip ettiğim yıllar boyunca, bütün insanlara davrandığı gibi davranıyordu bana da. Sonra lobide bizi beklerken okuduğunu düşündüğüm kitabını çantasına yerleştirdi. Bunu yaparken yazarının adını fark ettim: Milan Kundera.
"Sadık bir okuyucusu musun hâlâ?" diyorum.
"Evet," diyor.
"Bunca yıldır Milan Kundera okuduğumu nereden biliyorsun?" diye sormuyor. Ama bunu sormayı düşünüp vazgeçmiş gibi yapıyor. İyi oyuncu Celine. Belki onu yıllar önce, öldürmek için peşine düştüğüm o gün vurmalıydım, diyorum içimden. Tam ensesinden. Hayatımın ağırlığı bu kadın.
"Bizi, daha doğrusu senin aracılığınla beni davet eden yazarın hiçbir kitabını okumadım," diyor.
"Boşver," diyorum. "Bütün yazdıkları birbirine benziyor. O da bütün yazarlara. Kendini yeryüzündeki tanrılardan birisi sanan bir adam işte."
"Dostunu fazla sevmiyor musun?"
"Herkesi hak ettiği kadar severim."
"Bravo, büyük laf! Asıl yazar sen olmalıymışsın."
"Olmadığım ne malum."
"Öyle mi, ne yazıyorsun?"
"Tesadüflerle değişen hayatımı. Hayatımın sonunu."
"Anlatacak kadar ilginç mi hayatının sonu?"
"İçinde seninki gibi, düzüşürken ilaçta unutulup yok olan Leonardo çizimleri, Mısırlı genç âşıklar filan yok ama..."
"Bütün gece tanımadığım bir adamın yemeğinde böyle didişeceksek beni hiç davet etmemeliydin."
"Sana söylemek istediklerim var."
"Telefonda da söyleyebilirdin."
"O tabloyu sana vermezsem ne olur?"
"Seni öldürürüm, ya da daha kötüsü peşini bırakmam." Benim de korktuğum buydu. Celine'in hayaletim olması. Sessiz telefonlar, dikiz aynasında görünen ağır hareket eden bir kadın görüntüsü. Çıldırtıcı bir şey. Yağmur hızlanıyor. Silecekleri izliyorum. Bugün akşamüstü telefonda görüştüğüm Celine ile şimdi yanımda oturan ve tabloyu kopyalamama olasılığımı göz önünde bulunarak bana itaat etme çabası içinde olması gerekirken, saldırganca cevaplar veren kadın arasında çok fark var. Celine'e bu güveni, aldığı yeni kararı veriyor: "Eğer 'Ekber'in Acısı'nı önüme koymazsan senin cehennemin olurum!" Sizce bunu yapabilir mi? Aklımdan geçenleri okumuşcasına o an beni çok ürküten bakışlarla, boynuna doladığı kolyelerle daha da uzayan boynunu ve topladığı saçlarıyla iyice küçülen kafasını garip bir yaratık gibi hareket ettiriyor ve soruyor:
"Yoksa sözünü tutmayacak mısın?"
Sileceklerin sesi duyuluyor.
"Hayır, dediğini yapacağım. Sonra yeni bir hayata başlayacağım. Biraz geç olmakla birlikte."
"İnsan yeni bir hayatın değerini, bizim yaşımıza geldiğinde bilebilir ancak."
Jaguar kendi kendine açılan kapıdan girerken, Celine umduğu gibi bir yere gelmediğimizi fark edip, kendisini mucize gibi gençleştiren bir sözcükle sevindi:
"Ooo süper!"
Arabadan Salim Abidin'in tuttuğu çadır gibi şemsiyenin altına sığınarak indik. Gösteriş meraklısı Celine, etkilenmişe benziyordu. Kapıda bizi karşılayan ev sahibinin elini kırılarak sıktıktan sonra kulağıma eğilip, münasebetsizce şu yorumu yaptı:
"Çok yakışıklı."
Beni çok etkileyen salona geçtiğimizde, kendimizi bir anda 18. yüzyılda buluverdiğimizde, tek davetlinin biz olmadığını gördük. Pırıl pırıl ayakkabılı güler yüzlü bir Japon'la genç bir kadın daha vardı. İkisi de salonun zevkine hiç yakışmayan geniş kanepeye oturmuşlardı. Salim Abidin tarafından takdim edilmek üzere bizi görünce ayağa kalktılar:
"Şebnem İşigüzel ve Akira Muşaka."
Açıkçası yeni insanlar tanımaktan, hatta birlikte yemek yiyecek olmaktan dolayı çok huzursuz olmuştum. Neyse, yazdığı gibi yaşayan Salim Abidin, romanlarda olabilecek açıklama paragraflarından birisini kondurarak içime su serpti:
"Sayın Akira Muşaka -sözün burasında Japon büyük bir incelikle başını eğerek beni ve Celine'i selamladı- ve Şebnem İşigüzel." Salim Abidin komik bir biçimde kendisi meslektaşım olur açıklamasını düştü ve ben genç kadının ne iş yaptığını, Salim Abidin'in aslında ne olduğunu düşündüm. "Onlar, bu akşam bizimle yemeğe kalamayacaklar. Artık evin yeni sahibi..."
"Ne, evi sattınız mı?" diye sordum dehşetle.Yani bu eve gidip gelmekten, bu salonun geniş penceresinden gökyüzünü izlemekten öyle memnundum ki nedense yazarla dostluğumu başka bir mekânda kurgulayamayıp panikle bu aptal soruyu sormuş bulundum. Salim Abidin beni ciddiye almadan sözlerine devam edince elimde olmadan kızardım. Hem de bir çocuk gibi, kulaklarıma kadar.
"...Akira Muşaka garip bir biçimde geciken avukatımı bekliyorlar. Kendileri tüm ısrarlarıma rağmen yemeğe kalmamakta kararlı."
Bay Muşaka, dikkatlice Celine'e ve bana bakıyordu. Ben de bu ilgi çemberini kırabilmek için yazar olduğunu öğrendiğim genç kadına, Şebnem İşigüzel'e bir soru sordum:
"Siz ne yazıyorsunuz?"
"Bir roman."
"Nasıl bir roman?"
"Güzel bir roman."
O sırada araya girip, "Olağanüstü bir roman," açıklamasını düştü Nobelli yazarımız. Genç kadın da elinde olmadan gülümsedi. Salim Abidin'in keyfi yerindeydi. Açıklamalarına, başkası adına konuşma terbiyesizliklerine devam etti:
"Dostum ressamdır ve onların bir romanı anlaması için daha net açıklamalara ihtiyaçları vardır. Sözgelimi, 19. yüzyıl romanı kadar güçlü bir roman diyebilirsiniz. Milan Kundera'yla, Iris Murdoch arası ama kesinlikle özgün bir roman. Kötücül bir roman. Pisliklerle dolu, irin akıtan. Bizi hayran olduğumuz, görünenin güzel yüzünden, kirli yüzüne sürükleyen güçte bir roman. Yabancılık, öteki, benim dışımdaki kavramını bize açan bir roman. Roman işte," dedi yazarımız ve delirmiş gibi gülmeye başladı.
"Ama sonra beni yazacak," dedi Japon. "Beni ve böceklerimi. Belki bu evde sizden sonra geçecek günlerimi."
Genç yazarımız yüzünde aynı gülümser ifade, donup kalmıştı. Söylenen her şeyi onaylıyor gibiydi. Salim Abidin kitaplarındaki klişe tanımlardan birisini yapıverdi:
"Bu dünyanın sıradan kadını, kendi yarattığı dünyanın kraliçesi!" ,
Kadehlerimizi hiç de kraliçe, hatta yazar gibi durmayan genç kadının şerefine kaldırdık. Sonra yaralı parmağa işemeyen yazarımız ağzındaki baklayı çıkarttı:
"Şebnem İşigüzel, şeytanın yazıcısı olmaya aday. Kendisi son romanımı dikte edecek. Cenazeden sonra çalışmaya başlıyoruz."
"O zaman biraz önce yere göğe koyamadığınız roman, sakın sizin yazmayı vaat ettiğiniz, Şebnem hanımın dikte edeceği roman olmasın?"
"Hiç kendimi Milan Kundera ve Alzheimer'dan geberen yazarla, Iris'le kıyaslar mıyım? Onunla 80'de ya da 82'de Londra'da karşılaşmıştık, iris Murdoch'la. Yanında kocası John Bayley de vardı her zamanki gibi. Diyeceğim, bir dişi yazarı yaratan kocasıdır. İyi de olsa, kötü de olsa."
"Peki, bir erkek yazarı ne yaratıyor?"
Yazarımız yabancı dostlarının karşısında İngilizce konuşacak kadar kibardı. Böyle bir soruyu bekliyor olmalıydı. Ama Celine'den değil.
"Ölmüş kadınlar, madam."
Sonra 18. yüzyıl zevkiyle süslenmiş salon aynı deli kahkahalarıyla inledi:
"Beni ölmüş kadınlarım yarattı."
Belki şeytanın yazıcılığına soyunan genç yazar, bunları da bir kenara yazıp ileride "Nobelli Türk Yazarı Salim Abidin'in Aforizmaları, Düşünceleri, Hezeyanları, Özlü Sözleri" gibi bir kitap oluşturabilirdi. Büyük yazarların eteğinde yaşamış kadınlar, asistanlar, ileride hep böyle şeyler yapmazlar mı?
"Demek kendinizi, romanınızı yazmaya hazır hissediyorsunuz?" dedim ben.
"Evet. Her zaman öyle olmuştur. Her kitaptan sonra bir daha yazamayacağımı düşünmüşümdür. Sonra aniden kitap yazılıverir kafamda."
"Peki, bu başka bir yazarı kendinize yazıcı olarak seçmeniz handikap değil mi?"
"Yazıcılarım işlerini görürken, sadece ve sadece benim sorduğum sorulara cevap verirler: Nerede kaldık, ne yazdınız, ne yazmıştık, önceki sayfa kaç paragraf oldu?"
"Yeni yazıcınızın -şeytanın yazıcısı eklemesini yaptı Salim Abidin- sizin söylediklerinizi yazacağınızdan, sizin romanınızı yazacağından emin misiniz?"
"Bunun sağlamasını kafanızda yapmış olmalısınız. Yani yazdıklarımı okutturduğumu, okutturacağımı biliyor olmalısınız. Ama tabii şeytanın yazıcısı da şeytansa, başka dolaplar çevirebilir."
"Yani sizin romanınızı başka bir şeye dönüştürerek yazabilir, sizin anlattıklarınızdan, yazdırdıklarınızdan yola çıkarak kendisi için bir roman yaratabilir. Sözde sizin söylediklerinizi kaleme alıyormuş gibi görünerek. Gerçekten öyle de yaparak. Sonra gece odasına kapandığında romanın bir suretini yaratır. Aslından daha güzel bir suretini, görünenin görünmeyen tarafını."
"Neden olmasın? İyi bir romanın yazılmasına vesile olmaktan dolayı onur duyarım. Bu beni, o romanı yazmış kadar heyecanlandırır. Zaten beni heyecanlandıracak başka bir şey de kalmadı. Yazacağımı yazdım. Bu memlekette 40'lık yazarlar çöplüğünde, roman diye ortaya atılan şeylere, o yazarcıkların verdiği röportajlara kıçımla gülüyorum. Dünyaya baksam, artık elime Nobel tutuşturulmuş, bundan sonra bir tek Tanrı'ya kafa tutabilirim."
"Yine de genç yazarları kolluyorsunuz anlaşılan." Bunu soran Celine'di.
"Meraktan madam. Sadece meraktan ve biraz kendimi eğlendirmek için. Hayatta Tanrı vergisi bir yetenekle yazanlar için, masa başında kalem oynatmaktan daha kolay bir iş var mı? Benim her şeyi söylemeye ve yapmaya hakkım var. Çünkü dünya, yazdıklarımın önünde eğiliyor. Ama burada kırk kişilik cemaate hükmedenler bunu yapamazlar. Ben kalıcıyım, varım. Edebiyat tarihi onları bir böcek gibi, ezilenler olarak yazacak. Onların hayatta tutunacak hiçbir cümlesi olmayacak."
"Neden böcekler hep ezilesi varlıklar olarak görülür. Belki ayağınızın altındaki çok değerli bir geyikböceğidir. Soyu tükenmek üzere olan, sadece Tanrı katında yaşayan. Tanrı'nın yüzünü görmek gibi, çok ender bulunan." Bay Akira Muşaka'nın bir böcek koleksiyoncusu olarak bu konuda hassasiyet göstermesi çok doğaldı. Bana kalırsa, yazarın yaptığı boşboğazlığa tıpkı onun yazmaktan, yaratmaktan çok ortaya çıkmaktan haz duyan yazarcıklara deli olduğu gibi sinirlenebilirdi de. Ama Japonluk böyle bir şey olmalıydı. Sakinlik, sessizlik, anlayışla karşılamaya çalışma. Evet, bu adamda Japonluğun bütün erdemleri vardı. Anlaşılan onun romanını yazmaya niyetlenen Şebnem İşigüzel -soyadına bittiğimi özellikle belirtmeliyim- erdemli, yüksek ahlâklı, edepli bir şey yazacak olmalıydı. Yani ne bileyim, insanın baş kahramanının Japon olduğu bir roman, ancak böyle olabilir gibi geliyordu bana. Her neyse, yazarımız böcek gibi ezilecekler benzetmesinin arkasında duramadı. Ne de olsa karşısındaki, evini satın almış bir Japondu. Kibarca, "Affedersiniz," dedi.
Celine, böcek koleksiyonu, ben de Şebnem İşigüzel'in romanı konusunda meraklanmıştım. İkimizin ağzından aynı anda farklı sorular çıkınca, sohbet güzelce ortadan ikiye bölündü. Romanlarda da böyle olur. Yolunda akan diyaloglar küt diye kesilir ya da resminden sıkılan bir ressam yaptığı işi usulsüzce böler. Her neyse, Salim Abidin evinin satılışını, yine münasebetsizce, viski bardağını şerefe niyetine kaldırarak kutladı. İmzayı çaktıktan sonra da aklına evde bir yıl daha oturmasına izin tanıyan maddenin anlaşmada olup olmadığını kontrol etmek geldi. Evi bir yıl sonra boşaltması gereken maddeyi görünce kendine geldi. Öyle bir madde olmasa da, hepimize gülümseyen Bay Akira onu kapı dışarı edecek bir adama benzemiyordu. Hem böceklerini toparlayıp bu eve yerleşmesi ona kalırsa bir yılını alırdı. Zira böcekler hassas yaratıklardı. Umarım Şebnem İşigüzel, yazacağı romanda Bay Akira Muşaka'nın ta Japonya'dan böceklerini peşine takıp binbir türlü izni kopararak İstanbul'da bir ev satın almasının nedenlerini de anlatır. Salim Abidin ve epey kısa boylu Bay Akira, satış sözleşmesinin şerefine, ağızları kulaklarında yanyana dururlarken kafamda yeni bir resim canlandı. Resimde, elinden bol buzlu viskisini eksik etmeyen, dev cüsseli bir böcek olarak görünecek olan yazarımız bu haliyle, daçada yapmayı planladığım resimler çekmecesine zar zor yerleşti. Adı da 'Satıcı ve Alıcı' oldu.
Salim Abidin'in komikliği üzerindeydi. Evinin yeni sahibini bir Japon gibi selamlayarak uğurladı. Yeni yazıcısının da elini sıktı, gülümsedi ve çalışmaya başlayacakları tarihi yeniden hatırlattı: Cenazeden sonra, iki gün sonra. Sonra arkasından seslendi:
"Kendini hazırla! Aralıksız bir ay boyunca çalışacağız." "Ben de aralıksız bir ay boyunca çalışacağım," dedim Celine'e dönüp. "'Ekber'in Acısı' sadece bir ay boyunca restorasyonda kalacakmış."
Celine sevinçten düşüp bayılacak, boynuma atılacak gibi olmuştu.
Herhalde buraya gelirken aramızda geçenler yüzünden kararımdan vazgeçtiğimi düşünmüş olmalıydı. Ardından yemeğe oturduk, ama size anlatacak kadar ilginç bir olay vuku bulmadı. Salim Abidin'e, evi neden sattığını bile sormadım. Gecenin sonunda da evi satın alan böcek koleksiyoncusu Japon'un dedikodusunu yapmaya giriştiler. Dediler ki, "Düşünsene İstanbul'a, bu eve, yüzlerce bavulla taşınıyor ve her bir bavulun içinden özel kutularında onlarca böcek çıkıyor. Bavullar açılıyor, böcekler çıkıyor. Böcekler, böcekler, böcekler!"
25
NADYA, BİZİ MERAKTA BIRAKMA!
(
Celine ve Salim Abidin masada yıkılırcasına, "Böcekler, böcekler, böcekler," diye gülüp, eğlenirlerken onlara eşlik etme sıkıntısını yaşayan Ali Ferah can sıkıntısından patlıyordu. Aynı zaman diliminde Ludmilla, kaldığı otelin lobisinde Kıbrıslı savcıyla beraber oturuyordu. Sallama poşetli bir çay içmiş, neredeyse konuşmalarının sonuna gelmişlerdi. Ludmilla, Kıbrıslı savcının en son söylediği cümleye takılıp kalmıştı:
"Bu büyük aşkı, Nadya’yı ölüme götürdü."
Ludmilla'nın takıldığı aslında sadece üç kelimeydi:
"Bu büyük aşkı..."
Daha da önemlisi, bu üç kelimenin Türkçe karşılığıyla ilgilendiği yoktu. Ludmilla dikkatsiz bir kızdı. Üstelik kulüpten yeni dönmüştü, yorgundu. Böyle olmasa bile cümlelerin içini karıştırma, derin anlamlar arama çabasını hiçbir zaman göstermezdi. Zaten çevresindeki hiç kimse başka bir anlamı olan, derin şeyler ifade etme arzusu taşıyan cümleler kurmazdı. Ama Ludmilla ısrarla, "Bu büyük aşkı," kelimelerini içinden tekrarlayıp duruyordu. İlgisini çeken, kelimelerin oluşturduğu ses birliğinin Rusça'da, bir başka kelimeye tekabül etmesiydi. Bu büyük aşkı, hatta birleşik yazıp okunulduğunda daha belirgin olacak şekilde "bubüyükaşkı," Rusça "bukaşkı" der gibi geliyordu kulağa. Evet, bu Türkçe üç kelimecik yan yana söylenildiğinde içinde Rusça "bukaşkı" yani "böcek" sözcüğünü barındırıyordu. Oidipus kızılı saçları kabartılmış, sahne makyajı silinmemiş Ludmilla, karşısındaki savcının cümlesini başına, "Bu büyük aşkı" yerine "bukaşkı" kelimesini, yani böceği getirerek yeniden yorumluyor:
Böcek, Nadya'yı ölüme götürdü.
Kafasında "böcek" Salim Abidin gibi canlanıyor. Böylece Salim Abidin bu gece içinde ikinci defa, hayallerde böcek kılığına sokuluyor. Ama Kıbrıslı savcı kız kardeşini öldürenin bir başka böcek olduğunu söyleyip duruyordu. Görgü tanıkları vardı. Daha doğrusu Nadya'yı bir başkasıyla görenler vardı. Ancak yanındakinin eşgali, herkese benzeyebilir bir tip olarak çıkıyordu. Elli, elli beş yaşlarında, kısa boylu, kır saçlı, iyi giyimli her beyefendiye benzeyebilir bir tip. Böcekleri tanımaz birinin bütün böcekleri aynı görmesi gibi. Daha doğrusu Kıbrıslı savcının, Nadya'nın büyük bir aşk yaşadığını düşündüğü katil zanlısı, yüzünü, mimiklerle bambaşka bir hale dönüştürebilir birisi olmalıydı. Leonardo da Vinci'nin 'Mona Lisa'sının her açıdan başka algılanması, gülüyor mu, somurtuyor mu olduğunun bilinmemesi gibi.
Kıbrıslı savcımıza, yazar tarafından verilen ve Nadya'ya ait olduğu söylenen notlarla günlüklerde, bu aşka dair hiçbir bilgi yoktu. Savcımız neredeyse Nadya'nın tesadüf eseri aynı kişiyle birkaç kere Bebek Parkı ve civarında görüldüğünü düşünmek üzereydi. Sürpriz bir tanık, olmadık bir ipucu çıkana kadar bu zanlı 'izsiz katiller' sınıfına giriyordu.
"Gayrıresmi bir görüşme bu," dedi Kıbrıslı savcımız, Ludmilla'ya, kız kardeşine Rusya'dan gelen ve daha açılmamış son mektupları verirken.
Kalkarken Nadya'nın âşık olduğu adam tarafından öldürülmüş olabileceği şüphesini bir kez daha dile getirdi ve gitti. Ludmilla kucağında annesinden, kendisinin de tanıdığı Nadya'nın bir arkadaşından gelen mektuplar öylece duruyordu. Şimdi çok başka bir şey düşünüyordu:
"Daçada kiminle yaşamalı?"
"Boris," diyordu içinden bir ses. Boris amcasıyla çocukluk yıllarına dönmek, oynamak istiyordu. Ali Ferah olsa olsa onun elinde kır çiçekleriyle portresini yapar, yaşından beklenmeyecek şiddetle onu düzerdi. Ama Boris onunla oynardı. Ya Ali Ferah, düşünmediği kadar iyi bir oyuncuysa? Zaten onun parasıyla bir ev alıp Rusya'ya onsuz dönerse, kesin peşine düşerdi. Koca Rusya'nın, dağılmış olsa bile kendisi için hep büyük kalacak memleketinin geniş bozkırlarında Ludmilla'yı bulmak kolay olur muydu acaba?
Oleg, Ali Ferah'ın, Ludmilla'yı memleketlerinin geniş bozkırlarında ele geçirmesinin kolay olup olmadığı konusunda bir cevap veremez, ama kendisinin şu anda yeniden resimlere, ikonalara, bir restorasyon atölyesine kavuştuğu için mutlu olduğunu düşünüyor. Ama bu düşünce tıpkı Ludmilla'nın kafasından geçenler gibi ışık hızıyla belirip yok oluyor. Şimdi de bu atölyede olmanın inşaat işinden farksız olduğunu düşünüyor.
"İnsanın yabancı olduğu bir yerde bütün işler birdir, Oleg." İçindeki filozof uyandı yine. Artık yabancılığını kabul etmesi gerek. Burası başka bir coğrafya ve bizim Oleg'imiz de bu topraklarda kök salamayacak, meyve veremeyecek bir ağaç. Ama bakın, iç sesi şimdi bir itirafta bulunuyor:
"Bugün uyuyan o kadını gördüğünde -Sedef- yabancı olduğunu unuttun ama, Oleg. Aşk insanı bir kılar."
Oleg elinde olmadan Sedefi düşünüyor. İlk görüşte aşksa bu, "Evet," diyor. Açıkyüreklilikle âşık olduğunu söylüyor. Baba Starov, ergenlik döneminde oğluna gönderdiği mektuplarının içeriğini aşk ve kadınlar üzerine nasihatlerine ayırmıştı. "Aşk ilk görüşte olur," diyordu. "Masallardaki gibi. Çünkü aşk gerçeküstü bir şeydir. Mantıki hiçbir tarafı yoktur. Kanser gibi bilinmeyen bir şey. İçimizde çoğalan kötücül hücreler. Aşkın bu kötücül hücrelerden farkı yoktur. Aşkın sana yararı yoktur. Büyülenme, etkilenme, yanılsama. Bütün bunları başına musallat eden şey; teslimiyet. Eğer bir gün âşık olursan ruhunu teslim ettiğini düşün, Oleg. Ama inandığın Tanrı’ya değil, şeytana."
Ah, Vladimir Starov, oğlunuzun kafasına, tek derdi çükü ve ergenlik sivilceleriyken neler sokmuşsunuz. Onun, içine kapanık bir çocuk olmasının tek nedeni o mektuplar. Bu benim değil, Oleg'in terk edilen kızgın annesinin fikriydi. O mektuplar kötü olmasa bile, dertli ve içine kapanık bir genç yarattı. Oleg, "Kararımı şimdi vermeliyim," diyor. "Ruhumu Tanrı’ya mı, yoksa şeytana mı teslim edeceğim?"
Uyuyan Sedef, uyanan Sedef, şişkin karnı ve göğüsleriyle sallanarak pencereye doğru yürüyen Sedef, pencereden bakan ve ağlamaklı olan Sedef, Tanrı'nın Oleg'e işaret ettiği kadın. Aşkın bu kadar ani ve mantıkdışı bir şey olduğunu bilmiyordu Oleg. Mantıklı, mesafeli, ketum, sessiz Oleg, bir kadını birdenbire bu kadar çok seveceğini ve korumak isteyeceğini düşünemezdi.
"Onu bir daha ne zaman görebilirim?"
Bu bilinmez, Oleg. Tanrı'nın sana vereceği şans ve kader ne zaman uygun görürse. Belki bir daha asla karşılaşmayabilirsin Sedefle. O bebeğini büyütür, sen Moskova'ya geri dönersin. Ama o Allahsız ses, Oleg'in aklını başından alıyor:
"Onu tekrar göreceksin. Hiç ummadığın bir zamanda ve biçimde. O senin tesadüfün. Sen ona ilk görüşte âşık oldun."
İşbilir bir aşk perisi mi karışıyor işimize dersiniz? Hayır, Ali Ferah da Ludmilla'yı kendisini beklerken gördüğünde âşık olmuştu. Şimdi de Oleg, uyuyan Sedefle karşılaşmasını aşka dönüştürüyor. Vladimir Starov'un dediği gibi, aşk mantığımızı zorlayan bir şeyse, böyle olmalı. Bütün bu olanlarda mantık aramamalıyız. Tesadüfler yeter. Belki Nadya da birlikte görüldüğü yabancıya böyle âşık olmuştu.
Nadya'nın bize anlatacak hiçbir şeyi yok mu? O bir ölü ve morgun 217 numaralı çekmecesinde, cenazeye gideceği günü bekliyor. Ludmilla odasında kız kardeşine gelen mektupları okurken kimsenin onun sırlarına vakıf olamadığını düşünüyor. Dediğim gibi Nadya, sırlarıyla demir bir çekmecede gömülmeyi bekliyor. Ona bizi neden yanılttığını sorabiliriz. Kendisini öldürenin Salim Abidin olduğuna dair içimizde kuşku uyandıracak biçimde anlatmıştı ölüm anını. Bunu onun yalan söylemeyi sevme haline bağlayabilir miyiz? Bakın, annesi ne yazmış ona gönderdiği son mektupta:
Çocukluğundan beri hayal ettiğin şeyler vardı. Bildiğimiz türden hayaller değildi bunlar. Sanki var olan hayatınla beraber devam eden, senin görmek istediğin gibi şekillenen başka bir hayatın daha vardı. O hayatta da bizler vardık, her şey gerçeğe uygundu. Sadece işine gelmeyen şeylerde değişiklikler yapıyor gibiydin. Bazı şeylerin yerini değiştiriyordun. Bir oyun gibi. Basit ve küçük şeyler. Sözgelimi, her sabah kahvaltını ben hazırlasam da, "Salı sabahı kahvaltımı babam hazırladı," diye yazıyordun günlüğüne. Benim yerime babanı yerleştiriyordun. Sana bu satırları yazarken, bunu neden yaptığını düşünüyorum. Bunu kendime hakaret addedip kızıyorum sana. Belki de saçmalıyorum benim küçük Nadya'm. Çok uzakta olduğunuz için, Ludmilla -ve seni her gece kötü rüyaların ortasında gördüğüm için, kendimi iyi hissetmiyorum. Bütün gün mutfak masasında oturup Moskova'nın üzerini örten sis perdesine dalıp kalıyorum. İnan, hiçbir şey düşünemiyorum. Baban, "Beynin boşaldı," diyor. Moskova semalarını, seyrede seyrede, beynin kulaklarından aktı diyor. Söyle sana yazdıklarım beyinsizce mi, bunlar beyinsiz bir kadının satırları mı?
Ludmilla, annesinin Nadya'ya hitaben yazdığı bu mektubu okurken hem şaşırıyor hem de kendisini sizin kadar dışında hissediyor bu ilişkinin. Onun muhtemelen, Boris amca faktörüyle ilintili olarak, annesiyle böyle yoğun ve mahrem itirafların yapıldığı bir ilişkisi olmadı. Kız kardeşinin ve annesinin saplantılarıyla ilk defa yüz yüze geliyor. İlk defa görünenin, bilinenin karanlık tarafına kayıyor.
"Bunu yapmaya ne gerek var!" diyor. Kucağındaki mektupları fırlatıp atıyor. Çok sinirli. Perdeyi çekiyor. Perdenin korniş rayları üzerinden kayışının sesi ona iyi geliyor. Tekrar asılıyor perdeye. Bu sesi yeniden duymak için değil, küçük bir zarar yaratmak için yapıyor bunu. Zarar yaratma konusunda başarılı oluyor, korniş yerinden çıkıp ağır perdelerle birlikte düşüyor. Karşısında ışıklı bir şehir görüntüsü, eski bir Boğaz, vapurlar, şilepler, muntazam dizili ampulleriyle gezi tekneleri çıkıyor. Biliyorlar mı ki Ludmilla şu an vicdan azabı içinde?
Şuursuzca manzarayı seyredip, "Bukaşkı," diyor Ludmilla, "Bukaşkı."
Bir böceğin bile çevresindekileri daha iyi tanıyabileceğini düşünüyor.
"Ben bir böceğim," diyor. Küçük bir çocuk gibi kendisini aşağılayarak cezalandırıyor.
Hayal istese, yattığı yerden otel odasının penceresindeki Ludmilla'yı görebilir. Pencerede durmuş kendi kendisini cezalandıran Ludmilla gibi Hayal de burnunun dibindeki rahibe Beatrice'den ceza sözleri işitip duruyor. Yatakta kastatı kesilmiş. Bu kâbustan kurtulma şansı var mı? Aklına Ali Ferah'ın, "Gördüklerin gerçek değil," sözünü getiriyor. Dolayısıyla Rahibe Beatrice'in gerçek olmadığını söylüyor içinden. Ama artık gerçeğin ne olduğunu bilemeyecek kadar hasta. Yine de unuttuğu bir kavramı hatırlamanın heyecanıyla bir hamle daha yapıyor.
Ama gerçek ne, onu bilemiyor. Rahibe Beatrice'e yeniliyor. Kendi dünyasından bir şey yetişiyor yardımına: Van Gogh. Rahibe Beatrice'in anında toz olduğunu görüyor. Seviniyor ve ilk defa dokunuyor Van Gogh'a. Gerçek kavramı bu dokunuşla birlikte kendini hatırlatıyor:
"Sen gerçeksin!" diyor Van Gogh'a. Sonra bir çocuk gibi elleriyle yüzünü kapatıp ağlamaya başlıyor:
"Yine hastaneye yatacağım. Ah biliyorum, yine oraya girip Rahibe Beatrice'e katlanacağım. Sen gelmeden önce, beni hastaneye götürmeye geldi."
Van Gogh şefkatle, tırnak kenarları mavi, yeşil, sarı, turuncu boyalı ellerinin arasına alıyor Hayal'in ellerini. Soluklarını hissedecek kadar yakın duruyorlar birbirlerine.
"Ben, seni Arles'e götürmek istiyorum."
Hayal, yine bir çocuk gibi belli ediyor sevincini. Şaşkınlıkla, sevinçle açılan ağzını, parmaklarının ucuyla kapıyor. Van Gogh konuştukça Hayal düşünmeye çalışıyor. Düşünmenin, gerçekle ilgili bir şeyler kurmanın nasıl bir şey olduğunu çoktan unuttu. Sonunda hayatta kendisini bir tek Van Gogh'un sevdiğini düşünüyor.
"Seni hastaneye kapatsalar bile, sadece bedenin orada olur, ruhun benimle Arles'de."
"Ruh ve beden ayrılmaz ki," diyor Hayal. "Eğer ayrılırlarsa bu hastalıktan da öte bir şey olur. O zaman bir hastanede değil, mezarda olmam gerekir. Bu ölüm demektir."
Hayal bunları, dün gece hastanede acıdan kıvranırken ısırarak kanattığı ellerine bakarak söylüyor. Kan toplamış diş izlerini çok muntazam buluyor. Dikkatini diş izlerinin muntazam kıvrımlarından kurtardığında Van Gogh'un gitmiş olduğunu görüyor.
Hayatla ölüm arasındaki ilişkinin bir benzeri, delilikle akıl sağlığı arasındadır. Hiç kuşkusuz, herkes ölümün kendi hayatına hiç olmadık bir anda ve biçimde dalabileceğim düşünür. Hayatımızın ölüm tarafından kuşatıldığına inanırız da, akıl sağlığımızın delilik tarafından kuşatıldığına inanmak istemeyiz. Hayal nasıl delirdi, nasıl hastalandı sanıyorsunuz? Şimdi bunu kendisine sormaktan aciz bir hale nasıl geldi? Bu kitabın ve hayatın mantığındaki tesadüfler rol almadı onun deliliğinde. Şimdi son bir çabası var Hayal'in: Bu son gayret onu elbette katatonik şizofreninin kollarından kurtarmayacak, ama hayatını en fazla pencere önlerinde donup kalarak, eşyaların, hayvanların, çok uzaktaki insanların iç sesini dinleyerek, her sabah saat onda Ali Ferah'ın atölyesinde çay içmesine olanak tanıyacak. Bu, Hayal için en iyisi. Hastanede Rahibe Beatrice'in tacizinden kurtulup kendisine bir düzen kuramadı çünkü.
Guardian gazetesi muhabiri Charles'ın akıl sağlığı şimdilik tehlikede değil. İstanbul'da ruh sağlığını bozacak şeyler yaşadığı kesin. Yo, bu yaşadıkları onu delirtecek güçte değil. Yine de zaman içinde ruhunu biraz üşütüp aksırtabilir; endişe, korku, uykusuzluk, gerilme, çarpıntı, bitmeyen kâbuslar, cinsel isteksizlik; bu gibi sorunlarla yakın zamanda bir psikiyatristin kapısını çalabilir.
Hayatının ilk şiddetli dayağını yiyen o çok korkmuş yabancı, şimdi Londra'daki evinde, kırık kaburga kemikleri, incinmiş bir kol, üç dikişli kafa, patlak bir dudak ve şişik bir gözle, o gece kulübünde şarkı söyleyen tiril tiril gömlekli şarkıcının kostümünün renginde mor ve şişik bir gözle yatmakta, inanın hâlâ çok korkmaktaydı. Başucundaki telefon kuş sesine benzer bir sesle çaldı. Arayan, gazeteden John Sacks'tı.
Charles'ın başına gelenleri duyduğunu ve üzüldüğünü söylüyordu. Meraklı, iş bitirci, kuşkucu kalemi patlak dudaklı Charles'ın ağzından laf almaya bakıyor:
"Nasıl bir adamdı Ali Ferah?"
Charles, Ali Ferah'ı unuttuğunu, hatırlamadığını düşünüyor. Bir şeyler geveliyor ağzında.
"Normal bir adam, çok zeki gibi," basmakalıp şeyler. "Biliyorsunuz," diye ekliyor hemen arkasından, "Bütün röportaj kasetleri, gangsterlerin ellerinde, İstanbul'da kaldı. Fotoğraflar elimizde olsa bile ortada yazacak bir röportaj yok."
"Sen o resmin altına bir şeyler yaz. Başına gelenleri, röportajın nasıl kaybolduğunu. Ali Ferah'la ilgili merakımızı giderelim yeter."
"Tabii Bay Sacks," diyor Charles.
İyi dileklerle kapatıyorlar telefonu. Ali Ferah'ın anlattıklarını hatırlamaya çalışıyor. Sızlayan sağ eliyle ağır ağır yazmaya koyuluyor. Başka bir zaman gazetesinin kabul edemeyeceği bir üslûpta, sadece John Sacks'a tanınan kişisel görüşlerine ve ölçülü olmak kaydıyla özel hayatını konu etmesine olanak tanıyan özel izne kendisi de sahipmiş gibi yazıyor. Bu yüzden haber denemeyecek yazısı şöyle başlıyor: "Ali Ferah'ı hatırladınız mı? Kendisinin Londra Güzel Sanatlar Okulu'ndan arkadaşı olan babam, onun için 'silik, duman bir tipti,' derdi ve onu kendi aralarında 'Takipçi' diye adlandırdıklarını söylerdi..."
Charles'ın gazetesine göndereceği yazı bu sıkıcı cümlelerle devam ediyor. Yazdıklarının yayınlanmayacağını, mesai arkadaşlarının bu saçma sapan satırları İstanbul'da yediği dayağa yoracaklarını bile bile yapıyor bunu: "Bunları bilmenize gerek var mıydı, bilemiyorum? İstanbullu bir peygamberi tanımış oldunuz. Hakkında roman yazılacak bir tip değil. Bu yazı bile çok ona. Tanrı'nın bir tesadüfüyle adından haberdar olduk, o kadar. Evet, bu yazıyı okudunuz da elinize ne geçti? Tuvalettesiniz, sıçmaya çalışıyorsunuz ve İstanbullu peygamber hakkında bir şeyler öğrendiniz. Götünüzün deliği yeterince açıldı mı bilmem, ama hayal gücünüz, İstanbullu Peygamber Ali Ferah hakkında yazmaya devam edebilir."
Charles yazısının başlığını atıyor: İSTANBULLU PEYGAMBER, ALİ FERAH. Dediğim gibi yayınlanmayacağından adı gibi emin yazısını başucundaki konsolun üzerine koyup, gözünü gökyüzüne dikiyor.
Gök gürlüyor ama Londra'da değil. İstanbul'da. Şimşeğin çakışıyla hem Sedefin bebeğin üzerini değiştirdiği oda aydınlanıyor, hem de kafasındaki orkestra başlıyor. Elinde üzerinde mavi yelkenlilerin olduğu minik tulum donup kalıyor. "Başladı," diyor Sedef heyecanla. Terden, nemden hamurlaşmış nota kâğıdını önüne açıp yazmaya koyuluyor. Yaylılar başlıyor önce, sonra davullar. Davullar gökgürültüsü gibi öyle şiddetleniyor ki yaylıların sesini kesiyor. Cehennem'in Kapıları, bu arya okunuyor. Bir satırlık resitatifle geçilebilecek cümleler en güzel aryalar haline geliyor. Yaylı sazların tremoları -iki notanın art arda hızla tekrarlanması- yaklaşan felaketi haber veriyor. 'Cehennem'in Kapıları'nda bekleşenlerin felaketi yaklaşıyor.
İstanbullu peygamber ilan edildiğinden habersiz Ali Ferah, anlatmaya gerek olmayan karışık, cenaze hazırlıklarıyla dolu bir gün geçiriyor. Son olarak Nadya'nın gömülürken üzerinde olacak, mezarında böceklerin, yılanların, farelerin, çıyanların delik deşik edeceği elbiseyi seçiyorlar Ludmilla'yla beraber. Ali Ferah bir an önce cenaze gününe düşmek istiyor.
Ömrünün sonuna yaklaşan kahramanımızın bu arzusunu yerine getirmekten memnuniyet duyarım.
26
CEHENNEMİN KAPISINDA BEKLEŞEN
ZEBANİLER, MEZARIMI DERÎN KAZIN!
(
Neredeyse şarkı söyler gibi mırıldanacağım: "Cehennemin kapısında bekleşen zebaniler/Mezarımı derin kazın!"
Kendim mi uyduruyorum, yoksa eski bir şiirden, kutsal bir kitaptan mı takılmış aklıma. Çengel gibi sallanıyor bu dize kafamda. Cenaze bugün.
Dün bütün günü Ludmilla'yla beraber, Nadya'nın gömülürken üzerinde olacak elbiseyi aramakla geçirdik. Elimden gelse Ludmilla'm için bir düğün elbisesi, inciler, elmaslar, yakutlar almak isterdim. Tahmin edersiniz ki bunların hepsini almaya gücüm de yeterdi. Sadece, bir cenaze töreni için hiçbiri uygun düşmezdi. Neyse, anlaşılan Ludmilla'nın kafasında kız kardeşinin tabut kostümü olarak düşündüğü bir şey vardı ve onu bulmaya çalışıyordu.
"Yumuşak bir kumaş," diyordu. "İpek gibi ama daha kolay kayıp gidecek."
Aradığı kumaş türünün adını, daha doğrusu Türkçe'sini bilmiyordu. Bu yüzden tezgâhtar kızların yüzüne tükürecek kadar çok sinirleniyordu. Bir sigara yakıyor, sigarayı parmaklarının köküne kadar dayıyor, derin bir nefesle içine çekiyordu. Neydi aradığı kumaş türünün adı? Sonunda ilk defa onu o kadar bitkin gördüğüm bir anda, "Yabancılık zor," dedi.
"Aha," dedim "Aradığın bir kumaşın adını bilemediğin için mi? Siz ilahi kadınlar! Hah ha!"
Sonra oturduğu yerde iki büklüm olup ağlamaya başladı da olayın vahametini kavradım. Bazen en büyük acılar, dertler küçücük bir kıvılcımla alev alır ve patlar. Ludmilla'nın yabancılığı, aramızda öteki olması, işte böyle sıradan, sudan bir nedenle -neymiş efendim, aradığı kumaş türünün adını bizim dilimizde bilemiyormuş- patlayıvermişti.
"Bir yabancı hep aptal, hep tuhaf, hep salak," diyordu oturduğu yerde. "Ama ben öyle değilim. Sadece yabancıyım."
Ah benim güzel Ludmillam! Gözyaşlarının yanağından kayıp kucağına, yere, eline düşmesine bile kıyamıyordum. Sonunda onu sakinleştirdim. Şaşkın şaşkın bizi seyreden tezgâhtarın yanından uzaklaştık. Ludmilla'yı kolumun arana sıkıştırdım ve öylece kalabalık, temiz, ışıltılı ve zengin Nişantaşı'nda biraz yürüdük. Şık vitrinler ve birbirine benzer giyinmiş, bu da yetmezmiş gibi saçlarını bile öyle taramış kadınlar arasında ilerliyorduk. Daçamızın ormana inen yollarında da böyle yürüyecektik, aşkla, huzurla. Dünyada bir tek ikimiz kalmış gibi. Ludmilla, o kızıl güzel biçimli kafasını koltuğumun altına saklamıştı ve aniden bir karara varmış gibi kafasını kaldırdı:
"Belki bir elbise aramamalıyım. Güzel bir gecelik ya da sabahlık da iyi olabilir. En yumuşak kumaşlar onlar içindir. Aradığım kumaş mutlaka onlarda kullanılmıştır."
Bir ölünün gömülürken üzerinde ne olması, hatta bir şey olup olmaması gerektiği konusunda bir fikrim olmadığından, ona katılmaktan başka çarem yoktu. Birden sevinç içinde yanımdan uzaklaşıp önüm sıra yürümeye başladı. Keşke o da takip ettiğim kadınlardan birisi olsaydı! Adımlarımı sıklaştırıp ona yetiştirmeye çalışmadım. Aksine, arkasına bile bakmadan yürümesini istiyordum. Takip etme zevkine erişemediğim tek kadın. Belki daçamızda ya da Moskova'da onu gizli gizli takip ederim. Kuşum, tekrar dönüp bana sarılıyor. Elinde olmadan beni sevmeye başlıyor. Başka birisinin yerine koyarak da olsa, beni sevmeye başlıyor.
Evet, Ludmilla dün, Marks and Spencer'da Nadya için aradığı o tabut giysisini bulduğunda, beni başka birinin yerine koyduğunu güçlü bir biçimde hissetmeye başlamıştım. Ama bundan rahatsız olmamıştım. O ya da bu biçimde beni sevmesi, benimle birlikte yaşamayı istemesiydi önemli olan. Aptal değilim, daça ve Moskova'da ev hayalimi yıkıp gidebiliceğinden de kuşku duyuyorum elbette. Benim paralarımla, benim hayalimi suya düşürüp ortadan kaybolması mümkün. Ama beni bir başkasının yerine koyarsa, bu olasılık ortadan kalkar. Hiç merak etmeyin, ben her şeyin farkındayım.
Dediğim gibi, Ludmilla aradığını, maddi durumları hallice Türk kadınları ve kızlarının kıçındaki vazgeçilmez marka, Marks and Spencer'da buldu. Bunun için çocuk gibi sevindi. Aldığı, kimono gibi bahar dallı uzun bir sabahlıktı. Celine'in giydiğine benzer bir şeydi. Tezgâhtar kızın anlattığına bakılırsa, normal kimonoları ev içinde kullanmak imkânsızmış. Oysa bu uyarlama -geniş kuşağı ve kalınca kıvrılan yakasıyla- hem klasik bir kimono gibi duruyor, hem de rahatça kullanılacak bir sabahlık işlevi görüyordu. Ne olursa olsun, bütün bahar dallı kimonolar bana Celine'le Pera Palas'ın 217 numaralı odasında geçirdiğim o geceyi hatırlatacaktı. Gariptir, Celine o gece kendisini pencereden atsa, üzerinde bu sabahlık olacaktı.
Demek onu öylece mezara koyabilirdik. Ludmilla elindeki kimono sabahlığın çiçekli kolunu okşayarak sordu:
"Nedir bu kumaşın adı?"
"Saten," dedi tezgâhtar kız.
"Saten," dedi Ludmilla. "Saten."
Bütün gün aradığı kelime buydu demek. Ben de sizin gibi düşünüp, o bahar dallı kimono sabahlıklardan bir tane de Ludmilla'ya aldım. Ludmilla'yı bahar dallı kimonosuyla daçamızın balkonunda hayal edebiliyordum da, zavallı Nadya'yı aynı kimonoyla tabutunda yatarken düşünemiyordum.
Evet, dün bütün bir günü bu bahar dallı kimonoyla hatırlıyorum. Bir iki defa da cenaze detayları üzerine Salim Abidin'le telefonlaştık. Nörologumun sekreteri yeni randevu tarihini bildirdi. Oleg'e telefon açıp yeni işinin nasıl gittiğini sordum ve onu da cenazeye davet ettim. Ne de olsa bir yurttaşının cenazesiydi ve babasının ölüm haberini ona vereceğim en uygun yerdi. Hem arzu ederse bu cenaze, yıllarca görmediği babasının defin töreninin yerine de geçebilirdi. Cenazeye giderken Karaköy'de bulunan restorasyon atölyesinin önünden onu da alacaktım. Israrım sonucu kabul etmişti. Cenaze davetine bu kadar ısrar etmemi anlayamamıştı gerçi, ama neyse, o da çok geçmeden anlayacaktı. Zavallının, daha babasının bir cinayete kurban gittiğinden haberi yoktu.
Dün olanlar bunlardı ve birazdan, kahvemi bitirir bitirmez fırlayıp çıkmalıydım. Ludmilla'yı alıp herkesten önce kilisede olmalıyız. Kahvemi pencere önünde içiyorum. Çoğunlukla böyle yaparım. Sedef sırtı pencereye dönük, bebeğini emziriyor. Çıkma saati geldi. Kalbim, nasıl heyecanlıyım bir bilseniz?
Odasında hâlâ ilaçların etkisiyle yarı baygın yatan Hayal'e göz atıp aşağıya iniyor, dışarı çıkıyorum.
Sedef üzerinde, neredeyse topuklarına kadar inen lacivert bir pelerinle pas rengi bir skodadan elma alıyor. Şeffaf pembe bir poşetin içinde, beş altı tane elma seçiliyor. Yolun kenarında o sebze kasalarının önünde heykel gibi kıpırtısız duruyor.
Gülemeyecek kadar mutsuz, beni tanıyamayacak kadar yorgun. Ben renklerin farkında olsam bile -bir anlığına- o hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi bakıyor. Ona yaklaştıkça sersemliyor ve ayılıyor. Şefkatle kucaklıyorum onu. Bütün hafifliğiyle üzerime yığılıyor.
"Gideceğim yere seni de götüreyim mi?" diyorum. Parlak siyah ayakkabılarıma bakıyor. Siyah kaşmir paltomun biçimli yakasına, son düğmesine kadar iliklenmiş ama hâlâ önündeki iç içe geçmiş iki lekesi seçilen gömleğime. Merak etmeyin; gri yün atkımla istersem kapatabiliyorum göğsümde taşıdığım aşk lekelerini.
"Bir cenazeye gidiyorum. Sen de gelmez misin?" Gülüyor. Ama birdenbire gözleri doluyor. Tuhaf teklifimi kabul ediyor. Teklifim, doğurduğu için günlerdir evinden çıkamayan bu mutsuz kadına hiç de garip gelmiyor. Sizin gibi garip karşılamıyor, anlayacağınız. Tanrı istese cehenneme bile gidebilir. Her şeye gönüllü. Birden aklıma bebeği geliyor. O ne olacak?
"Daha yeni emzirdim ve yanında annem var. Kocam da evde."
Kocasından çok korkuyor. Bu mantıksız gezisinin açıklamasını dönüşte yapacak. Elindeki elma poşetini eve bırakmaması bu yüzden. Şimdi sadece gitmek istiyor. Elinde, içi elma dolu çirkin bir poşetle, gideceği yer bir cenaze olsa bile gitmek istiyor. Gitmek, kaçmak. Şimdilik geri döneceğini bile bile. Ama bu bir deneme. Belki diğerinde temelli gidecek, arkasına bakmadan kaçacak. Sedefle yan yana yürüyor, Cihangir Caddesi'ne çıkan merdivenleri ağır ağır tırmanıyoruz. Bu kızın bu kadar sessiz olması, hiç soru sormaması ne güzel. Delirmenin, eşiğinde. Uyku gibidir delilik. Çemberinden geçen, uyku hali gibi yüze yerleşen, uyku gibi aniden bastıracak olan deliliği yüzlerden okur.
Ludmilla, beni yanımda bir kadınla görünce irkiliyor ve şaşırıyor. Bu hali hoşuma gidiyor. Sedefe değil de onun elindeki elma poşetine bakıyor. Oysa kendi elindeki pakette bulunan bahar dallı sabahlık-kimono elmalardan daha komik ve absürd. Bir ölünün bahar dallı kimonoyla gömüldüğü nerede görülmüş? Nezaketen Ludmilla ve Sedefi tanıştırıp ikisinin de benden beklemediği küçük açıklamalarda bulunuyorum. Bir taksinin arka koltuğuna kuruluyoruz. İki kadının arasına oturuyorum. Sedefin elindeki plastik poşet kokuyor. Genç kadın poşetini sıkıca tutuyor. Pembe poşetin içindeki elmalar, hayal meyal seçiliyorlar. Elbette bu görüntüyü de resmini yapmak üzere hafızamın o değerli bölmesine alıyorum: 'Kendini Kadere Bırakmış Sedefin Elmaları.'
Karaköy'e yaklaşırken cep telefonumdan Oleg'in çalıştığı restorasyon atölyesini arıyorum. Aşağıya inmesini, gelmek üzere olduğumuzu söylüyorum. Telefonu kapattıktan sonra kendimi tutamayıp, "Felaket yaklaşıyor," diyorum. Hanımlar ne söylediğime kulak veriyorlar mı? Hiç sanmam. Ya da bana kulak veriyorlar ama artık felaketleri umarsamayacak kadar ruhsuzlar. Oleg eğilip taksinin içine bakıyor. Arka koltuğa, bize. Sedef ve Oleg birbirlerini görür görmez gülümsüyorlar. Sedefin gevşediğini hissediyorum. Bunu hem koluma değen omuz başından, hem de sıkıca tuttuğu elma poşetini bırakıp, elmaların ayaklarımızın dibine saçılmasından anlıyorum. Oleg, ön koltuğa binerken Sedef ayaklarımızın dibindeki elmaları topluyor. Ludmilla da ayağının dibine kader gelen bir elmayı alıp ona uzatıyor. Sedefe uzattığı elmayı kapıp ısırıyorum. Bugün münasebetsiz ve pervasız olmaya karar verdim. Ludmilla da farkında bu değişikliğimin:
"Salim Abidin gibi davranıyorsun!"
Bunu iltifat olarak kabul ediyorum. Keşke hayatım boyunca onun gibi davranabilseydim. Kendimi korumuş olurdum ya da başımı deliğimden çıkarmış. Duman gibi, gölge gibi yaşamazdım. Böyle tiradları bir tek size atabiliyorum. Yoksa taksinin içinde neredeyse yaptığımdan utanacak ve vazgeçecektim ki içimdeki kötülük yardımıma yetişti. Sedefe göz kırptım, Oleg'e anlatmaya başladım:
"Nereye gidiyoruz Oleg, biliyor musun?"
Ön koltukta, şoförün yanında oturan Oleg'in irkildiğini hissettim. Bu onun gibi birisi için hakarete varan bir soruydu. Bir anlamda yabancılığını hatırlatıyordum ona, nereden gelip nereye gittiğini bilmez halini, benim yardımıma muhtaç kalışını. Oleg'in sessizliği kendime gelmeme neden oldu. Usulca omzuna dokunup gittiğimiz cenazenin hikâyesini anlattım ve onu Ludmilla'yla tanıştırdım. İki yabancı, aralarında Rusça konuştular ve o halleriyle gözüme bambaşka göründüler. Belki benim için, "Onun Allah belasını versin," bile demiş olabilirlerdi.
Aralarında uzun uzun Rusça konuşmaları beni epey rahatsız etti ve neredeyse nefes almalarını fırsat bilip, Oleg'e bu cenazenin kendisi için bir anlamı daha olduğunu söyledim. Şaşkın Oleg bana bakmaya çalışırken, dikkatle Sedefi süzdü. Kesinlikle âşıktı ona. Aşk kesinlikle kimyasal bir şeydi. Ortada görünmez bir ışık halatının filan olduğu doğru olmalıydı. Belki ileride, bilim dergilerinde, aşkın bizi birbirimize kenetleyen ışık halelerinin, laboratuvarlarda çekilmiş fotoğraflarını da görebilirdik. Evet, Oleg benden bu cenazenin ne anlama geldiğini öğrenmek için bekliyordu. Anlattım. Vladimir Starov'un nasıl öldürüldüğünü, çoktan gömüldüğünü, özel eşyalarının da yanlışlıkla eski karısına gönderildiğini, Oleg'e ondan bir çöp bile kalmadığını, bu cenazeyi aynı zamanda babasının cenazesi olarak kabul edebileceğini, zira benim öyle yapacağımı; işte bunları söyledim. Yola bakarak sessizce beni dinliyordu Oleg. Onu sırtından vuruyor gibiydim. Çocukluğundan bu yana görmediği babasının ölüm haberini bu şekilde alıyor olmak hiç de insani değildi. Üstelik baba-oğul arasında, birbirlerini görmemelerine rağmen mükemmel bir ilişki kurulmuştu.
Kilisenin önünde indiğimizde dostça Oleg'in sırtını sıvazladım ve koluna girdim. Her şeyi yönlendiriyor olmaktan büyük bir haz duyuyordum. O an, Oleg'i avutan tek şey Sedefin varlığı olmalıydı. Göz ucuyla ona bakıyordu. Ben kilise içindeki düzenle ilgilenmek üzere içeri girdiğimde, ikisinin bahçede kalıp konuştuklarını gördüm.
Ludmilla tabutun bulunduğu ağır kokulu loş odada, iki rahibenin yardımıyla, bahar dallı kimono sabahlığı Nadya'ya giydirmeye çalışıyordu. Tuhaf bir görüntüydü. İlaç ve çürümüş et kokulu odada kolları dikili, sarılı, tabutun içinde bez bebek gibi duran ölüye bu tuhaf giysinin giydiriliyor olması, rahibeleri kızdırmış gibi görünüyordu. Bir tanesi, elinde tuttuğu eski beyaz bir elbiseyi gösterip duruyordu. Ludmilla tek başına kardeşini giydirmeye çalışıyordu. Onun bir anda dağılmasından, iç organlarının ortaya dökülmesinden korkar gibi bir hali vardı. Sonra rahibeler beni fark ettiler ve istavroz çıkararak şeytan kovar gibi üzerime yürüdüler. Tam o anda Nadya, kolları iki yana açılmış, beni kucaklamak ister gibi karşımda duruyordu.
Dışarı çıkar çıkmaz kilisenin bahçesinde Salim Abidin'in belirdiğini gördüm. Koşarak Oleg ve Sedefin yanına gittim. Dolayısıyla Salim Abidin doğruca yanımıza geldi, yazarın Oleg'le tanışmasında, onunla el sıkışmasında tuhaf bir şey yoktu. Garip olan, Salim Abidin'in Sedefe büyülenmiş gibi bakmasıydı. Göğüsleri süt sızdıran, delirmenin eşiğinde, elinde elma dolu bir poşetle dikilen kadın, acaba aynı anda kendisine iki erkeğin birden âşık olduğunu hissediyor muydu? Hiç sanmam. Şu an olsa olsa sızlayan göğüsleriyle bebeğinin emme vaktinin geldiğini hissediyordur. Ben de sizin gibi Oleg'in Sedeften hoşlanma halini anlayabilirdim. Ama yazarın süzgün, baygın haline bir anlam veremiyordum ki ilahi bir şey oldu: Sedef iki erkeğin arasından başını bana doğru döndürerek baktı. Hafifçe dönen başı Leonardo'nun 'Kayalıklar Madonnası'ndaki meleğin başına benziyordu. Kumral saçları ve yorgun bakışlarıyla Margret de o meleğe benziyordu. Benzemek, aşkın tek şartıdır! Daha o dakika işlerin çok karışacağını sezdim.
Bahçe kapısındaki güvenlik görevlileri, çekirge sürüsü gibi dışarıda bekleşen gazeteci ordusunu engellemeye çalışıyorlardı. Bu arada, cenazeye gelmelerine rağmen, birbirinden şık davetliler, ellerindeki güvenlik kartları sayesinde teker teker içeri alınıyorlardı. Salim Abidin'in altmış beş kişiyi davet ettiğini biliyordum. Acaba çevresinde, Nadya'yı tanıyan o kadar kişi var mıydı? Ortak gidilen sayılı davetlerden tanınan, hatırlanan altmış beş kişi. Rahatlıkla bir oyunda olduğumuzu söyleyebilirim. Belki Sedefin yazdığı operanın 'Cenaze' bölümündeydik. Kapı önünde bekleşen çekirge sürüsü, o gün yazarımız Salim Abidin'in tek başına görüldüğü tek bir kare fotoğrafını çekememişti. Tanrı'nın bir lütfûymuş gibi bütün fotoğrafçıların aynı anda görüntüledikleri, yazar, Oleg ve Sedefin bir arada göründüğü o andı. Ertesi gün bütün gazetelerde yazarın bir türlü kesilip içinden çıkarılamadığı o fotoğraf vardı.
Benim tuttuğum, hani şu Guardian gazetesi için fotoğraflarımı çeken gencin mucize yaratacağını düşünüyordum ama yanılmıştım. Onu, Nadya'nın tabutunun başında, neredeyse tabutun içine girmiş, şakır şakır fotoğrafını çekerken yakaladım. Bir an onu kulağından tutup dışarı attıracak kadar sinirlendim. Sonra öfkemi bastırıp neleri çekmesi gerektiğini tembihledim ona. Hayalimdeki fotoğraflar, görünmez olanın canlandırılmasına ilişkin şeylerdi. Ancak elime geçenler, düğün fotoğraflarına benzer şeyler olmuştu ya, o da ayrı mesele. Fotoğraflarda hepimiz, olduğumuz gibiydik.
Salim Abidin, elinde elma poşetiyle dolaşan Sedefin yanından ayrılmıyordu. Pek mühim şahsiyetler gelip elini sıkıyor, başsağlığı diliyor, ancak o, Oleg ve Sedefle birlikte hareket ediyordu. Bu yüzden cenazenin ev sahibi gibi görünmüyordu. Ben ise hayatımda ilk defa bu kadar baskındım ve yine ilk defa bu kadar hızlı hareket ediyor, başka birisi gibi davranıyordum. Sizi temin ederim ki şahsımdaki değişiklik sadece bugüne mahsustu. Oleg ile Salim Abidin'in arasında bir felakete kurban gideceğinden emin olduğum Sedefe, son bir mutluluk daha bağışlamaya karar varmıştım. Tanrı bugün tanrılığını bendeniz Ali Ferah'a bırakmıştı. Buna inancım tam, kendimden emin adımlarla Sedefin yanına gittim ve törenin başlangıcında bizim için bir ilahi okuyup okuyamayacağını sordum. Doğal olarak hiç ilahi bilmediğini söyledi.
"Ama," dedi, "Rachmaninoff dan bir şey söyleyebilirim."
Yazarımızın heyecanlandığını gözlerimle gördüm.
"İyi ama bir orkestra olmaksızın Rachmaninoff u nasıl icra edebilirsiniz?"
"Sesimi orkestra gibi kullanabilirim," dedi Sedef, kendinden emin bir halde. Bunu söylerken elma poşetini diğer eline geçirdi ama nedense onu bir köşeye bırakmayı akıl edemedi.
"Töreni yönetecek rahiple konuştunuz mu? Buna izin verecek mi?" diye sordu Oleg.
Doğruydu. Katı Ruslar cenazelerinde böyle şeyler yapmaya alışık olmamalıydılar. Gerçi balkonda ilahi söylemek için bekleyen bir koro vardı ama Sedefin hepsinden önce bir şeyler mırıldanması Rusların katılığına uygun düşer miydi bakalım?
"Bu Lady Diana'nın cenazesinde, Elton John'un piyano çalmasına benzemez," dedi, hemen yanı başımızdaki fırlama fotoğrafçı. Ne zaman yanımızda bitmiş, bize ne zaman kulak misafiri olmuştu, inanın fark edemedim. Kimseye tek bir kelime etmeden rahibin yanına gittim ve ölünün son arzusunu yalanımı ona aktardım:
"Rachmaninoff tan bir şarkı."
Rahip şaşkın şaşkın bana baktı ve bunu kilise korosundan talep ettiğimizi düşünüp panikledi:
"Hayır," dedim. "Aramızda bir diva var."
Divamız, süt sızdıran göğüsleri, yerlere kadar inen pelerini ve elinde bir poşet elmayla, iki âşığının arasında duruyordu. O an, hayatın ne kadar şaşırtıcı olduğuna bir kere daha inanmıştım. Sedef neredeyse bir saat önce kıçı boklu bebeğinin karnını doyurmaya çalışan bir lohusaydı. Şimdi Nobel ödüllü bir yazar ve rüyasında göremeyeceği yakışıklılıkta bir Rus onunla ilgileniyordu. Muhtemelen bütün bunlardan habersiz, eve gidince kocasından işiteceği azarı düşünüyordu, ama olsun, gözlerine gizli saklı bir kıvılcım yerleşmişti bile. Rahibin 'olur' anlamında kafasını sallamasıyla birlikte koşar adım Sedefin yanına gittim ve onu kolundan tuttuğum gibi Nadya'nın tabutunun ayak ucunda kalan çıkıntıya götürdüm. Salon yerleşir yerleşmez okumaya başlamasını söyledim. Elini sıktım, gözlerine baktım.
Sedef bana gülümsüyor ve bir yaprak gibi titriyordu. Birinci sırada, başında kürk kalpağıyla oturan Ludmilla’nın yanına iliştim. Hay aksi şeytan! Sedefin elinden elma poşetini almayı unutmuştum. Başımı hafifçe eğdim. İşaretimi aldı ve olağanüstü güzellikte bir ses Bulgar Kilisesi'nin demir gövdesinin en ücra köşelerine kadar süzüldü. Rüzgâr gibi bir sesti duyulan. Uçsuz bucaksız bir ses bizi aşktan dostluğa, yabancılıktan, hep mutsuz olmaya, tesadüflerden kaçışı olmayan ölümlere götürüyordu. Büyük yazar Salim Abidin'in gözleri dolmuştu. Nadya'yla geçen günlerini hatırladığından, bu ölüme üzüldüğünden değildi bu. Bana kalırsa, elinde elma poşetiyle şakıyan kadının aşkına hazır değildi sadece. Gözlerindeki şeytani pırıltıdan onu mutlaka ele geçirmeyi kafasına koyduğu kesindi.
Oleg'in Sedefe hayranlığı ise ışık gibiydi. Kolayca seçilebiliyordu. Ya da artık renkleri tanıyamadığım için beynimin hisler bölümü fazla mesai yapmaya başlamıştı. Bir müneccim gibi olabilecekleri seziyordum. Ama inanın Sedefin, tıpkı Nadya gibi yazarın ellerinde ölümü bulmasını istemiyordum. Yine de kadere karşı koyamayacağımı biliyordum. O anda Nadya için değil, ruh kardeşim Sedefin kötü kaderi için ağlıyordum. Oleg'in saf temiz aşkıyla, buradan uçup gitmesi imkânsızdı. Salim Abidin havada karada bu aşk savaşının galibi olur, karşısında şakıyan bülbülünü bir güzel kafesler, uygun gördüğü bir zamanda da boğardı. Ardından hayranı olan bir savcı peydah olur, "Başka birisi var," diye kimsenin görmediği, kimsenin bilmediği birisini suçlar, derken yazarımız belayı bir kere daha atlatırdı.
Sedefin sesini orkestra gibi kullanarak söylediği Rachmaninoff un on dört şarkısından biri sona erdiğinde, törene katılanlar cenazede olduklarını unutup neredeyse onu alkışlayacaklardı. Sıkıcı geçen törenin sonunda, Sedef tıpkı bir diva gibi jaguara bindirilip kaçırıldı. Salim Abidin törenden ayrılmadan önce yeni romanını yazmak için kapanacağını söyledi bana.
"Ben de bir tablo için," dedim.
Bu bir ay içinde mutlaka görüşelim temennisiyle ayrıldık.
Ludmilla kiliseden otele dönene kadar gözyaşı döktü, ben de bütün bu olanları düşündüm. O kalabalıkta, Oleg ne yaptı bilemiyorum? Sanırım yeni aşkını Sedefi düşüne düşüne atölyeye kadar yürümüştür. Başlangıç için seçilmiş en kötü günde, cenazenin akşamında 'Ekber'in Acısı' için atölyeme kapandım. Bunun için yarın sabahı bekleyebilirdim. Ama yapamadım, hayatımın hızını kesmek istemedim. Üstelik hayatın hızı ölümün yanında nedir ki? Ölümden nefret edişimizin nedeni de hızıdır, her zaman çok çabuk gelmesidir. Her neyse, yorgun olunca iyice çenem düşüyor. Sonunda Celine geldi, renkleri notaladı, yüzlerce eskizi önüme serdi ve bana tekrar tekrar sordu:
"Resmi restorasyondan çıkana kadar yetiştirebilecek misin?"
Onu duymuyormuş, şimdi de sağır olmuş gibi yüzüne baktım. Kanaviçe işleyen, el değmemiş bir kız gibi çalışacaktım. Hislerimi bileyerek. Celine heyecanla, "Numaralı şişelerdeki renkleri tuvalde numaralayacağımız bölgelere süreceksin. Ben de eşlikçin olacağım," dedi.
Ne garip, bu tabloyu yapacağım günlerde, Celine yanı başımda oturacaktı. Ben onun ölmesini, yok olmasını isterken, o benim yanımda olacaktı. Yıllarca takip ettiğim kadın ısrarla, "Seni bırakmayacağım," diyordu.
"Bırakma beni," diye cevap verdim ona ve ikimiz de sinirlerimiz bozulduğu için, ama birbirimize karşı bir şeyler hissediyormuş yalanı altında ağlamaya başladık. Bunu yaparken birbirimize sarıldık. Celine'in sıcak gözyaşları boynuma damlıyordu. Bundan iğrendim. Yıllar yılı onun çıktığı tuvaletlere girip bok kokusunu içime çeken ben, şimdi onun gözyaşlarının ıslaklığından iğrenmiştim. Bu yüzden kendimi geri çektim. Şiddetli bir yağmur başlamıştı ve şimşekler çakıyordu. Yağmuru izleme bahanesiyle pencereye yaklaştım ve Sedefin penceresine baktım.
Divamız kanepede, kucağında bebeği süklüm püklüm oturmuş, Arnolfini'nin azarlarını dinliyordu. Cehenneme düşmüş bir melek gibiydi. Kocası bugün, o ani evden kaçışı yüzünden, neredeyse eve döndüğünden bu yana azarlıyordu onu. Ertesi gün karısını Hürriyet'in birinci sayfasında Nobel Ödüllü Büyük Türk Yazarı'nın yanı başında gördüğünde ne yapacaktı acaba? Onun gerçekten çıldırmış olduğunu düşünebilirdi. Öyle ya, görünürde işi bebeğinin kıçını temizleyip emzirmek olan bir lohusanın, üstüne üstlük evde hiç meyve kalmamış tantanası yapan kocasının arzusu üzerine aldığı elmalarla orada ne işi vardı?
Tesadüfler hayatın atomlarıdır, Bay Arnolfini!
Bütün dünyayı yöneten tesadüflerdir. Ayı, güneşi, gezegenleri yerinde tutan, bizi çarpıştıran, yeni hayatlar kurmamızı sağlayan tesadüflerdir. Bunu anlayabilir misiniz, Bay Arnolfini? Sedef her zamanki gibi hiç sesini çıkarmıyor, dudakları kıpırdamıyor. Sessizce dinliyor kendisine bağıran kocasını. Kendisini, yazdığı operanın bir sahnesinde gibi hissediyor olabilir mi? Ah, ne çok soru soruyorum. Oysa hayat, fazla soru sormaya gelmez. Bunu Starov mu söylemişti, Picasso mu? Yoksa Salim Abidin mi? Artık hepsinin defterini dürdüm.
Celine'in soluğunu ensemde hissedip döndüm. Dudaklarıma bir öpücük kondurmaya kalktı ama kendimi geri çektim.
"Sözümde duracağım," dedim ona.
Artık onun takipçisi olmadığımı anlamıştı. Buna rağmen niye arzusunu yerine getirip 'Ekber'in Acısı'nı kopyalıyordum?
"Bunu neden yapıyorum, bilmiyorum."
Gökgürültüsü aramızdaki sessizliği un ufak etti. Aslında atölyeme kapanacağım için mutluydum. Resmi bitirene kadar kimseyi görmeme kararı almıştım. Tek istediğim, kozama tekrar girmek ve hayatımı kuşatan bu karışıklardan kendimi kurtarmaktı. 'Ekber'in Acısı'nı bu yüzden kopyalıyordum. Eski düzenime geri dönebilmek için. İnanın, şimdi sadece bunun sevinciyle gözyaşı döküyordum. Cehennemin kapısında bekleşen zebanilerin benim için derin bir mezar kazdıklarını gördüğüm için değil.
27
ŞANS BANA GÜLERSE
YÜZÜMÜ DEĞİŞTİRECEĞİM
(
Sedef mutfakta karıncaları seyrediyor ve ağlıyor. Yirmi üç gün sonraya savrulduk. Ali Ferah'ın, 'Ekber'in Acısı'na figürün ayaklarından başladığı, zebanilerin kendisi için kazdığı derin mezarı gördüğünü söylediği günden yirmi üç gün sonraya. Dolayısıyla Sedef, neden habersiz evden çıkıp gitti, nereye gitti diye azar işittiği için değil, bebeğini kaybettiği için ağlıyor.
Bebek öldü. Dün, bebeğinin toprağa verilişini Sedef görmedi. Cenazeye katılamadı. Sağ kolu sargıda, iki kaburgası kırık, yatıştırıcı ilaçlar şırınga edilmiş halde hastanede yatıyordu. Talihsiz bir kaza mı geçirdi? Kimbilir, kendine gelince size anlatır. Şimdi tek isteği bir daha dönmemek üzere o evden çıkıp gitmek.
Sadece librettoların yazılı olduğu defteri ve notalarını alıyor. Göğsüne, karnına sıkıştırıyor onları. Gizli hazinesini barındırdığı odadan çıkarken, kaybettiği bebeğinin odasını görüyor. Bebeğin yatağı, içinde o varmış gibi. Bir ay önce Oleg'le karşılaştıkları oda. Eli tıpkı şimdi, kendisininki gibi sarılı olan Oleg eşyalarını almaya gelmişti. Bebek karnında, Oleg yanındaydı. Nadya'nın cenazesinden bu yana Oleg'i hiç görmedi. Sadece söylediği şarkıya ilişkin övgüler barındıran, posta kutusuna bırakılmış bir mektup aldı.
Sedef bebeğinin öldüğünü öğrendiğinde hafifledi. Hatta bunu duyunca gülümsedi. Muhtemelen doktorlar ve bay Arnolfini, bu gülümsenin, verilen sonsuz yatıştırıcıların etkisiyle, şuursuzca meydana geldiğini düşünmüşlerdi. Gerçekten bebeğin kendisini terk ettiğine o an için sevinmişti. Hayır, ruhuna şeytan girmiş değildi. Sadece her anne gibi bebeğine bir ayda yeterince bağlanamamıştı. Bebeklerini kaybeden ailelerin vurdumduymazlıkları, bu ölümü kolay kabullenip unutuşları, bu yüzdendir. O ne olduğu belirsiz canlıya henüz bağlanamamak. Yine de, demek durumundayım, yine de Sedef bebeğinin ölümüne üzüldü. Ama inanın bir şekilde, yazdığı libretto ya da notaları kaybolsa daha çok üzülürdü. Zira yazdıklarını, bestelediklerini bir daha yerine koyamazdı. Bu bebeği de yerine koyamazdı. Bu ona çok acı veren bir gerçekti. İkincisi, yazdığı operanın dünyadaki her şeyden daha değerli olmasıydı.
Bebeğin odasına giriyor. Odanın hâlâ saklı tuttuğu koku onu ağlatıyor, ama biraz önce mutfakta karıncaları seyrederken de ağlamıştı. Bir anlamı yok ağlamasının. Belki sadece, hayatının geri kalanındaki belirsizlik için ağlıyor. Operayı hangi köşede yazacak? Hangi deliğe sığınacak? Arnolfini bebeğin ölümünde onun suçu olduğunu düşündüğünden kovdu onu evden.
"Git," dedi, "Git, bir daha da gelme!"
Sedef ağlayarak, salonda her zaman oturup azar işittiği kanepeden kalkarken, "Ruhundaki şeytanla birlikte git bu evden," diyordu bizim Arnolfini.
Ne tuhaf, bu librettonun bir cümleciğiydi. Yazdığı librettoda, bestelediği operada, kadın bu sözlerle kovuluyordu. Bunda kafa yoracak bir şey yoktu: Tesadüfler hayatın atomlarıydı işte. Aylar aylar önce yazdığı cümlecik kendi kaderinde, gerçek hayatında yüzünü göstermişti.
Sedef çıkıp gidiyor. Öyle düşünceli ve kırılgan ki... Elini pelerininin cebine sokuyor. Ah, bebeğinin eldiveni! Şimdi onu, o minik canlıyı ebediyen kaybettiğini idrak etme zamanı. O ki, sana nasıl bağlıydı. Hatırlar mısın, dışarı çıktığınızda onu göğsünün üzerine bastırırdın, o da gözünü senden ayırmazdı. Onun dünyasında bir tek sen vardın ve sen onu kaybettin, Sedef. Senin dikkatsizliğin sonucunda aramızdan ayrıldı o küçük melek. Sedef dar sokağa çıkıyor ve öylece kalıyor. Böyle suçlu, böyle üzgün nereye gidebilir? Ne kadar doğru tahmin ettiniz, elbette Ali Ferah'a. Acaba bebeğin öldüğünü, kazayı biliyor mu? Günlerdir penceresinde görünmüyor çünkü.
O, hayatını yirmi üç gün önce dondurduğu yerde. 'Ekber'in Acısı'nda işler yolunda gittiğinden, Ludmilla'dan aradıkları güzellikte bir daça ve Moskova'da bir daire bulduğu yolunda haber aldıktan sonra, resmin çekiminden uzaklaşıyor. Annesi ve Hayal'le birlikte akşam yemeği yiyecek olması bu yüzden. Celine, gece çalışmak için birazdan gelecek. Gece gündüz çalışıyor, birlikte yaratıyorlar. Ali Ferah sadece var olan bir tabloyu kopyalamakla kalmıyor, kendi yeteneğinin takdirini işitiyor ondan. Yirmi üç gündür yanı başında bir kadın, onun olağanüstü olduğunu söyleyip duruyor. Durduk yerde bir tanrı yaratılıyor. Ve şimdi o tanrı, yemek masasında annesi ve kız kardeşinin karşısında oturmuş, çok önemli bir şeyi itiraf etmek üzere. Kızarmış ciğer ve patates yiyorlar. Öncesinde sebze çorbası içtiler. Güzel bir salata var önlerinde. Şarap her akşam olur yemek masasında. Evin kaotikliğini yalanlayan bir masa düzeni vardır Ferah ailesinin^ evinde. Yayları fırlayıp, yüzleri eskimiş koltukların, un ufak olmuş halıların, orta yerde cirit atan fındık faresi ailesinin, rengi atmış perde ve yırtık fransız dantelinden tüllerin, artık hiçbir şeyi göstermeyen tozlu aynaların, örümcek ağlarının yüzünü örttüğü tabloların; ki sadece bir iki tanesi Ali Ferah imzalıydı, aralarında Hoca Ali Rıza, Osman Hamdi ve Şeker Ahmet Paşa'nın bir natürmontunun olduğu geniş ve değerli bir koleksiyondu duvarlarda asılı duran. Boyaları yer yer dökülmüş salonun ortasında, keten masa örtülü, keten peçeteli, bohemya kristalleriyle donatılmış bir masa! Şık masalar hazırlamak, böylesine kaotik bir evde yaşamayı önemsemeyen annesinin tek tutkusu. Evet, o yaşlı kadın yaratıyor bu güzel sofraları. Tecavüz hikâyesini anlata anlata pişiriyor yemekleri, yıkıyor keten masa örtülerini, kolalıyor peçeteleri. Hayattaki tek işi bu zavallı kadının. Oğlunun çok önemli bir şey söyleyeceğini sezmiş gibi ona bakıyor şimdi. Ali Ferah kitabın başından beri üzerinden çıkartmadığı, göğsünde iç içe geçmiş iki lekenin barındığı gömleği, çatal ve bıçağını kararlı bir şekilde masaya bırakıyor ve şöyle diyor:
"Anne, babamı ben öldürdüm."
Anne, kızarmış ciğer parçasını hâlâ ağzında çiğniyor. Hayal dikkatle bakıyor ama yeterince heyecanlı değil. İkisi de bunu çok olağan karşılıyorlar. Bunun üzerine ressamımız Ali Ferah, çocukça açıklamalara girişiyor:
"Çünkü, tıpkı Picasso gibi hayata ve sanata onu öldürerek başlayabileceğimi düşünüyordum. Siz de tanığımsınız, beni sürekli aşağılıyordu. Artık öyle ileri gidiyordu ki beni okuduğu romanların karakterleriyle mukayese ediyordu. Israrla benim yazar olmamı istiyordu. Denedim ama yazamadım, biliyorsunuz. Resmi seçince beni lanetledi. Sonra anne, sizin intikamınızı almak istedim. Çocukluğumdan beri hep babamı öldürmek istedim."
"Onu nasıl öldürdün?" Annesinin sesi çok hırıltılı çıkmıştı. Çiğnediği ciğer boğazına takılmış gibi ama meraklı, asla kızgın değil. Oğlunun onun intikamını almış olmasından dolayı onurlu görünüyordu hatta.
"Onu, onu boğdum." "Bunu nasıl oldu da anlayamadık?"
"Zaten yıllarca yatmaktan çürümüştü. Günden güne de çürüyordu. Ciğerleri yok olmuştu. O halde nasıl yaşıyor, nasıl direniyordu? O olmayan ciğerlerine, nasıl hava depolayıp beni aşağılıyordu. Resim okumama izin vermeyeceğini söylüyordu. Bütün etleri çürümüş gibiydi. Boğazını sıkan ellerimin bıraktığı iz, bu çürümenin rengi kadar bile değildi. Ben bir iz kalacağını düşünüyordum. Hatta bunu o anda itiraf etmeyi. Odadan fırlayıp size müjdelemeyi istedim. Sonra hemşiresi onun kendi kendine öldüğüne inanınca, vazgeçtim."
Hayal, çatalında kızarmış ciğer parçasıyla öylece kalmıştı. Parçanın ucunda küçük bir parçacık daha sallanıp duruyordu. Anne mücevhere benzeyen gözlerini tabağına indirip, "Evet," dedi ve yemeğine kaldığı yerden devam etti.
İşte o sırada kapı çaldı. Gelen bizim Arnolfini'nin tedbirsizlikle suçlayıp, bir bakıma bebeğin katili ilan edip evden kovduğu Sedefti. Ona kapıyı biraz önce hayatının itirafını yapan Ali Ferah açmıştı. Tam o sırada o itirafı niye yaptığını düşünüyordu? Yıllar yıllar sonra niye babasının kendi kendine değil de, onun tarafından boğularak öldürüldüğünü söyleme gereği duymuştu? Bunun cevabını veremeyecek kadar yorgundu. Bu satırları okurken, zaten hiçbir cevabı yok kuşkusunu kafanızdan geçirmenizi istemem. Ali Ferah bu itirafı neden şimdi yapmıştı? Bir kere, kimse sırlarıyla gömülmez. Sahip olunan sırlar, vicdan yaralarının irinleri, fani dünyaya bir güzel akıtılır. Eğer ölüm anında tarafımıza bahşedilen bir sır da yoksa, kolayca can veririz. Saklanan sırlar, kalbe ve çıkması, uçması beklenen ruha ağırlık yapar. Ölüm çukuruna daha bir hızlı batarız. Tıpkı Nadya'nın ayağındaki ağırlıkla, Boğaz'ın soğuk sularına daha çabuk gömülmesi gibi.
Ali Ferah'ın ölümü yaklaşıyor, o da bunun farkında mı? Kalbinde tek bir sırrı bile kalsın istemiyor mu? Hiç sanmam. Ali Ferah öleceğini biliyor ama ondan önce sırlarını bizimle paylaşmak gibi bir niyeti yok. Yıllar önce zaten ölüm döşeğinde olan babasını boğarak öldürmek ne ki? Onun daha büyük sırları var ve bunları bizimle paylaşmayacağı kesin. O sadece, yirmi üç gün boyunca artık renklerden bihaber olmasına rağmen pırıl pırıl bir klasiği kopyalamayı başarmakta olduğunu gördü. Eşlikçisi Celine, bunun tanığı. Ali Ferah ilk defa iyi resim yaptığına, yetenekli olduğuna inandı. Yıllarca bütün yeteneğinin boşa gittiğini de hissetmişti aynı zamanda. Kendi resimlerini yaratamaması, yeteneğine olan inançsızlığı yüzündendi. Babası yüzünden resme inancı yoktu. Bu öfkeyle onu öldürdüğünü itiraf etti. Bir anlamda bunu artık kabullendi.
Şimdi kendisini daha yücelmiş hissediyordu. Üstelik kapıyı açmış, karşısında Sedefi bulmuş ve çok şaşırmıştı. Sedef, karanlıkta duruyordu. Kötü haberleri olduğu belliydi. Pırıl pırıl sofraya bakıp Hayal'i ve annesini selamladı, ressamımızın arkasından merdivenleri tırmanmaya koyuldu. Atölyeye girince hüngür hüngür ağladı ve "Bu gece burada kalabilir miyim?" diye sordu.
Ali Ferah evet anlamında başını salladı.
"Sonrasında kalacak yerim yok," dedi Sedef.
"Operayı bitirdin mi?"
"Hayır."
"Sana operanı bitireceğin temiz ve güzel bir yuva bulacağım."
Ali Ferah bu sözü verip yavaşça kanepeye uzanan Sedefin saçlarını okşadı.
"Biliyor musun, bebeğim öldü."
"Nasıl?"
"Korkunç bir biçimde. Kanı tırnaklarımın arasına girdi. Bak, etime işledi. Bebeğimin kanı bunlar. İki gündür ellerimi yıkayıp duruyorum ama çıkmıyorlar."
Ali Ferah sessizce Sedefin ellerine, kökünden kesilmiş tırnaklarına baktı. Tırnakların kenarında, diplerinde bir kızıllık vardı. Cılız, incecik bir çizgi halinde tırnakları çerçeveleyen bir kızıllık. Bebeğinin kanı bu olmalıydı. Sedef gözlerini kapadı. Unutmak için uyuması gerekiyordu. Ali Ferah, Sedefin uykuya daldığı kanepenin olduğu bölümü atölyeden ayıran, siyah kadife tozlu perdeyi çekti. Perdenin önünde öylece durdu. Onun için bulacağı temiz ve güzel yuva neredeydi?
Hiç tereddüt etmeden aşağıya inip Salim Abidin'in telefonunu çevirdi. Niyeti neydi? Nadya'yı boğduğundan hiçbir şüphesi olmadığı yazarımıza yeni kurbanını mı takdim edecekti? Nedense Ali Ferah'ın içinde, yazarımızın Sedefin kılına bile dokunmayacağına ilişkin bir his vardı. Hem oyunu kusursuz kuruyordu. Bu işe Oleg'i de dahil edecek, bir süre sonra Sedefin onunla birlikte çekip gitmesini sağlayacaktı. Kafası bir şeytan gibi çalışıyordu. İnanın, buna ben de şaşırıyordum. Belki Guardian gazetesinden Charles haklıydı: Madalyonun görünmeyen yüzü vardı ve hepimizin şaşkın bakışları arasında o yüz ağır ağır kendini göstermeye başlamıştı. Ya da Ali Ferah en baştaki gibiydi. Üst üste gelen bu kadar olay bir peygamberi, bırakın peygamberi, Tanrı'yı bile çileden çıkarabilirdi.
Salim Abidin, evinde misafir etmesi rica olunan kişinin Nadya'nın cenazesinde güzel bir şarkı söyleyen, melek bakışlı kadın Sedef olduğunu duyunca sessiz kaldı. Cevap veremeyecek kadar mutluydu. Nihayet Japon böcek koleksiyoncusuna iki milyon dolara kakaladığı malikânesine bir melek daha geliyordu. Yazarımızın sevinçten gözleri doldu. Kendisini Sedefle birlikte çıkacakları Boğaz gezisinde hayal etti. Şebnem İşigüzel'e dikte ettirdiği romanı istediği gibi gitmiyordu. Sedefle beraber yapacağı Boğaz gezintisinde sandalın küreklerine asılmak kafasını açacaktı. Bu hayalin coşkusuyla, "Yarın sizi evime öğle yemeğine bekliyorum," diye şakıdı.
Ali Ferah teklifinin kabul edilmesinden duyduğu memnuniyetle kekeleyerek yeni isteklerde bulundu:
"Acaba yine cenazeden hatırlayacağınız, Rus dostum Oleg Starov da gelebilir mi? Yarın kendisiyle buluşacaktık da."
"Elbette," dedi yazar "Hatta Ludmilla bile gelebilir."
"Peki, uzun süredir hasta yatan kız kardeşim Hayal?"
"Lütfen, sormanıza bile gerek yok."
"Muhtemelen Hayal, yanından ayırmadığı görüşmecisini de getirecektir. Yani Van Gogh'u. Van Gogh da gelebilir mi?"
"Bir şizofrenin görünmeyen dostu olarak evime teşrif etse bile, Van Gogh'u ağırlamaktan şeref duyarım, Ali Ferah."
"O zaman yarın görüşmek üzere diyelim..."
"En azından bir bölümünüzü aldırmak üzere şoförümü göndermeme müsaade eder misiniz?"
"Hay hay. Zahmet buyurmuş olursunuz."
"Bu arada Guardian’ın birinci sayfasındaydınız. Tebrikler. Hem de üst üste iki gün."
"İnanır mısınız, ben görmedim..."
"Bende var, saklıyorum. Geldiğinizde gösteririm."
Yirmi üç gün, iki dostun arasına garip bir mesafe koymuştu. Gerçi ortada anlaşılmaz bir dostluk vardı. Ali Ferah ve Salim Abidin'in birlikte geçirdikleri saatleri toplasanız bir gün bile etmezdi. Salim Abidin ressamımızı, kendisini Nabokov'dan üstün ilan ettiği ve kâbuslarında Margret'in elinden kurtardığı için, sadece bu nedenden ötürü seviyor olabilir miydi? Peki Ali Ferah, o, yazarımızı ölüm döşeğindeki babasının hayranlığından ötürü mü bu kadar çok seviyordu? Nereden bakarsanız bakın bu yakınlaşmanın, bu dostluğun hiçbir izahı yoktu. Tıpkı tesadüflerin bir izahı olmadığı gibi.
Celine ve Ali Ferah'ın çalışmasına tanık olmak ister misiniz? Yoksa bu gece izleyeceğiniz bir şey kalmadığını mı düşünüyorsunuz? O zaman yarına gidelim. Oleg Starov, Sedef, Hayal, Van Gogh, Ludmilla ve Ali Ferah'ın, beraberce yazarımızın malikânesine gideceği yarına. Eğer ressamımız Celine'i de davet etmiş olsaydı, bütün kahramanlarımızı bir arada görme zevkine erişecektik. Kıbrıslı savcımız da bu öğle yemeğinin davetlisi olacak çünkü.
Romanın başından beri Ali Ferah'ın pek az uyuduğunu söyleyebiliriz. Celine gittikten sonra, saat sabah altı gibi yattı ve saat tam onda uyandı. Uyanır uyanmaz önce Oleg'in kaldığı oteli, ardından Ludmilla'yı aradı. Oleg, yemek davetini anında kabul etti. Ludmilla'nın uykusunun en ağır yerinde uyandırıldığı belliydi. Ali Ferah kendisine, "Boris," diye hitap edilmesine çok bozuldu. Bu Boris de nereden çıkmıştı? Kurnaz Ludmilla, arayanın Ali Ferah olduğunu fark edince çabucak uyandı.
"Bir rüya görüyordum," dedi.
"Rüyanda Boris adında birini mi görüyordun?" diye sordu Ali Ferah.
"Ah evet," dedi Ludmilla. "Zorla daçamıza girmeye çalışıyordu."
"Ben yanında mıydım?"
"Yanımdaydın."
Ali Ferah kolayca ikna oldu ve Ludmilla'yla birlikte yaşayacakları daça hayaline gölge düşürmedi. Muhtemelen Ludmilla yemek davetini reddedecekti ama Boris'i ağzından kaçırması onu telaşlandırdı. Daha telefonda Ali Ferah'a iyi davranmaya başlamıştı. Saf kahramanımız bunu fark etmedi. Her ne kadar Charles’ın iddia ettiği gibi madalyonun diğer tarafını görmeye başlamış olsak bile, Ali Ferah bu delirtici tesadüflerin sökün ettiği günden bu yana hep aynıydı. Yandan, Charles'tı.
Sonunda duş aldı, tıraş oldu, bol sütlü bir kahve içti, yine lekeli gömleğini giydi, üzerine ekoseli süveterini geçirdi ve beklemeye başladı. Sedef hâlâ uyuyordu. Onu uyandırmaktan başka çaresi yoktu. Sedef bu kadar uzun uyuduğuna şaşırmaktan çok, sevindi. Günlerdir uyuyamıyordu. Uyuşa bile, kötü düşlerle uyanıyordu. Ama bu defa düşlerinde, tıpkı librettosunu yazıp bestelediği operasındaki gibi, yumuşakça kar yağmıştı. Tanrım, tanıdığı, bildiği sokaklara ne güzel kar yağmıştı. Sonra o rüyasında bir karara vardığını hissetmişti. Ali- Ferah onun için bulduğu temiz ve güzel yuvayı ve bugün gerçekleşecek yemek davetinin haberini verdi. Sedef biraz şaşırmış görünüyordu, hatta ürkmüş. Pencereye doğru gidip, dışarıyı, dün geceye kadar barındığı evini izlemeye başladı ve Ali Ferah'ı çok şaşırtan bir şey söyledi:
"Biliyor musun, bebeğimin ölümüne Salim Abidin'in neden olduğunu söyleyebilirim."
Ali Ferah'ın soracak bir sorusu yoktu. Sedef devam etti: "Bebekle birlikte kitapçıya gitmiştim. Niyetim Salim Abidin'in okumadığım kitaplarını almaktı. Cenazeden sonra merak etmiştim. Bebeği her zamanki gibi şalımla kucağıma bağlamıştım."
"Evet, evet, onu nasıl göğsünde taşıdığını biliyorum." "Bir, iki kitabını bulup kenara koydum. En çok merak ettiğim Kayalıklar Madonnası daha yüksekte, başka bir harfte duruyordu. Onu da almak istedim. Kitaplığın kenarına tutunup bir basamak tırmandım. Derken o koskoca kitaplık üzerime yıkıldı. Bebeğin sesini bile duymadım. Sadece elbisemin önünün ıslandığını hissettim. Sıcacık bir şey akıyordu boynuma, oradan kulaklarımın arkasına. Bu bebeğimin kanıydı. Kitaplığın metal rafları kafasını parçalamıştı. Birileri panikle, o ağır kitaplığı üzerimizden kaldırmaya çalışıyordu. Ben sadece başımdan yaralanmıştım. Saçlarımın altında kalan küçük bir kesik. Hastanede kaburgalarımın kırıldığını ve kolumun incindiğini söylediler. Ama bebeğim, kafası parçalanarak ölmüştü. O ağır kütleyi üzerimizden kaldırdıklarında, elimde hâlâ sıkıca Kayalıklar Madonnası'nı tutuyordum." V "Bu, bu gerçekten şeytanın işi." "Bazı gazeteler bunu yazdı, duymadınız mı?" "Ben çok mühim bir işle uğraştığımdan hiçbir şeye bakamıyorum. Dünya bensiz dönüp duruyor gibi, anlıyor musun?"
"Benim için de dünya bundan sonra, bebeğim yanımda olmadan dönecek, öyle değil mi?"
"Evet, bundan sonra hiçbir şey sana bebeğini geri getiremeyecek."
Sedef bir uykudan uyanmış ve ikinci defa bebeğinin öldüğünü idrak etmiş gibiydi. Saçlarını sıkıca toplayıp, nota defterini yoklayıp, bebeğinin olmadığı dünyaya girmek için kendini hazırladı.
Ali Ferah aşağıda, yanı başında Hayal ve Van Gogh olmak üzere Sedefi bekliyordu. Ayak seslerini dinledi. Üçüncü kattan ikinci kata inmiş olmalıydı. Tıkır tıkır merdivenlerden inmesini seyretti Sedefin. Yeni hayatına iniyordu Sedef, tesadüflerin var ettiği başka bir dünyaya. Sedef bu yeni dünyaya bebeğini kaybetmesinin müsebbibi olarak gördüğü 'Kayalıklar Madonnası'nı hatırlayarak girdi. Tesadüf çarkı dönmeye başladı ve ona bir başka şeyi daha hatırlattı: Leonardo da Vinci'nin notalarla oluşturduğu bilmeceleri. Konservatuarın ilk yıllarında öğrenmişti:
"L'amo re mi fa sol la za re," yani, aşk beni eğlendirir.
Tersten yazılmış bir başka bilmece daha: "Pero se la Fortuna mi fa felice tal viso asponero", ama şans bana gülerse yüzümü değiştireceğim.
Sedef kafasındaki bu bilmeceyle, tekerlemeyle, Hayal'e ve onun iki koluyla boşlukta asıldığı Van Gogh'a takdim edildi. Ali Ferah'ın, "Van Gogh" olarak işaret ettiği boşluğa uzun süre bakakaldı, hatta kapıdan çıkarken onun ayağına bastı. Sonunda Van Gogh'u aralarına alan iki kadın arka koltuğa oturdu. Ali Ferah, Ludmilla'yla birlikte bir taksiye atlayıp gelecekti.
Kendimizi bir an önce yazarımızın malikânesinde, uzun yemek masasının yanı başında bulmamızda fayda var. Her ne kadar kahramanlarımız pek sıradan olmasa bile, alışıldık bir Pazar günü öğle yemeği. Van Gogh ve Sedef onur konuğu olarak yemek masasının iki başında oturmaktalar. Tahmin edeceğiniz üzere Sedefin bir yanında yazarımız, diğer yanında Oleg var. Van Gogh'un solunda Hayal, sağında ise Kıbrıslı savcımız. Onun, bu şizofren duruma ayak uydurması, elindeki sos kâsesini, "Sos..." diye Van Gogh'a uzatması şaşılacak bir şey. Hayal aracılığıyla Van Gogh'a sorular sorması, yine Hayal'in aktardığı cevapları ilgiyle dinlemesi de... Yazarımızın Sedefin bestelediği operayla ilgilenmesi, Ali Ferah'ın Nadya soruşturmasını merak edip Kıbrıs'lı savcıya sorular sorması ve bir kadının "Ben her şeyi biliyorum" ihbarını yaptığı, görüşmek üzere savcıyı yakın zamanda çağıracağını öğrenmesi dışında, masada ilginç bir şey olmuyor.
Kasvetli ve soğuk havaya rağmen, yemekten sonra bahçeye yürüyüşe çıkıyorlar. Ah tabii, bahçe yerine, özel bir orman demeye alıştırmalıyız kendimizi. Bu yürüyüş sırasında Oleg, restorasyon atölyesinde yaptıklarını anlatıyor Ali Ferah'a. Ressamımız hâlâ, 'Ekber'in Acısı'nı yaptığı kopyayla değiştirme planını ona açıklamadı. Sedef, engin botanik bilgisini sunan Salim Abidin'i dinler gibi görünüp, Oleg'i seyrediyor. Sedef gözünü Oleg'den ayırmıyor. O an, Ali Ferah bir karara varıyor. 'Ekber'in Acısı'nı orijinaliyle değiştirip Oleg'in başını derde sokmayacak. Celine'in o psikopatla mutluluğundansa, kendisini babası gibi hissettiği Oleg'in mutluluğu daha önemli. Hem Oleg'in babasının ölümü hakkında Ali Ferah'a tek kelime bile etmemesi büyük bir incelik. Yüksek ahlâklı bir adam Oleg. Havarilerin en iyisi, belki İsa'nın ta kendisi.
Yazarımız birdenbire Guardian gazetesini hatırlıyor. Daha doğrusu Ali Ferah'ın bu pek mühim gazetede, iki gün üst üste birinci sayfada yer alması vesilesiyle, uşağının getirdiği ve yine uşağının patlattığı şampanya eşliğinde iki gazeteyi de açıp, karşısındaki tuhaf davetli topluluğuna gösteriyor. Patlayan şampanyanın köpüğü, yazarımızın birini sağ, ötekini sol elinde tuttuğu Guardian gazetelerinin ikisini birden ıslatıyor. Topluluk, logosu ve sağ alt köşedeki hava tahmin raporu şampanya köpüğüyle ıslanmış gazetelere dikkatle bakıyor.
24 Şubat 2002 tarihli Guardian'ın birinci sayfasında, dimdik oturmuş Ali Ferah fotoğrafı görülüyor. Başlık: 'İstanbullu Peygamber Konuştu.' Charles'ın o tuhaf yazısı gazeteye giremediğinden, kısacık, çok düz bir dille yazılmış yazı, devamı on ikinci sayfada olmak üzere fotoğrafın altında yer alıyor. Salim Abidin dostlarına yazıyı Türkçe açıklamasını yaparak okuyor. Tuhaf, absürd, şaşırtıcı hiçbir şey yok bu yazıda. Elbette anlatımızın belkemiği olan tesadüf, bu kadar garip insanı bir araya getirmeyi başaran rastlantılar bu haberde de iş başında: Tesadüftür, diye başlamak yine en uygunu olacak: Tesadüftür, 'İstanbullu Peygamber Konuştu' haberinin sol yanında, pul kadar bir Picasso fotoğrafı ve sanatçının torunu tarafından yazılan biyografisiyle ilgili bir haber var: 'Picasso'nun Gerçek Yüzü.' Ali Ferah'ın fotoğrafının sol yanında ise Jan Van Eyck'in 'Arnolfini ve Karısı' tablosu. Tablo, New York Metropolitan Müzesi'nden temelli, Londra National Gallery'ye dönmesi nedeniyle birinci sayfada yer alıyor.
Ali Ferah'ın ertesi gün, yani 25 Şubat 2002 tarihli Guardian'ın birinci sayfasına konuk olması ise okuyuculardan gelen telefon, e-mail ve fakslar sonucuydu: 'İstanbullu Peygamber, Picasso'ya ne kadar çok benziyordu.' Gazete ertesi gün, ikisinin fotoğrafını yan yana basıp bu benzerliği tescillemiş, bir tesadüfün de altını çizmişti: Ali Ferah, Vladimir Starov dolayısıyla Picasso'nun yakın dostlarından birisiydi. Söz dönüp dolaşıp Picasso'ya gelince, o an topluluk arasında olduğu varsayılan Van Gogh geldi akıllara. Herkes bir anda onu hatırladı ve gözlerini havuzun kenarında, meşe ağaçlarının altında duran Hayal'in yanı başındaki boşluğa çevirdi. Hayal, gözlerini dikmiş kendisine bakan topluluğa, Van Gogh'un yanında olmadığını söyledi.
"Şurada, çimenlere uzanmış, ender bulunan yılanyastığı bitkisini seyrediyor," dedi.
Oleg, ressamımız, Ludmilla, Sedef, yazarımız ve uşağı, Van Gogh'un nerede olduğunu kestirmeye çalışarak ve elbette üzerine basmamaya gayret ederek, hep birlikte ilerlediler. Kışın sürmekte olduğu, yaz kış yeşil kalabilen ağaçlarla, bitkilerden dolayı pek fark edilmediği kış ortasında bile yemyeşil duran bu tuhaf bahçe atmosferinde, bu garip insan topluluğunun yengeç sürüsü gibi yan yan ilerleyişi inanın görülmeye değerdi. Onları izlediğinizde, başarılı bir mim tiyatro topluluğunu izliyor hissine kapılabilirdiniz. Hayal, hepsinden önce davranarak Van Gogh'un başucunda dikilip onun yerini işaret etmiş oldu. Topluluk, garip bir biçimde kımıldayan yılanyastığı bitkisini seyretmeye koyuldu. Şaraplar, şampanyalar, hepsinin kafasının içinde bir rüzgâr yaratmış olabilirdi. Yılanyastığı bitkisi muhtemelen o rüzgârla kıvrılıp bükülüyor olmalıydı. Yoksa görünmeyen bir elin, Van Gogh'un, o güzelim ayçiçeklerini yapan ellerinin, yılanyastığı bitkisinin dallarını okşadığı, kıvırıp büktüğü düşünülemezdi.
Bahçenin çok ucunda Şebnem İşigüzel'in belirmesiyle, topluluğun gördüğü bu tablo -halüsinasyon diyelim isterseniz- son buldu. Yazarımızın roman saati gelmişti. Kendisi bunu belirtip, davetine icabet ettikleri için karşısındaki topluluğa teşekkür ederek çekip gitmekte bir sakınca görmedi. Uşak kalanlara kapıyı gösterdi, şoförün bir kısmını bırakması için organizasyon yaptı, Sedefe dönüp, "Biz eve gidelim efendim," dedi.
Sedef, Oleg'in arkasından bakakaldı. Oleg de geride bıraktığı prensesine bakıyordu. Onu buradan kurtarmalıydı.
Prensesimiz kendisi için hazırlanan odaya çıktı. Masaldaki gibi ihtiyaç duyduğu her şey hazırdı. İhtiyacı olanları yazılı olarak verebilirdi. Oda 18. yüzyıl zevkiyle döşenmiş şık bir otel odasını andırıyordu. Yatak, etajerler, gardolap, masa, sandalye, hiçbirisi 18. yüzyıldan kalma değildi. Hepsi başarılı taklitlerdi. Somon rengi oda, Sedefin midesini bulandırdı. Yatağa uzandı. Ciddi ciddi, sanki önüne silme somon füme doldurulmuş bir tabak getirilmiş ve ondan hepsini yemesi isteniyor gibiydi. Odanın arkasında uzanan ormanda, gecenin içinde ağaçlar ağır ağır kıpırdıyordu. Tıpkı bugün hepsinin gözleri önünde durup dururken kımıldayan yılanyastığı bitkisi gibi. Sedef de zavallı Nadyacık gibi bu büyülü görüntüden korkup kaçtı. Koridor, evin girişine inen geniş merdivenlere açılıyordu. Salona geçti. Yazarımız pencere önüne dikilmiş, dışarıyı seyretmekteydi. Sedefin gelmesi onu heyecanlandırdı.
"Ben de sizi bekliyordum," dedi. Beklediği, bir gün mezarından çıkıp geleceğini varsaydığı Margret'miş gibi söyledi bunu. Nabokov mu iyiymiş, Salim Abidin mi, gösterilecek Margret! Hayatı boyunca bütün kalbiyle bağlı kaldığı, çok sevdiği, çok özlediği Margret. 'Kayalıklar Madonnası,' yeryüzüne inmiş melek.
"Evime hoşgeldin, Sedef!"
Sedef şerefine kaldırılan viski bardağını gülümseyerek karşıladı. Viski bardağı Salim Abidin'in, Margret öncesi geçmişinde kalan hafif kadınların şerefine kaldırılırdı ya, olsun. Sedef, bu detayı önemsemeyecek kadar yorgundu. Böyle şeylere Margret çok kızardı. Salim Abidin hâlâ Margret için, onu kızdırmak, ondan intikam almak için yaşıyordu. Ah, şu karşısında dikilmiş yaprak gibi titreyen Sedef, ona ne çok benziyordu. Hizmetçinin, aşçının, uşağın ve şoförün fotoğraflardaki, o tablodaki kadın diye dikizledikleri kadar büyük bir benzerlik söz konusuydu Anlayacağınız, ortada Salim Abidin'in romanları gibi uydurma değil, elle tutulur bir benzerlik vardı. Keşke şans yüzüne gülse, Sedef yüzünü değiştirebilseydi.
28
GÖZ BAZEN BAŞKA GÖRÜR
(
Sedefin tıpkı masallardaki güzel peri kızları gibi kapatılacağını biliyordum. Salim Abidin'in bunu yapacağından emindim. Ama bu tutsaklık, aynı zamanda Sedefin operasını bitirmesini sağlayacaktı. Pazar günkü yemeğin üzerinden dört gün geçmişti ve Oleg sabah sabah kendini davet ettirmiş, karşımda yakınıyordu:
"Salim Abidin, Sedefle görüşmeme izin vermiyor." Bu tahmin edilebilir bir şeydi. Benim yadırgadığım, Oleg'in yok olan, kül olan ketumluğuydu. Tarifsiz aşk acıları içinde olmalıydı ki karşıma geçmiş Sedefi anlatıp duruyordu. Ah, onu ne çok seviyordu. Sevmekten, aşktan öte bir şeydi hissettiği. Kişinin sevdiğinde, taptaze kusursuzluklar keşfettiği zaman dilimini Stendhal gibi, kullanılmayan tuz madenine atılan yapraksız bir dalın birkaç ay içinde elmas dallar haline gelmesine koşut tutuyordu. O yemek davetinin akşamında Sedefle telefonda konuşmuş ve itiraf etmişti:
"Kalbim aşkınla kristalleşti."
"Biliyorsun," dedim Oleg'e. "Ya da bilmiyorsun, Stendhal'in kör tuz madenlerinde elmas dallara dönüştüğünü söylediği yapraksız Salzburg dalları güneşe çıkınca erirler."
"Her şeyi biliyorsunuz," dedi çocukça bir saflıkla. Ona karşı hissettiğim sevgi patlamalarına alışık olmalısınız: Alnından, gözlerinden öpesim geldi onu. Karşımda aşkla açılmış gözleri ve kesinlikle Sedefin aşkından kristalleştiği konusunda şüphe duyamayacağım Oleg, Rönesans'ın iyi kalpli mucitleri, bilginleri gibi saflıkla bakıyordu yüzüme:
"Güneş, Salim Abidin mi sizce?"
"O kötü bir adam değil. Sadece Sedefi senin kadar çok seviyor olabilir. Belki senin sevdiğinden çok daha fazla. Çünkü o hayatının bedeli olan bir kadının aşkıyla bağlandı ona."
"Ama Sedef beni seviyor."
"Hiç kuşkum yok! İlk karşılaştığınız günden beri bu böyle olmalı. İlk görüşte aşka inanmam bu yüzdendir. Sizin gibiler yüzünden. Gözün bazen başka gördüğüne inandığım için. "
"Sedef için her gün bir mektup bıraktım. Hiçbirini almamış olmalı."
"Belli olmaz. Belki telefonları iletmeyin emri verilmiştir de mektuplarını vermeyin emri es geçilmiştir. Bilinmez."
"Biliyor musunuz? -Oleg'in sinirlerinin bozulduğu aşikârdı, artık tuhaf şekilde gülerek ve başını imkânsız anlamında sallayarak konuşuyordu- Moskova'dayken, Hero ve Leandros'un restorasyonunu yapmıştım. Leandros'un sulara gömüldüğü İstanbul'da, çılgın bir âşık olarak, sevgilisine ulaşmak için kulaç atacağımı nereden bilebilirdim? Ali Ferah, Sedef ve ben, hiç kavuşamayacak mıyız?"
"Ne bir masal, ne de bir roman kahramanıyız! Gerçek hayatta her şey daha fazla mümkündür. Sonuçta Sedef bir hareme kapatılmadı. İstese, sana gelmek istese oradan çıkabilir, öyle değil mi?"
"Salim Abidin'den yana olmanıza hak veriyorum. Ne de olsa arkadaşısınız."
"Hayır, hayır, sadece Sedefin şimdilik orada kalması, bebeğinin yokluğuna alışması, operasını bitirmesi, yeni hayatında soluk alıp vermesini öğrenmesi için şart. Senin aşkına hazır değil. Düşünsene, neredeyse dört gün önce şu karşı apartmanın boktan lükslükteki bir dairesinde mutsuzluktan kıvranıyordu. Şimdi ünlü bir yazarın kapatması, yakışıklı bir Rusun biricik sevgilisi. Bunlar olacak iş değil! İkinizin de ona zarar vermenizi istemiyorum. Asıl Salim Abidin'den ona bir kötülük gelmesinden korkuyorum. Yine de kalbim bana talihsiz şeylerin olabilmesi için Salim Abidin'in onunla uzun zaman geçirmesi gerektiğini fısıldıyor. Nereden bakarsan bak, buna zamanı olmayacak."
"Sedefi Salim Abidin'in elinden kurtaracağım. Hem benim aşkım ona zarar vermez. Bu mümkün değil!"
"Hepiniz saçmalıyorsunuz. Canınız sıkılmış, oyun oynuyorsunuz. Üstelik aşk yoktur. Aşkın kanıtları vardır ve iki tarafın elinde de bu kanıtlar yok."
"Kendinizi yalanlıyorsunuz."
"Hayır, başka görmeye çalışıyorum. Göz içinde göz olmaya."
"Bunu ancak resimde yapabilirsiniz."
"Resimde yaptığım her şeyi hayatta da yaparım."
"Biliyorsunuz, o büyük romancılara mahsus."
"Sanatımın, Salim Abidin'in romanlarından eksik tarafı yok. Sadece benim şansım ve şakşakçılarım yok. Ama Guardian gazetesinden sonra, Türk medyasının röportaj isteklerine evet deseydim, hepsine sahip olabilirdim. Düşünsene Ali Ferah, yıllar yılı burunlarının dibindeydi ve onlar bu enterasan röportajı ıskaladılar. Pavyondan çıkamayan bir İngiliz gazetecinin yazdıkları onlara işaret fişeğini çaktı."
Sessizce, "Evet," dedi Oleg. Aşkından başka bir derdi yoktu ve benim yeni keşfedilmekle ilgili sıkıntılarımı duymak bile istemiyordu. Babası Vladimir Starov'un yasını tuttuğunu belli etmeyecek kadar metanetli adam, aşk ateşiyle açılmıştı. Ona yol göstermemi bekliyordu. Ancak göründüğüm gibi bir aziz değildim ben. Üstelik kendimin, gösterilecek bir yola ihtiyacı vardı. Ludmilla'yla daçaya kaçış bu işin yolu değildi. Pazar gününden bu yana başıma musallat olan herkesin, bizi daçamızda ziyarete geldikleri kâbuslar görüyordum: Kayın ağaçlarının altında görünmez elleriyle yılanyastığı bitkisiyle oynayan Van Gogh da olmak üzere, hatta Arnolfini bile o kalabalığın arasındaydı. Salim Abidin onlarca, yüzlerce şampanya patlatıyor, şampanyaların fırlayan tıpalan habire Oleg'in kafasına çarpıyordu. Annem ağaçlara, bahçe çitlerine tecavüz hikâyesini anlatıyordu. Elerimle boğduğum babam bile kalkıp peşimden gelmişti ve Salim Abidin'den imza dileniyordu. Nörologum, durun durun, en son portresini yaptığım şu yatalak şişko kadın bile dantelalı, kolalı yatak çarşafları arasında, kıpırdayamadığı, kalkamadığı, altındaki özel bölmesine pislediği yatağıyla birlikte oradaydı. En son Nadya geliyordu. Üzerinde mezara girdiği Marks and Spencer'dan aldığımız kimono sabahlığıyla. Kâbusumda bile merak ettiğim, tek bacağı üzerinde desteksiz nasıl durabildiğiydi. Gözlerini benden ayırmıyordu. O ve Celine sessizce beni izliyorlardı. Kâbusu kâbus yapan, belki hepsinin başıma üşüşmesi değil, o ikisinin takibiydi. Unutmadan, Kıbrıslı savcı da oradaydı ve babamın boğazındaki izleri inceliyordu. Bunu yaparken o da gözlerini benden ayırmıyordu. Sonra bir el işaretiyle, kocaman bir kafesi taşıyan iki dev, kayın ağaçlarının arkasından çıkıp bana doğru geliyorlardı. Ludmilla, Rusya'da suçluların bu yöntemle mahkemelere taşındığını hatırlatıyordu. Sonunda hepsinin şaşkın bakışları arasında bir hayvan gibi kafese tıkılıp götürülüyordum. Hepsi ağır ağır bana el sallıyorlardı.
Bunca zaman hayatıma giren herkes, kalbimde, kafamda kendine yer bulan herkes oradaydı. Öyle ki Vladimir Starov ve Picasso bir meşe ağacının en tepesinden bana bakıyorlardı. En son onları görüyordum. Picasso muzip muzip gülüyor: "Bu defa seni kurtaramam dostum!" diyordu. İlk başta benim öldürdüğüm düşünülen ve Picasso'nun ifadesiyle kurtulduğum o Polonyalı kız da Thames'den çıkarıldığı ıslak giysileriyle bir ağacın arkasına sinmiş, korkarak olanları izliyordu. Herkes kâbusuma teşrif etmişti. Ne yazık ki ben, çığlıklar atarak, bir kafes içinde sallana sallana daçamızın güzel hayalinden uzaklaşıyordum. Ne kâbus ama!
Gün içinde defalarca, ne gördüğümü hatırlamaya çalışarak kâbuslarımı yenmek istiyordum. Oleg'in yanında sessiz kalıp kâbusumu hatırlamam, sizinle paylaşmak istemem bunun içindi. Tabii alıngan çocuk Oleg, sessiz kalmamdan, "Artık git," anlamını çıkartmış olabilir. Bu yanlış anlamayı düzeltmeye çabalamadım. Zira yeni bir öfke krizinin eşiğindeydim. Oleg'i uğurladım ve sonunun kötü olacağını bildiğim bir kararı kesinleştirdim: 'Ekber'in Acısı'nı tamamlamayacaktım. Tanrı her zamanki gibi işaretini çaktı ve bu kararı aldığım an telefon çaldı. Arayan Celine'di. Elbette o an, onu deliye döndürecek olan bu kararımı telaffuz dahi etmedim. Sadece, "Bugün çalışabileceğimi sanmıyorum," dedim.
"Bu kadar iyi giderken mi?" diye sordu Celine. "Evet bu kadar iyi giderken," dedim ona. Bilmem yıllar öncesini hatırlamış mıydı? Beni terk ettiğini söylediğinde, harfi harfine böyle gelişen bir konuşma geçmişti aramızda. Korkunç bir haz duymuştum. Yıllar yıllar sonra rolleri değişmenin hazzı.
"Peki, seni ne zaman görebilirim?" diye sordu Celine. "Ben seni ararım," diye kapattım telefonu. Halletmiştim işte. Bundan sonra tek bir kelime bile etmeme, resmi yapmayacağımı açıklamama bile gerek kalmamıştı. Bunu kutlamak, kararımı dönüşsüz kılmalıydım. Hayal'e seslendim. Van Gogh'la birlikte atölyeme çıkabilirler miydi? Küçük bir kutlama için şarap açacaktım ve yapacaklarıma şahit olmalarını isteyecektim onlardan. Günlerdir gördüğüm kâbusta, Celine, elinde deforme edilmiş bir 'Ekberin Acısı'yla takip ediyordu beni. Benim yaptığım ama yarım kalmış bir 'Ekber'in Acısı'ydı elinde taşıdığı. Tablonun orta yerinde, renk körlüğüme işlemeyen tek renk olan siyah bir dikdörtgen vardı. O dikdörtgene bakıp, 'Dream Screen' diyordum. Bunu nedense İngilizce düşünüyordum. "Rüya perdesi, rüya ekranı."
İşte, şimdi bunun aynısını yapacaktım. 'Ekber'in Acısı'nın üzerine simsiyah bir rüya perdesi, rüya ekranı indirecektim. Hiç tereddüt etmeksizin bunu yapmaya giriştim. Önce siyah rüya ekranının, tablonun neresini, ne kadar kapatacağını hesapladım. Bu sırada Van Gogh ve Hayal geldiler. Tabloyu son kez gören onlar oldu. Hayal, görüşmecisi Van Gogh'un söylediklerini aktarmaya başladı:
"Gerome'un bir tablosu mu diye soruyor?" "Evet, daha önce Gerome'dan bir şey görmüş mü?" Hayal yanındaki boşluğa kulak kabartıyor. Ciddi ciddi yanındakini dinliyor, yanındaki derin boşluğu: "Evet, 'Esir Pazarı'nı görmüş." "Nasıl bulmuş?"
"Amcası Cornelius ona resimdeki gibi bir kadın isteyip istemediğini sormuş. O da, yaşayıp acı çekerek, akıl ve ruh kazanmış birini tercih edeceğini söylemiş."
Açtığım kırmızı şarap eşliğinde ikisinin de beni izlediğini hissediyorum. Van Gogh'un kadehi pencerenin kenarında duruyor. Arkamı döndüğümde kadehin yarılanmış olduğunu görüyorum. "Kanıtlar gerçekliği zedeler," buna rağmen Van Gogh'un ense kökümden tıpkı beraber çalışırlarken Gauguin'i izlediği gibi beni seyrettiğini düşünüyorum. 'Ekber'in Acısı'nın tam ortasına açtığım rüya ekranına bakarak beni seyrediyor. Rüya ekranı bana bulanık bir su gösteriyor. İçinde sarmaşıkların kök saldığı bulanık bir su. Rüya ekranımın gelecekten haber veren bir küre gibi işlediğine inanabilirim.
Kapı. Kapı çaldı. Gelenin Ludmilla olduğunu biliyorum. Ona çalışma masamın üzerinde duran deri çantadaki dolar destelerini vereceğim. Tam tamına 50 bin dolar. Moskova'da kışın kullanacağımız daire ve daça için bu paranın yeteceğini söylemişti.
"Ama," demişti, "giderken yine de yanımızda para götürmemiz gerekecek."
Ludmilla heyecanla atölyeme çıkıyor. Düşünün, tanıştığımızdan bu yana bir kere yattık, pazar gününden bu yana birbirimizi görmüyoruz, pazara gelene kadar şu 'Ekber'in Acısı' yüzünden yirmi dört, yirmi beş gün hiç görüşmedik ve Rusya'da bir daçada beraber yaşama hayalleri kuruyoruz. Evet, bütün bu rastlantıların, kendini nihayet gösterecek gerçeklerin sonunda belki de daçada öleceğim. Rüya ekranında beliren bulanık su, bunun habercisi. Ludmilla'yla birlikte yaşayacağım daçanın kenarında, kıyısında var olan bir su mu bu? Koskoca Rusya'nın, sayıları iki milyonu bulan göllerinden birisinin kıyısında mı daçamız? Kâbuslarıma giren, Rusyadaki daçama kadar beni kovalayan o çılgın kalabalıktan kaçarken mi düşeceğim bu karanlık sulara? Boğularak mı öleceğim? Rüya ekranına bakarken şekilleniyor bu sofular zihnimde. Picasso gibi ben de öleceğime inanmıyorum. Farkındayım, hep inkâr ediyorum. İnkârın inkârı söz konusu.
Ludmilla soluk soluğa karşımdaki koltuğa çöküyor. Yakası tilki kürküyle bezeli uzun deri bir palto giymiş, bel kemerini iyice sıkmış. Üzerindekinin çarpıcı bir renk olduğunu hissediyorum. Kulaklarında parlak taşlı küpeler var. Küpelerin taşından bir de yüzük. Hayal'i başıyla selamlıyor, Van Gogh'u es geçiyor. Hayal, tuhaf bir iki mimikle yanı başındaki görüşmecisini hatırlatıyor. Ah, Ludmilla da az değil hani! Ayağa kalkıp hararetle selamlıyor Van Gogh'u. Hayalindeki evlere, belki Boris'ine kavuşmanın sevinciyle yapıyor bunu:
"Ludmilla, evler alınır alınmaz en geç bir hafta sonra Rusya'ya gidebiliriz."
"Gece kulübünde kontratımın bitmesine daha yirmi gün var."
"Parasını verir, kontratını bozarız. Artık gitmek istiyorum."
"Belki baharda gitmek daha akıllıca. Evler de hazırlanmış olur."
"Bu karışık kışı daha fazla yaşamak istemiyorum. Hem gitmezsek başıma kötü şeylerin gelebileceğini düşünüyorum."
"Sen nasıl istersen."
Boyun eğen Ludmilla, mükemmel artist. Beni nasıl ekeceğini, ya da daçamıza kapandığımızda neler olacağını çok merak ediyorum. Belki Boris'le birlikte beni haklayıp bir kayın ağacının dibine gömecekler. Rüya ekranı bütün olasılıkları teker teker veriyor. En son Celine'in yüzü görünüyor rüya ekranının üzerinde belli belirsiz.
İtiraf ediyorum, hastalanmanın eşiğindeyim. Renkleri kaybetmem yetmiyormuş gibi 'Ekber'in Acısı'nın tam ortasına kondurduğum siyah dikdörtgene, rüya perdesine bakıp bir sürü şey görmeye başladım. Beynimin bütün lopları iflas etti. Bu yüzden Picasso gibi bakmaya başladım. Salim Abidin pazar günü, Picasso'ya benzerlik meselesinde bunu söylemişti. Koluma girmiş, dostane sesiyle, Sedefi ona sunmamın bahşettiği minnet duygusuyla, "Biliyor musunuz?" demişti, "dünyada Picasso gibi bakan bir adam yok sanırdım. O yuvalarında dönen, sabitlenen ve deler gibi bakan gözler başka kimde olabilirdi? İtiraf edeyim, boy pos olarak, keliniz itibariyle Picasso'ya benziyor sayılabilirdiniz. Ama o bakışlara sahip olmadan ona benzemek imkânsız olurdu, bana kalırsa. Guardian 'daki fotoğrafta ve şimdi karşınızda gözlerimle gördüğüm bir şey var: Siz artık onun gibi bakıyorsunuz. Şeytanın bakışlarını ödünç almışsınız,"
Hayal ve Van Gogh sessizce gittikten sonra Ludmilla gelip kucağıma oturuyor. Bunu yapmasına gerek yok. O daçada beni barındırsa da, barındırmasa da ben bir hayali satın alıyorum. Günümüz koşullarına uygun. Memleketimdeki ekonomik krize rağmen tıkır tıkır para sayarak. Üstelik dolar cinsinden
29
"BÜYÜK ADAMIN DOSTLARI OLABİLİR,
AMA O DOST OLAMAZ! "
(
Nobel Ödüllü yazarımız yazabilmek için ısınma turlarında. Şeytanın yazıcısı adını verdiği Şebnem İşigüzel kâğıt kalemi önünde, masif maun masaya dirseklerini dayamış bekliyor. Yazarımızın ağzından çıkacak sözcüğü, cümleyi:
"Biraz önce... Yo, yo yazmayın," diye uyarıyor Şebnem İşigüzel'i.
"Romana dahil değil söylediklerim. Sadece biraz sohbet etmek istiyorum sizinle..." Ama o da ne, Sedefin piyona çalışını duyan yazarımız sohbet etmek istediğini unutup, büyülenmiş gibi koşarak odadan çıkıyor.
Böyle giderse ünlü yazar romanı bitiremeyecek. Oysa Şebnem İşigüzel romanın bitmesini Salim Abidin'den daha çok istiyordu. Bugün de roman dikte ettirme saatleri ve sohbet güme gitmişti. Salim Abidin büyülenmiş gibi, hâlâ şiş duran karnıyla piyanonun başına oturmuş, dün sargıdan çıkan ve bu yüzden biraz tekleyen sağ eliyle, kendisinden başka kimsenin fark etmediği biçimde biraz zorlanarak da olsa, Schubert'den eğlenceli küçük bir parça çalan Sedefi seyrediyordu. Parça biter bitmez, çılgın gibi alkışladı onu. Operanın bestelenmesi bitmişti. Sedef bunun kutlamasını yapıyordu. Böyle bir açıklamada bulunsa yazarın yine bir şişe şampanya patlatacağından korkmuş, susmuştu. Bunun yerine Oleg için bestelediği küçük piyano sonatını çalmaya başlamıştı. Ağır ağır ilerliyordu müzik, Sedefin kalbinin atışları gibi. Oleg'i bir buçuk ay önce inşaatı yeni bitmiş dairelerinin içinde ilk görüşü geldi gözünün önüne. Notalar, bunu, o anın bir geleceği olduğu gerçeğini dile getirmeye yetmişlerdi. Sonra, Ali Ferah'ın atölyesinde ikinci karşılaşma, o ağır uyku, yavaşlayan müzik. Nadya'nın cenazesinde, üçüncü karşılaşma. O karşılaşma anını, Oleg'i, ışık saçan büyülü bir varlık gibi hatırlıyor. Son görüşme bu evin uzun yemek masasının bir ucunda ve garip bir yaratıcılıkla düzenlenmiş bahçede olmuştu. Sedef bütün karşılaşmalarını notalar yardımıyla hatırlıyor. Müzik bu büyük aşkın coşkusundan uzak tınılar çıkarıyor, ağır ağır akıyor. Sakinlik, dinginlik gerekli bir aşka, diyor Sedef içinden. Sonra birdenbire bebeğini ne çabuk unuttuğunu düşünüp piyano çalmayı bırakıyor ve deli gibi ağlıyor. Hıçkırdıkça kırık kaburga kemikleri sızlıyor.
"Bu," diyor içinden, "Bu, bebeğimin kafası patlarken duyduğu acının yanında nedir ki..."
Oleg için bestelediği aşk şarkısını çalan ellerinin tırnaklarına bakıyor: Bebeğinin kanı hâlâ duruyor.
Salim Abidin de onu Oleg kadar, Sedefin Oleg'i sevdiği kadar çok seviyor. Baksanıza, onu nasıl avutmaya çalışıyor. Sıradan bir adam gibi şeyler söylüyor.
"Ah sinirlerin çok bozuk tabii ki... Bugün nörologuma gideceğim, ister misin birlikte gidelim? Belki sana önerileri olur. Karısı psikiyatrist, belki onunla konuşmak istersin. Küçük pembe bir hap verir sana, yutarsın ve her şeyi unutursun güzelim."
Sedef her şeyi unutup yeni bir hayata başladığını düşünmüş ama yanılmıştı. Bir sihre ihtiyacı olduğunu düşündü hemen arkasından. O sihrin, operasını bu kadar çabuk bitirmekle gerçekleştiğini düşündü sonra... Derken, kendini bin parçaya bölünmüş gibi hissediyor; ah, işin içinden çıkamıyordu. Bu nedenle jaguarın arka koltuğuna, Salim Abidin'in yanına ilişip yola koyulması kolay olmuştu. Kış, günleri çabucak yiyip bitiriyordu, hava kararmıştı. Malikânenin kapıları jaguarı yolcu etmek için açıldığında bir karaltı arabanın üzerine yapıştı.
Salim Abidin şoföründen önce davranmış, "Bas gaza!" komutunu vermişti.
Arabanın üzerinden savrulan karaltı Oleg'di. Sedef son anda yağmur damlalarının pırıl pırıl parladığı araba camında, Oleg'in çökmüş avurtlarını ve karanlık yüzünü görmüştü. İster istemez çığlık atmıştı. Jaguarın Oleg’i ezip geçtiğini düşünmüştü. O ağır kitap rafının üstüne devrildiğini gördüğü anda da böyle bir çığlık atmıştı. Çok keskin, biraz da müzikal diyebileceğimiz, lirik koloratur sopranoya yakışır bir çığlıktı bu. Ama kesinlikle teatral değildi.
Sedef gözünü alacak kadar parlak gözüken kapı açma kulpunu çekti. Kapı kilitliydi. Bütün kapılar gibi. Çaresiz arkaya dönüp baktı. Karaltı yerden kalkmıştı.
"Benim yanımda böyle davranmanı istemiyorum," dedi Salim Abidin.
"Nasıl?" diye cevap verdi Sedef. Gözyaşları, madeninden, yıllarca saklandığı toprak parçasının içinden yeni çıkarılmış elmaslar gibi buğulandırmıştı gözlerini.
"Başka birisini sevmeni, başka birisi için üzülmeni, tedirgin olmanı istemiyorum, Sedef."
"Senin için mi yaşamamı istiyorsun?"
"Evet. Hem Oleg gibi birisi için acı çekmeni hiç istemem. Kendini Dostoyevski romanlarından bir tip sanan Oleg için. Senin yeterince üzüntün var, değil mi Sedef?"
"Oleg iyi bir insan. Onu seviyorum."
"O bir yalancı. Senin gibi bir melek bunu anlayamaz. Vladimir Starov'un oğlu filan değil o! Ali Ferah'ın iyi niyetini kullanıyor, o zavallıyı da kandırıyor."
"Size inanmıyorum. Hem öyle olsa bile onu yine severim."
"Yabancı olmak, bu aşağılık halk tarafından itilip kakılmak Rusların kimyasını bozuyor. Yalancı ve psikopat oluyor, her şeye karşı kin duyuyorlar. Nadya da öyleydi. Onu koruduğum dünyadan kaçıp gidiyordu. Bayağı kızlar gibi evden kaçıyordu. Çocuklar gibi arka pencerelerden tırmanarak. Karanlıktan korkmasına rağmen karanlığın kalbine girerek! Sonunda ne oldu, kendisini gebertecek bir sapık bulup Boğaz'ın sularını boyladı. Oysa ben onu seviyordum!"
Bizi yanıltan kim? Sarmaşığın bütün dalları, yaprakları bize yalan mı söylüyor? Israrla. Tek bir dal, tek bir yaprak bu karışıklığın içinden kendini gösterip doğruyu itiraf etmiyor. Yalan üstüne yalanla, inkârın inkârıyla yüz yüzeyiz. Nobel ödüllü Türk yazarı olarak, Salim Abidin'in sezgilerine belki de dikkat kesilmeliyiz. O romanları kıçından uydurmadı ya! Kolay mı tüm dünyada 1 milyon satan yazar olmak, medyaya götünü açmak? Kalbinin ve aklının çok parlak, işleyen bir tarafı var muhakkak. Romanlarının sonunun ne olacağım bilebildiği gibi, Oleg'in ne kadar uydurma, ne kadar doğru bir adam olduğunu da hissedebilir. Nadya'yı alışılmış, bildik sevgi kalıplarının dışında sevmiş olabilir. İyi ama bu Salim Abidin'in romanı değil ki...Ya da yanılan biziz. Sarmaşığın bütün dallarıyla kuşattığı ve boğmak üzere olduğu ressamımız Ali Ferah, en başında 'Meşhur Yazar Yazdığı Gibi Yaşıyor' diyerek bizi uyarmıştı.
Eğer Nobel ödüllü yazarımızın bir gün yazdığı veya yazacak olduğu bir hikâyenin içindeysek, jaguarın köşeyi dönmesiyle Oleg'in karaltısının artık görünmez olduğunu, Sedefin tutsaklığının farkına vardığını söylememiz gerekir. Aslında Sedef, Bay Arnolfini'yle olan beraberliğinde de tutsaktı. Sınırları markete, kitapçıya, plakçıya uzanan bir coğrafyada yaşıyordu bir münzevi gibi. Bebeğinin talihsiz ölümüyle beş gün önce koptuğu o hayatında, tutsaklığı da özgürlüğü de kendi elindeydi. Sedef şuuruna kavuşmakta olan bir hasta gibi yeni hayatında telefonlarının dinlendiğini, o malikâneden tek başına dışarı çıkamayacağını, Oleg'in kendisinden uzak tutulacağını idrak ediyordu. Her şeyi bu kadar açıkça anlamasına rağmen, kafasındakiler bir anda çözülüp dağılıveriyordu: Şehrin göbeğinde, ünlü yazarın evinde, 2002 kışında böyle bir kapatma, tutsaklık yaşanabilir miydi?
Sedef, pelerininin uzun eteklerini tutmuş jaguardan inerken hiçbir şey düşünmemeye gayret ediyordu. Ha, tarih 2002'yi gösterirken uzun etekliğini toplayarak jaguardan inmişti, ha tırnaklarının arasından çıkmak bilmeyen kan izleriyle Lady Macbeth'in var olduğu zamandan. Zaman etkisiz ve değişmez bir sıfır gibiydi.
Şimdi yazarımız çok sevgili Sedefi şefkatle kolundan tutmuş, nörologumuzun muayenehanesinde, sekreter masasının karşısında durmakta. O şaşkın sekreter hâlâ elinde bir fısfısla masasının arkasındaki çiçeklerin yapraklarını ıslatıyor. Ali Ferah ve Salim Abidin'in bir ay önce karşılaştıkları, tanıştıkları, birbirlerine dolandıkları o gün de aynı şeyi yapıyordu ve hatırlayın, ressamımızın yüksek perdeden kahkahasıyla irkilmiş, çiçekleri suladığı fısfıs çevresinde üç tur atıp elinden düşmüştü. Ne gereksiz bir ayrıntı! İşte o sekreter, Salim Abidin'i, yanında genç, güzel, eski Türkçe merakı olsaydı mağrur olarak nitelendirebileceği bir kadınla görünce çok şaşırmış, evet, tahmin ettiğiniz üzere, elindeki fısfıs çevresinde üç tur atıp yere düşmüştü. Şaşkınlığı yazarın yanı başında başka bir yüzyıldan çıkıp gelmiş gibi sessizce duran Sedefle mi ilgiliydi, yoksa Salim Abidin'in elinde tuttuğu ve Sedefin fark etmediği, kendisine verilmek üzere getirildiğini düşündüğü romanlar için mi? Gereksiz sorular! Mutlaka her ikisi içindi. Salim Abidin deri eldivenlerini çıkarmak için, elindeki kitapları sekreterin masasına koyduğunda fark etti Sedef onları. En üstte duran Kayalıklar Madonnası'ydı. Göğsüne iliştirdiği bebeğiyle uzanmaya çalıştığı roman. Parmaklarının ucu kitaba değdiğinde ateşe değmiş gibi olmuştu. Sonra bütün dünya sallanmış ve yıkılmıştı. Sedef gözlerini sekreterin masasına bırakılan, o lanetli kitaptan alamıyor. Güvenle arkasına yaslanan ve bacak bacak üstüne atan yazar tarafından tanıştırılma faslını, sekreter kızın kitaplara sevinme ve el çırpma hâllerini çoktan geçtiler. Şimdi yazarımız, o lanetli kitaptan başlayarak kitaplarını imzalıyor. Sekreter kız geveze, bakın neler anlatıyor:
"Bizim bir hastamız, Ali Ferah. Hani şu ressam olan. Hatırladınız mı, bir gün burada elinde tuhaf bir portreyle bekliyordu da siz içeride... İşte o. Biliyor musunuz, o sırf siz, bizim hastamızsınız diye bizi seçmiş, telefon açmıştı. 'Yazar, Salim Abidin sizin hastanızmış, doğru mu?' diye. 'Hasta bilgilerimizi kimseye vermeyiz efendim,' deyip kapattım telefonu. Derken bu, randevu aldı ve içeri girene kadar kafamı, size ve kitaplarınıza duyduğu hayranlıkla şişirdi."
Yazarımız şaşkınlıktan, tıpkı katatonik şizofren Hayal gibi taşlaşıp kalmıştı. Sonunda kıpırtışan dudakları çözüldü ve neredeyse kekeleyerek şöyle diyebildi:
"Ali Ferah mı?"
"Evet, Ali Ferah. Baktım, gerçekten sizin hayranınız. Eh ben de sizin hayranınızım, sonunda hemen sizin ardınızdan bir randevu yazdım ona. O gün içeriye yanınıza davet edilmese, çıkışta önünüze atlayıp sizinle tanışmayı planlıyordu. Çılgın adam. Bunu daha önce de planlamış. Sizinle tanışmayı yani." Sekreter, yazarımızın imzalayıp önüne ittiği kitapların bir ucunu tek eliyle havalandırıyor, sayfaları pır pır uçuruyordu. Bunu yaparken ortopedik döner koltuğunda iyice kaykılmıştı. Masanın üzerinde duran kavanozdaki plastiğe benzer iki jasiyle Oleg'in karaltısının artık görünmez olduğunu, Sedefin tutsaklığının farkına vardığını söylememiz gerekir. Aslında Sedef, Bay Arnolfini'yle olan beraberliğinde de tutsaktı. Sınırları markete, kitapçıya, plakçıya uzanan bir coğrafyada yaşıyordu bir münzevi gibi. Bebeğinin talihsiz ölümüyle beş gün önce koptuğu o hayatında, tutsaklığı da özgürlüğü de kendi elindeydi. Sedef şuuruna kavuşmakta olan bir hasta gibi yeni hayatında telefonlarının dinlendiğini, o malikâneden tek başına dışarı çıkamayacağını, Oleg'in kendisinden uzak tutulacağını idrak ediyordu. Her şeyi bu kadar açıkça anlamasına rağmen, kafasındakiler bir anda çözülüp dağılıveriyordu: Şehrin göbeğinde, ünlü yazarın evinde, 2002 kışında böyle bir kapatma, tutsaklık yaşanabilir miydi?
Sedef, pelerininin uzun eteklerini tutmuş jaguardan inerken hiçbir şey düşünmemeye gayret ediyordu. Ha, tarih 2002'yi gösterirken uzun etekliğini toplayarak jaguardan inmişti, ha tırnaklarının arasından çıkmak bilmeyen kan izleriyle Lady Macbeth'in var olduğu zamandan. Zaman etkisiz ve değişmez bir sıfır gibiydi.
Şimdi yazarımız çok sevgili Sedefi şefkatle kolundan tutmuş, nörologumuzun muayenehanesinde, sekreter masasının karşısında durmakta. O şaşkın sekreter hâlâ elinde bir fısfısla masasının arkasındaki çiçeklerin yapraklarını ıslatıyor. Ali Ferah ve Salim Abidin'in bir ay önce karşılaştıkları, tanıştıkları, birbirlerine dolandıkları o gün de aynı şeyi yapıyordu ve hatırlayın, ressamımızın yüksek perdeden kahkahasıyla irkilmiş, çiçekleri suladığı fısfıs çevresinde üç tur atıp elinden düşmüştü. Ne gereksiz bir ayrıntı! İşte o sekreter, Salim Abidin'i, yanında genç, güzel, eski Türkçe merakı olsaydı mağrur olarak nitelendirebileceği bir kadınla görünce çok şaşırmış, evet, tahmin ettiğiniz üzere, elindeki fısfıs çevresinde üç tur atıp yere düşmüştü. Şaşkınlığı yazarın yanı başında başka bir yüzyıldan çıkıp gelmiş gibi sessizce duran Sedefle mi ilgiliydi, yoksa Salim Abidin'in elinde tuttuğu ve Sedefin fark etmediği, kendisine verilmek üzere getirildiğini düşündüğü romanlar için mi? Gereksiz sorular! Mutlaka her ikisi içindi. Salim Abidin deri eldivenlerini çıkarmak için, elindeki kitapları sekreterin masasına koyduğunda fark etti Sedef onları. En üstte duran Kayalıklar Madonnası'ydı. Göğsüne iliştirdiği bebeğiyle uzanmaya çalıştığı roman. Parmaklarının ucu kitaba değdiğinde ateşe değmiş gibi olmuştu. Sonra bütün dünya sallanmış ve yıkılmıştı. Sedef gözlerini sekreterin masasına bırakılan, o lanetli kitaptan alamıyor. Güvenle arkasına yaslanan ve bacak bacak üstüne atan yazar tarafından tanıştırılma faslını, sekreter kızın kitaplara sevinme ve el çırpma hâllerini çoktan geçtiler. Şimdi yazarımız, o lanetli kitaptan başlayarak kitaplarını imzalıyor. Sekreter kız geveze, bakın neler anlatıyor:
"Bizim bir hastamız, Ali Ferah. Hani şu ressam olan. Hatırladınız mı, bir gün burada elinde tuhaf bir portreyle bekliyordu da siz içeride... İşte o. Biliyor musunuz, o sırf siz, bizim hastamızsınız diye bizi seçmiş, telefon açmıştı. 'Yazar, Salim Abidin sizin hastanızmış, doğru mu?' diye. 'Hasta bilgilerimizi kimseye vermeyiz efendim,' deyip kapattım telefonu. Derken bu, randevu aldı ve içeri girene kadar kafamı, size ve kitaplarınıza duyduğu hayranlıkla şişirdi."
Yazarımız şaşkınlıktan, tıpkı katatonik şizofren Hayal gibi taşlaşıp kalmıştı. Sonunda kıpırtısız dudakları çözüldü ve neredeyse kekeleyerek şöyle diyebildi:
"Ali Ferah mı?"
"Evet, Ali Ferah. Baktım, gerçekten sizin hayranınız. Eh ben de sizin hayranınızım, sonunda hemen sizin ardınızdan bir randevu yazdım ona. O gün içeriye yanınıza davet edilmese, çıkışta önünüze atlayıp sizinle tanışmayı planlıyordu. Çılgın adam. Bunu daha önce de planlamış. Sizinle tanışmayı yani." Sekreter, yazarımızın imzalayıp önüne ittiği kitapların bir ucunu tek eliyle havalandırıyor, sayfaları pır pır uçuruyordu. Bunu yaparken ortopedik döner koltuğunda iyice kaykılmıştı. Masanın üzerinde duran kavanozdaki plastiğe benzer iki japon balığı nedensizce öpüştü. Öpüşlerinden yükselen kocaman bir hava kabarcığı suyla havanın birleştiği noktada patladı.
"Emin misiniz?" sorusu da Salim Abidin'in kafasında işte böyle patlamıştı.
"Bunda emin olmayacak ne var. Kör kütük sizin hayranınızdı."
Gittikçe neşelenen, çiçekleri suladığı fısfıstan püsküren sular gibi dağılan sekreterin, bütün bunları uydurmasına olanak yoktu. Salim Abidin buna o anda karar verdi: Sekreter doğru söylüyordu. Ali Ferah'ı hayran hayran peşinde dolaşırken tahayyül bile edemiyordu. Koskoca Nobel ödüllü yazar acınası bir halde başını sallayıp, "Yooo," dedi. İnanmak istemiyordu. Bunun üzerine sekreter safça sordu: "Hayranlarınız olduğuna neden inanmak istemiyorsunuz?" Sersem kız, inanılmayacak olan çevresindeki hayran kitlesi değildi ki... Ah, yazarımızın en ufak bir küstahlık için bile gücü yoktu. Şoktan felç olmuştu. Meğer Ali Ferah'ı, fazlasıyla hayranı gibi görünmediği, ilgisiz ve dünyadan habersiz olduğu için sevmişti. Onu bir yabancı gibi görmüştü. Sadece kendisini Nabokov'dan üstün tuttuğu ve Margret'li kâbuslarına son verdiği için değil, ona arkadaşça göründüğü için sevmişti. Ali Ferah'a güvenmesi, onunla görüşmek istemesinin çok gerilere attığı, böyle sudan bir sebebi vardı. O adamın kendisini gizli gizli aşağıladığını, önemsemediğini düşünüyordu. Düşmanları ve kıskanç meslektaşları bile kan kusarak önünde Allahmış gibi eğilirken, Ali Ferah hiç de öyle davranmamıştı. Kişilikliydi ve "Yazarlar bencil yaratıklardır," demişti. İlk karşılaşmalarında, jaguarın içinde yol alırken söylemişti bunu. Gülmüş, onunla alay etmişti. Koskoca Salim Abidin'e "yaratık" demişti. Şimdi, ısrarla ve yüzsüzce kendisinden imzalı kitaplarını isteyen bir sekreterden, ikinci görüşmelerinde "dostum" diye hitap etmekte sakınca görmediği Ali Ferah hakkında neler duyuyordu. Son bir umutla, "Belki Ali Ferah bu salak kızla dalga geçmiştir," dedi. Söylediğine kendisi de inanmadı. Dünya böyle boktan bir nedenle başına yıkılmıştı: Ali Ferah hayranıydı, takipçisiydi, götünü gösterdiği o kalabalık gibi kendisiyle iki çift laf edebilmek uğruna ölebilirdi.
Nörologun kapıda görünmesiyle Salim Abidin toparlandı, hastalığını ve yanındaki Sedefi hatırladı. Muayene kısa sürmüştü. Nörolog kısaca artık yapacak bir şey kalmadığını söyledi. Harfleri hatırlamasında, yazabilmesinde, okuyabilmesinde tıbbın kendisine hiçbir yardımı olamazdı. Mucize bir yöntem, mucize bir ilaç bulunursa yazarı haberdar edecekti hiç kuşkusuz. Ayda bir muayeneyle yetineceklerdi. Tuhaf değişiklikler, konuşma bozukluğu, körlük, el ve ayak uyuşması, hatta sağırlık gibi bir durumda acilen nörologu aramalıydı.
Salim Abidin nedense unuttuğu hastalığı için endişelendi. Deri eldivenlerini sağ avucunda top yapmıştı. Kendisini tutmasa avaz avaz bağıracaktı. Ali Ferah'la ilgili gerçekler canını sıkmıştı. Sedefi, ne amaçla yanında getirdiğini çoktan unutmuştu. Onun için pembe unutturucu haplar istemeyi de unutmuştu. Nörolog, yazarımızın yanında sessizce oturan bu kadını süzmeye başlayıp bir şey sormayınca da kalkıp gitmişlerdi. Sedef nasıl olsa herkese tabiydi. Bu, Salim Abidin'in kaleme aldığı bir roman olsaydı, akıntıya kapılmış bir yaprak gibi, derdi onun için. Ya da Boğaz'ın akıntılarına günce fındık kabuğu gibi dönüp duran Nobel isimli küçük sandal gibi. Nadya bu akıntılara uzaktan bir şey atardı: Bir ekmek parçası, kolundaki ucuz boncuklu bilezik, ya da boynundaki atkı, defterinden bir sayfa. Attığı her ne olursa olsun, ne ağırlıkta, ne hafiflikte olursa olsun, suyun yüzünde döne döne giderdi suya bıraktığı, elinden çıkardığı şey. Öyle anlardan birisinde, Salim Abidin'le Nadya arasında geçmiş küçük bir diyalog:
"Eşyalarından böyle kurtulmak, onları bile bile kaybetmek seni rahatsız etmiyor mu?"
"Akıntıya kapılan ben değilim ki, eşyalarım. Onlar yine bana ait."
Nadya pek yakında kendisinin de Boğaz'ın o güçlü akıntılarında yol. alacağını bilebilir miydi? Nadya için.bir kere daha üzüldü Salim Abidin.
Şimdi, jaguarın arka koltuğuna her zamanki gibi dimdik oturmuş, pencereden dışarıyı seyreden Sedefe şöyle diyor:
"Yarın Boğaz'a açılalım. Sana iyi gelecektir."
"Çok soğuk değil mi?" diye soruyor masumiyet abidesi Sedef.
"Çok soğuk. Ama Boğaz karanlık ve soğuk kış günlerinde güzeldir. Sular ancak o zaman şiddetle kabarır."
"Böyle bir şey okumuştum ya da duymuştum. Sizin Boğaz gezintisi ritüelinizle ilgili. Daha önceki asistanınız böyle bir gezide mi kaybolmuştu?"
"Nadya'nın nasıl kaybolduğunu bilmiyorum. Senin bu hikâyeyi gazetelerin yazdığı kadarıyla bile bilmemen ne garip?"
"Neden Boğaz gezintisine romanınızı dikte eden genç yazarla çıkmıyorsunuz?"
"Şebnem İşigüzel'le mi?"
"Evet."
"Nedense o kız bana, çevremdeki her şeyin kurmaca olduğu hissini veriyor. Üstelik ona nasıl güvenebilirim. Sonuçta o da bir yazar ve ben tüm dünyada 1 milyon satan bir yazar olarak yeni romanımı ona dikte ettiriyorum."
"Romanınızı çalmasından mı korkuyorsunuz?"
"Her şey olabilir!"
"Her şey olabilir," Sedef yazarın söylediğini tekrar etti ve bütün kalbiyle bir kez daha her şeyin olabilirliğine inandı.
"Sizinle Boğaz gezintisine çıkarım. Sonuçta yolculuğu sen yaparsın, nereye olduğunu kader belirler."
Salim Abidin gözleri ışıldayarak cevap verdi:
"Senin yolculuğun tamamlandı. Bu dünyada, benim yanımdan başka gidecek bir yerin ve kaderin yok."
"Ölümü tarif ettiniz sanki."
"Hah, hayatta beceremediğim şey; bir ölümü tarif etmek. Siz, eleştirmenlerin benim hakkımda neler söylediklerine kulak vermiyor olmalısınız."
İkisi de susup kalabalık caddeleri, trafik sıkışıklığını, pencerelere düşüp dağılan ve parıldayan yağmur damlalarını, ölüme, belki de ölümlerine doğru akan zamanı seyrettiler. Evin önüne geldiklerinde Salim Abidin'in sessizce kapının önüne baktığını, o karanlıkta Oleg'i aradığını hissetti Sedef. Oleg'in bir kere daha karşısına çıkmasını isterdi. Arabadan inip onunla koşa koşa gitmeyi. Notaları, librettosu, bitirdiği opera ne olacaktı? Onları bırakabilirdi. Oleg'in dizinin dibinde bir yenisini daha yazabilirdi. Kaybettikleri ona güven kazandırmıştı. Ne yazık ki Oleg ağır ağır açılan, üzerinde iç içe geçmiş S ve A harflerinin seçildiği kapının önünde yoktu. Uşağın açtığı kapıdan içeri girer girmez, Sedef ağlamamak için piyanonun başına geçti. Salim Abidin de yüzünü buruşturarak kendisini bir saattir içeride bekleyen Şebnem İşigüzel'in yanına. Bu akşam yazabileceğini sanmıyordu. Söylediklerinin bir roman oluşturabileceğine ilişkin kuşkuları vardı. Yazdıklarını görmüyor, duyuyordu. Yazdıklarını hissedemiyordu. Hastalığının başından bu yana kabul etmediği bir gerçekle yüzleşiyordu: Yazarlığının sonuna gelmişti.
Bütün bunları Şebnem İşigüzel'e Söylese, "Ama romanın 343. sayfasına geldiniz bile," derdi. "Sizin kadar hızlı yazanına rastlamadım," gibisinden bir şeyler de söyleyebilirdi.
"Yazdıklarımdan emin değilim," dese, herkes, "Sen ne yazsan ilgiyle okunur," derdi. "Roman diye ortaya çıkan şu karalamalara baksanıza! Ateş olsalar ne kadar yeri yakarlar?" Sonra, "Sen ki Nobel ödüllü bir yazar olarak..." diye başlayan bir tirada girişirdi onu sevenler. Oysa bir yazar, bir önceki kitabını yok sayarak yazmalı. Geçmişin başarılarını yemek vasat insanların işidir.
"Yazamayacağım," dedi Salim Abidin. "Kafam çok karışık. Romanı bitiremeyeceğimi düşünüyorum. Devam edemeyeceğim..." yazarımız nedense sözün burasında Şebnem İşigüzel'in, "Ama çok iyi gidiyordu," demesini bekliyordu. Bunu duyacağından o kadar emindi ki, genç kadın sessizce onu dinlediği halde, "Susun," anlamında gereksiz bir işaret yaptı. Yazarımızın yaptığı kurgu Şebnem İşigüzel karşısında yıkılmıştı. Ali Ferah'ı dost olarak görmesi de onun hayat karşısında yaptığı kurgulardan birisi olabilir miydi?
"Zamanı gelince devam eder, zamanı gelince bitirirsiniz," diyerek aralarındaki sessizliği bozdu Şebnem İşigüzel.
"İyi de zamanı gelince yazmak batıl bir güçle yazanlara özgü bir şeydir. Bu romanları bana yazdıran, sizin ve bazı yazarların sahip olduğu o tuhaf dürtü, o batıl güç değil. Ben bir iş olarak yazıyorum. Dünyaya kafa tutmak için, sefil, çaresiz düşmemek için, güçlü olabilmek ve Nabokov'dan iyi olduğumu ispatlamak için. Yazabilmem için öldürmem gerekse öldürürüm."
"Ne olur başkalarının yanında böyle söylemeyin."
"Öldürmekle suçlanmak, öldürmeyen için bir utanç değildir."
İkisi de susup, Sedefin çaldığına kulak kabarttılar:
"Sergei Rachmaninoff," dedi Şebnem İşigüzel.
"Bravo!"
"Paganini'nin temaları üzerine yaptığı bir piyano sonatı."
"Bravo!"
"Keman çalmasını şeytanların öğrettiği söylenen Paganini. Size roman yazdıran şeytanların!"
"Batıl bir güçle yazdığım konusunda ısrarlısınız ha! Yine de bu gece yazamayacağım."
Şebnem İşigüzel, yazarın bu gece bizimle yemeğe kalın teklifini geri çevirip gitti. Salim Abidin, romanını bir yazara dikte ettirmekle ilgili kuşkularının üstünü örttüğü için kendisine kızdı. Şu an yazabiliyor olmayı, harfleri yan yana koyabilme ve okuyabilme becerisini kaybetmemiş olmayı çok isterdi.
Bir bardak viski alıp koltuğa yığıldı. İçine şeytan girmiş gibi çalan Sedefi dinledi. Rachmaninoffu böyle yorumlayabilmek için şeytanla işbirliği yapmak gerekirdi. Sedef şimdi 'Liebeslieid'ı çalıyor. Âşıktaşlık. İyi ama kiminle? Salim Abidin'le mi, Oleg'le mi?
30
"ZAFER SENİN, İNTİKAM BENİM OLSUN! "
(
Dünya bana tekinsiz geldi mi erkenden yatarım. Goethe gibi "mutad çarem" derim buna. Üç gündür kendime bu tedaviyi uyguluyorum. Celine'e tabloyu kopyalamaktan vazgeçtiğimi nasıl söyleyeceğimi düşünüyorum. Bunun sonunda neler olabileceğini. En son telefon konuşmamızda bana, çok şaştığım bir kararlılıkla, neler olup bittiğini açıklamam için üç gün süre vermiş, "Üç günün sonunda sana geleceğim," demişti. Gelmesine dakikalar kalmış olmalı. Üç gün boyunca sefil bir biçimde atölyede uyuyup, uyanıyorum. Daha doğrusu bütün birikmiş uykularımı kusuyor, bir şeyler yiyip yatıyorum. Telefonlara bakmıyorum, kimler aramış bilmiyorum. Sadece bir kere, o da üç gün önce Oleg'le konuştum. Gelmek istiyordu ama onunla konuşacak güçte değildim. Güya yazar, jaguarıyla ona çarpmış, Sedefle görüşmesine izin vermiyormuş. Sedef tutsakmış. Ona, "Beni buradan kurtar," diye bir not ulaştırmış. Şebnem İşigüzel tarafından Oleg'in çalıştığı atölyeye bırakılmış bu not. "Yardım edin," diyordu telefonda. "Bunu ancak sizin yardımınızla çözebilirim."
Nedense Oleg'in söylediklerine inanmadım. Sedef, bizim Arnolfini'nin bir başka türünü bulmuştu ve kendi rızasıyla Salim Abidin'in yanında barınıyordu. Bu çağda, Nobel ödüllü bir yazarın malikânesinde tutsaklık ne mümkün? Bu kadarını şimdi düşünebiliyorum. Oleg'le konuştuğumda takıldığım tek nokta, bu ketum Rus'un düştüğü acınası durumdu. Serçe parmaksız Oleg'i atölyemde ilk gördüğüm günle, bugün arasındaki farktı beni üzen. Aşkın insanı sefilleştiren gücü, büyüsü. Allah bilir, yetenekli Oleg atölyedeki işlerini de asıyordur. Yine de bana kalırsa bir Rus bu kadarını yapamaz. Çalışkanlık ve görev duyguları kanlarına işlemiş onların. Bir yandan bu ani ve büyük aşkın, Vladimir Starov'un korkunç ölümünün Oleg'in ruhunda açtığı yaranın merhemi olduğunu düşünüyorum. Sonra annemin sol omzumuzda taşıdığımızı söylediği şeytan kulağıma fısıldıyor: Ne yarası, ne acısı?
Bütün kalbimle Oleg ve Sedefin birlikte bir hayatları olacağına inanıyorum. Bunu üç gün önceki telefon görüşmemizde ağlamaklı bir sesle benden yardım dileyen Oleg'e de söyledim. "Buna inan," dedim. "İnanmaktan başka çarem yok," dedi. Sisli, puslu bir gündü. Perdenin aralığından hiç ışık sızmıyordu. Sıcacık yatağımda olduğuma şükrettim. Oleg'in telefonunu kapattıktan sonra canım Ludmilla'yı aramak istemişti. Dolayısıyla, Ludmilla'yla da en son üç gün önce görüşmüş oldum. Parayı annesine göndermişti. Sesimi duyar duymaz bana bunları rapor etmişti. Kırılmıştım. Ondan şefkat ve sevgi dolu birkaç şey duymak isterdim. Ev ve para raporları içime kurt düşürdü. Muhtemelen Ludmilla beni ekecekti. Gerçi kurnaz kız, laf arasında annesinin uygun bulduğu evlerin fotoğraflarını göndereceğini, bunlara birlikte bakıp bir karara varmamız gerektiğini söyleyip beni ısrarla daça hayaline sokuyordu ama, kalbimin ve aklımın bir köşesi "gidemeyeceksin" diyordu. Ben de haliyle, "Ya gidemezsem, ya Ludmilla beni ekerse," diye düşündüm. İstanbul'daki bunca karışıklığa daha fazla tahammül edemezdim. Celine belasını başımdan savamaz, Oleg, Sedef, Salim Abidin arasında denge kuramazdım, Hayal'i hastaneye yatıramazdım, Van Gogh'u evden sepetleyemez, anneme daha fazla katlanamazdım; kendimi bir daçaya kapatıp resim yapmaya şartlandırdığımdan, İstanbul'da kalıp resim de yapamazdım, portre ressamlığına dönmem ise hiç mümkün değildi, 'Ekber'in Acısı'nı bile yanımda Celine olmasa beceremezdim ve nitekim beceremeyeceğime kanaat getirmiş, bu çabamdan vazgeçmiştim. Evet, kendimi Rusya'da bir daçaya kapatmazsam İstanbul'da bir hiçtim ve evle birlikte kendimi de yakmaktan başka çarem yoktu. Ah, bu daça hayaline nasıl kapıldım. Söyler misiniz bana? Siz hatırlıyor musunuz?
Celine için hazırlanmaya başlamadan önce, duş yapıp sakal tıraşı olduktan sonra, kapımın altından bir kâğıdın atıldığını gördüm. Annem arayanları not etmişti. Beni günler boyunca bir tek Oleg aramıştı. Defalarca. Takıntılı anneciğim dakikasına kadar not etmişti aradığı saatleri. Ne vardı? Aşk acısından gebermiş miydi? Duş boyunca, Oleg gibi sersem bir âşığa dönüşüp dönüşmediğimi düşündüm. Bence Ludmilla karşısında o kadar da aciz değildim. Onu ilk gördüğüm günden bu yana ateşim sönmüştü. Belki bu kış sonu, bahar başı Rusya'da bir daçaya kapansak ondan iyice soğuyacaktım. Ludmilla yağlanıp irileşecek, yağlanıp irileştikçe o Bebek'te oturan portresini yaptığım yatalak şişko gibi olacaktı. Bütün gün yataktan çıkmayacak ve osuruğu yatak odasını havaya uçuracak kadar havayı ağırlaştıracak, belki Salim Abidin gibi boğmaya bile gerek duymadan, bir kibrit çakarak onu havaya uçurabilecektim. Bunu şimdi yapmalı, bir kibrit çakıp daça hayalini uçurmalı. İyi ve olumlu düşünmeliyim: Kışları Moskova'da lapa lapa yağan karın altında geniş kapılı evimizde, yazları Hazar Denizi kıyısında, yeşillikler içinde kamelyalı bir daçada Ludmilla'yla çok mutlu olacağım. Sadece kendim için resimler yapacağım. Belli olmaz, belki Picasso'nun 'Guernica'sı gibi bir başyapıtım olur. Artık öldükten sonra tanınacağımdan, resimlerimin elden ele dolaşacağından eminim.
Kapı. Gelen Celine olmalı. Bakalım benim için ne tür bir ceza düşündü. 'Ekber'in Acısı'nın tam orta yerine o 'Rüya Ekranı'nı kurarken ele geçirdiğim güvenim, kuşlara kırıntı oldu. Neredeyse bunun için pişmanım. Kapıyı açıyorum.
Karşımda günler öncesinin o zavallı kadını yok. Celine'in gözleri çakmak çakmak. Siyah bir şapka takmış. Hayret, çok yakışmış! İçi Burberry kareli, siyah bir de paltosu var. Belindeki kemerini sıkmış. Çizmeleri sivri topuklu, sivri burunlu. İntikamının ne beter bir şey olacağını belirtmek istercesine özel olarak hazırlanmış. Dinlenmiş, güzelleşmiş. Ludmilla'yı ne yapacaksın, çeyrek asırlık aşkın avucuna konmuşken, dedirtecek kadar kendinden emin. Beni çemberine alan gücü buydu. Otoriter, kibirli, güçlü. Pera Palas'ın 217 numaralı odasında Ekber hergelesinin aşkıyla sefilleşmiş Celine'den daha farklı göründüğü bir gerçek.
Atölyeye girer girmez paltosunu çıkarıp bir kenara fırlatıyor.
"Seni dinliyorum, Ali."
"Ne içersin?"
"Boşver şimdi Türk misafirperverliğini... Ben seni dinliyorum."
"Tahmin etmişsindir."
"Neyi?"
Ah, söylemeye gücüm yok! Neyi olacak Allanın cezası, elbette resme devam etmeyeceğimi! Nasıl söyleyebilirim bunu?
"Ekber'in Acısı'nı kopyalamaktan vazgeçtim."
"Sonuna gelmiştik."
"Evet, gelmiştik." "İyi gidiyordu." "Öyle, çok iyi gidiyordu." "Atölyede mi bir terslik oldu?" "Yo, yo..." "Korkuyor musun?"
Celine gözlerini bana dikmiş, cevabımı bekliyor. Korkuyorum demek en kestirme yol öyle değil mi? "Korkuyorum."
Öfkeyle yerinden fırlıyor Celine. Yırtıcı bir hayvana benziyor o an. Ludmilla'yla birlikte yaşadığımız daçamızın bahçesine girmiş aç bir sırtlan, tilki, kötülük etmeye hazır bir yılan.
"Ali, sen biliyor musun ki özel koleksiyonların çoğu sahte resimlerden oluşuyor. Ya da güvenlik nedeniyle pek çok resim kopyalanıyor. Sen 'Mona Lisa'nın orijinalini mi gördüğünü düşünüyorsun?"
"Evet," dedim şaşkınlıkla. 'Mona Lisa'nın orijinali Louvre'un duvarında asılı değilse başka nerede olabilirdi ki? Ben de bu sorunun cevabını sizin kadar çok merak ediyordum ama Celine cevap vermedi. Ben Vatikan'da Papa'nın yatak odasında filan asılı olacağını düşündüm nedense. Celine'in çığlık gibi haykırışıyla yerimden fırladım:
"Paloma Picasso neredeyse bütün Picasso'larını sattı. Duvarlarında babasının tablolarının kopyaları asılı."
Sessizlik. Bir kibrit alevinin sesi. Ne güzel bir ses. İyi ki sigarasını sessizce 5ir çakmakla yakmadı. Hah, şimdi hatırladım. Celine ısrarla çakmak kullanmaz. Nadiren içtiği sigaralarını kibritle yakar ve kibriti ondan daha güzel kimse çakamaz. "Korkmamalıydın. Kimsenin ruhu duymayacaktı. Çünkü hatalarına, kabaran boyalarına ve rötuşlarına kadar, tablonun tüm ayrıntılarını biliyorduk."
"Ne kadar safsın, Celine. Bunun ortaya çıkmamasının imkânı var mı?" "Var!"
"Mantıksızsın, Celine..."
"Mantıksız olan sensin!"
Bağırıyor Celine. Öfkeden kulaklarına kadar kızarıyor. Ortalıktaki bir şeyleri deviriyor, tekmeliyor. Onu sıkıca kavrayıp sarsıyorum:
"Kendine gel!"
"Bunu bana nasıl yaparsın?" diye bağırıyor.
Beni terk ettiğinde ben de böyle bağırıyordum. Bu intikamım sayılabilir mi?
"Tabloyu ne hale getirdin, bana göster." Zeki kadın. 'Ekber'in Acısı’na bir numara çektiğimi anladı. Tereddütle, korkuyla tabloyu yanına getiriyorum. Yaralı, korkunç bir yüzü görmek istemez gibi başını titreyerek çeviriyor. Bakıyor ama bakmak istemiyor.
"Ona ne yaptın böyle?"
"Tablonun tam ortasına simsiyah bir dikdörtgen çizdim. Rüya ekranı. Zihnimde onun için bu isim canlandı."
"Bütün emeğimiz, umutlarım, her şey psikopat ruhunun çizdiği o dikdörtgenin altında kalmış."
"Rüya Ekranı, Celine."
"Bir benzerini Finlandiyalı bir sanatçı yapmıştı sersem! Maaria Wirkkala. Boş bir duvara simsiyah bir dikdörtgen çizmiş, Rüya Ekranı adını vermişti."
"Bilmiyorum. İlya Kabakov ve Rebecca Horn dışındaki enstalasyoncuları özellikle takip etmem. Zaten o sanat ne işe yarar, onu da bilmem."
İkimiz de bu süreçte ciddi olarak hastalanmış olabilirdik. Konuşmamız birden başka bir noktaya kaymıştı. Ruhsal dengemizin altüst olduğunu buradan anlamış olmalısınız. Birdenbire, kotaramadığımız pis ortaklığımızın dışında bir muhabbete dalmıştık. Kendini ilk toparlayan Celine oldu. 'Ekber'in Acısı'nı unutturmak için enstalasyonun gereksizliğinden girip Celine'i "sen ne biçim sanatçısın" tartışmasına odaklayabilmeyi umuyordum.
Eski sevgilim bugün çok akıllı, çok yırtıcı, çok kararlıydı: 'Ekber'in Acısı'nı, bu tabloyu dört gözle bekleyen Mısırlı hergelesini hatırladı. Elinde tabloyla döndüğünde kendisini geceler boyu düzecek Mısırlı boğasını...
"Ekber günlerdir, yemeden içmeden, uyumadan bu tabloyla ona dönmemi bekliyor. Bana inandı ve bekliyor. Şimdi benim ne yapacağımı düşünüyorsun? Hiç böyle bir durum karşısında ne halde kalacağımı düşündün mü? 'Ekber'in Acısı'nın orta yerine o iğrenç dikdörtgeni kondururken beni düşündün mü?"
Öncelikle 'Rüya Ekranı' diye düzelttim Celine'i. Öyle ya, "o iğrenç dikdörtgen" dediği şeyin zihnimde canlanan bir adı vardı. Kendisinden önce beliren adı.
"Celine, Rusya'ya yerleşip yeni bir hayata başlıyorum. Bu kış hayatımın en kötü günlerini geçirdim. Artık hiçbirinizi istemiyorum."
"Beni İstanbul'dan göndermek için sözünü tutmak zorundaydın."
"Ne yani, bana Mısırlı hergelenin tutturması o tabloyu kopyalattırana kadar yakamdan düşmeyecek misin?"
"Kendine gel! Ben, senin yakandan düşmeyecek bir bok değilim! Asıl sen yıllarca benim peşimde dolaşan bir boktun!"
"Bunu seni sevdiğim için yaptım."
"Ben de Ekber'i sevdiğim için senden böyle bir şey istemiştim."
"Sevmek, aşk böyle bir şey değildir. Aşkın şartları yoktur, kanıtları yoktur, daralıp genişlemez aşk..."
"Aşk takip etmek ve uygun bir yerde kurbanını boğmaktır, değil mi Ali?"
"Neler zırvalıyorsun?"
"O Polonyalı kızı sen öldürdün! Onu takip ettin, ettin, sonunda onu boğup Thames'e attın."
"Hayır! Yabancı olduğum için, o kızla gezip tozduğum için suçlandım biliyorsun. Hem Picasso bana tanıklık etti."
"Picasso şeytana da tanıklık ederdi. O seni bir deha olarak gördüğü için İngiliz hapishanelerinde çürümeyesin diye kurtardı. O hafta sonu Picasso'nun evinde değildin. Picasso seni o hafta sonu hiç görmedi. Çünkü benimle kavga edip trene bindikten sonra ilk istasyonda indin ve o Polonyalı köylü kızını hakladın."
"Yeter, saçmalıyorsun! Onu ben öldürmedim ama seni öldürmeyi düşündüm. Senin tutkundan yakamı kurtarmak için seni vurmayı düşündüm. Tam ense kökünden. Keşke bunu yapabilmiş olsaydım."
"Konuşmamız bitmiştir. Sen hastasın."
"Asıl hasta sensin! Kaltak, defol git buradan. Bütün hayallerimi yıktın."
"O yazar bozuntusu arkadaşın gibi Boğaz'ın sularına gömülmeni dilerim!"
"Ne dedin sen?"
"Gerçi kurtulmuş. Bütün boklar yakayı son anda kurtarırlar zaten."
"Hiçbir şey anlamıyorum."
"Dünya döner, zaman geçer ve Ali Ferah kaotik evinde oturup hiçbir şey anlamaz!"
"Salim Abidin'in başına bir şey mi geldi?"
Celine şık, pahalı paltosunu giyerken biraz önce "kaltak" diye haykırdığım kendisi değilmiş gibi bana inanmış gözüktü. İkimiz de hafızasız olmalıydık. Çünkü şaşkınlıkla sordu. Hiç kızgın değilmiş gibi, biraz önceki olağanüstü kavga doğaüstü yaratıkların başından geçmiş gibi:
"Gerçekten haberin yok mu?"
"Hayır."
Karşılıklı bakışarak sessiz kaldık. Korkudan bayılabilirdim. Salim Abidin'e bir şey olduysa gerçekten üzülebilirdim, ki öyle görünüyordu.
"Ben felaket tellalcısı değilim."
"Bana tanıdığın üç günlük süreyi uyuyarak geçirdim, bütün hayatım karıştığından bu yana doğru dürüst uyumamıştım. Bu yüzden neler olup bittiğini bilmiyorum."
"Merak etme, sana yakında ebedi uykuyu vereceğim. Ne olup bittiğini de o zaman öğrenirsin."
Ne yani, beni öldürecek miydi? Yoksa aramızdaki traji-komik diyaloglar çerçevesinde bu, pek önemsenmeyecek bir şey miydi? Sizce, Celine'in son söylediğini dikkate almalı mıydım? Belki şimdi söylediğini işittikten sonra, evet:
"Benim kutsal kitabım şöyle der, Ali Ferah: Zafer senin, intikam benim olsun!"
"Ne anlamlı bir deyiş. Böylesini ancak tanrı söyleyebilir. Ancak tanrı, zaferi yarattığı kuluna, intikamı kendisine hak görebilir."
"Zafer senin, Ali."
"Benim elimdeki zafer ne olabilir ki, Celine?"
"Ne kadar alçakgönüllüsün, sevgilim! Kabul et, zafer senin. Ama bil ki intikam benim olacak."
Celine nihayet gidiyordu. Merdivenlerde durup önüne bakarak düşündü.
"Tabloyu o haliyle onu bana verebilir misin?"
"Elbette."
'Ekber'in Acısı'nı paketlemeye koyuldum. Celine yırtıcı bir kuş gibi sessizce arkamdan yaklaşıp, "Gerek yok," dedi. "Bu haliyle gerek yok!"
Dikkat ettim de ağlamaklı gibiydi. Sesi titriyordu. Tabloyu elimden çekerek aldı. Ekber mezar başında durmuş, acıyla, açılmış ağzı, rüya ekranının tam üzerine denk gelmişti. Celine önemsiz bir şeymiş gibi tabloyu elinde sallayarak merdivenlerden indi. Kapıyı "baammm" diye kapatıp, vurup çarpıp çıktı gitti. Koşarak yukarı, atölyeye çıktım. Niyetim pencereden, arkasından bakmaktı. Baktım da, onun elinde artık önemsiz saydığı tabloyla yürüyüp gittiğini, tam köşede bir taksi çevirdiğini gördüm. Onu gözlediğimi hissetti. Yılların alışkanlığıyla hissetti bunu. Bakışları nefret doluydu ve aklıma, "Zafer senin, intikam benim olsun," deyişini getirdi. Koskoca İncil'in affetmek, merhamet, vazgeçmekle ilgili bölümleri yok muydu sanki? Neden içinde intikam barındıranını seçmişti. Aptal, çünkü senden intikam alacaktı!
Hâlâ pencereden bakıyorum. Celine'in bindiği taksi uzaklaştı. Tanrı sonunda beni varlığına inandırabilir. İnandırabilir, çünkü yazarın malikânesinde olduğunu düşündüğüm Sedef orada, tam karşımda, evinde. Sedefin kendi evinde ne işi var? Sedef gittiğinden beri evinin penceresine dikkatlice bakmıyordum bile. Arnolfini çoğu zaman tek başına yemek yiyor, gazete okuyordu. Onu seyretme niyetinde değildim. Zaten günün bu saatlerinde işte olduğundan, evde görünmüyordu bile. Ama şimdi Sedefle birlikte salonda oturuyorlardı. Sedef ayaklarını uzatmıştı. Üzerinde gecelik gibi bir şey vardı. Solgundu, durgundu. Arkasına güçlükle yaslanıyor gibiydi. Bir elini Arnolfini'ye, diğerini annesine uzatmıştı. Başında birkaç kadın daha bekleşiyordu ve kimi zaman o kadınların biçimsiz iri popoları Sedefin yüzünü görmemi engelliyordu. Yanındakiler dikkatle ona bakıyorlardı. Salonun ışığı Vermeer'in resimlerindeki kadar olağanüstüydü. Dışarıdaki kurşun gibi gökyüzünün odanın içini öylesine yumuşak bir ışıkla doldurması imkânsızdı. Sedefe endişeyle bakan gözler, Vellazquez'in başyapıtı sayılan Las Meninas'ı, Picasso'nun bu resmi yorumladığı tablolarını anımsattı. Prensesin, nedimelerinin, soytarıların ve köpeğin İspanya Kralı'nın portrelerinin yapılışını seyretme anı. O korkunç illüzyon ve perspektif mucizesi: Resmi seyredenin gördüğü şey, resimdekilerin de baktığı şeydir. İşte, şimdi bir benzeri gerçekleşiyor.
Bayılacak kadar şaşkınım.
31
HER ŞEYİ GÖREN VE BİLEN BİRİSİ VARDIR
(
Zavallı kahramanımız Ali Ferah'ın, bayılacak kadar şaşkın olduğu gün ve saatte Kıbrıslı savcımız, Bebek'te bir yalı dairesinde boğazı gören dik ve yüksek sırtlıklı koltukta oturmuş, gözlerini duvardaki portreye dikmiş bakıyordu. Önünden akan Boğaz'ı değil, duvardaki portreyi ilgiyle seyrettiğini söyleyebilirdik. Portre, önüne getirilmiş bambu kahvaltı tepsisi üzerindeki çayını karıştırma sesini duyduğumuz yatalak şişkoya ait. Yakası ve kolları dantelalı beyaz bir gecelik giymiş şişkonun, sıkıca toplanmış, ince ince kıvırcık saçları ve onu hipopotama benzeten bir gerdanı var. Kıbrıslı savcının kendi iki bacağının birleşimi kadar olduğunu tahmin ettiği kollarının ucunda elleri, şişmanlıktan gerilmiş yüzünün ortasında ağzı, burnu ve gözleri minicik kalmıştı. Hele ağzı, toplu iğne başı gibi görünüyordu ve bu gövdeyi yatağa çakacak kadar çok yiyeceğin o delikten nasıl girdiği merak edilebilirdi. Portresinde de oranlar birebir resmedilmişti. En ufak bir abartma yoktu. Sanki göz içinde göz varmış gibi, yatalak şişkonun arkasından Boğaz'ı, Boğaz'dan geçen bir sandalı, sandaldan merakla içeriye bakan bir adam ve kadını, pencerenin kenarında asılı aynada da, resmi yapanı ve poz veren hanımını izleyen hizmetçi kızla meraklı kedisini görüyorduk. Kıbrıslı savcı resimden anlamazdı ama resimde odayı dolduran solgun ışığın içini ürperttiğini, her şeyin bu kadar gerçekçi çizilmesine çok şaştığını, onun yerine biz söyleyebiliriz. Yatak çarşafının kıvrımları, şişkonun baş ucunda duran ve Kıbrıslı savcının ilk defa rastladığı komidin üzerine yerleştirilmiş minyatür guguklu bir saatin bütün ayrıntıları olduğu gibiydi. Resimdeki saatin sarkacı, gerçeğininki gibi hareket ediyordu. Gerçek ve hayali karıştıracağımız benzerlikte. Kıbrıslı savcımız, yatalak şişkonun kendisiyle aynı tarafa, portreye baktığını fark etti:
"Güzel, değil mi?" dedi.
Gülümsemekle yetindi Kıbrıslı savcımız. Alnının üzerinde birleşen kaşları yüzünden belli olduysa, fark edildiyse gülümsemesi.
"En sevdiğim şeylerin de resimde olmasını istedim. Portremde benimle birlikte. Ama kedim yanıma yaklaşmayıp beni uzaktan izledi. Neden acaba?"
Yatalak şişkonun bu masum sorusu cevapsız kaldı. Oda ölümcül bir gazla dolmuş gibiydi ve belli ki bu ağır kokunun kaynağı yatalak şişkoydu. İçinden acımasızca, "Ben kedinin yerinde olsam bu odaya bile girmem," dedi savcımız. Niye acımasızca olsun, romanımız bütün kötülüklere, pisliklere ve küstahlıklara açık.
Kadın bir kere daha, "Neden acaba?" diye iç geçirdi. Aynı zaman diliminde Ali Ferah da Sedef için, "Neden evinde acaba?" diye soruyordu. "Bu kaza da nereden çıktı? Salim Abidin'e ne oldu?" Merak etmeyin, bizi bu soruların cevabına götürecek olan soru birazdan, yatalak şişkodan gelecek. Ama önce çok sevdiği zencefilli bisküviler için birkaç lakırdı etmesine izin verelim:
"Şu zencefilli bisküviler, güzel değil mi? Portremi yapan ressam da çok severdi. Durun bakayım: Bana İsviçre seyahatimi, yo hayır, İskoçya seyahatimi hatırlatıyor derdi. Aynı bisküvileri yakın zamanda bir psikiyatrın muayenehanesinde de yediğini söylemişti. Bir kere gitmiş."
"Nereye?"
"Psikiyatriste."
Bu kısa cevaptan sonra aralarında kısa bir sessizlik oldu. "Evet, mevzuya gelelim," dedi yatalak şişko. Bu sözün üstüne Kıbrıslı savcımız tam onun konuşmasını ve nasıl davranması gerektiğini bilen gerçek bir asil olduğunu düşünmüştü ki kadın gürültülü bir biçimde osurdu. Tıkalı bir borazana üflenmiş gibi, üflenmeye çalışılmış gibi bir ses çıktı.
"Bunlar için sizden özür dilemeyeceğim, çünkü elimde değil." Toplu iğne başı kadar görülen ağzı açık kalmıştı. Derken bir kere daha, bir kere daha osurdu ve başucundaki kolonyalı mendil kavanozundan bir mendil çekip alnını, boynunu sildikten sonra açıklama gereği duydu:
"Akşam yemeğinde biraz fazla yengeç yemiştim de. Hani şu marketlerde satılanlardan, vakumlu ambalajlarda. Bu biraz da onun sonucu. Evet, devam edecek olursam, bugün sizi buraya şu Nobelli yazarın asistanının ölümüyle ilgili bilgi sahibi olduğumu düşündüğüm için çağırdım. Telefonda söylediğim üzere."
Evet, buraya kadar Kıbrıslı savcımızın şaşıracağı bir şey yoktu. Günlerdir Bebek'te bir yalı dairesinde oturduğunu söyleyen ve Nadya cinayetinde görgü tanığı olduğunu iddia eden bir kadından telefonlar alıyordu. O kadının yatalak bir şişko olduğunu bilmiyordu. İlk gördüğünde can sıkıntısından kendisini çağırdığı kuşkusuna kapıldı. Böyleleriyle çok karşılaşmıştı. Nadya'dan söz açılınca ikisi de portrede geçip giden sandala baktılar. Kadın zekiydi, fark etti:
"Portremde Boğaz'ın bomboş görünmesini istemedim. Anlamsız bir boşluk, açıklık, naif bir manzara görme arzusunda değildim. Görmek istediğim şeyi portreyi yapan ressama anlattım. Hatta çalışacağı saatleri o sandalın penceremin önünden, neredeyse yatağımın kenarından geçip gidişini görebileceği saatlere denk getirdim. O saatlerde odanın ışığını ressamımız pek beğenmiyor olsa bile kabul etti. O sandalı izlemek onun da ilgisini çekmişti. Sandaldaki adamın, kürek çeken kişinin -ah çok güzel kürek çekiyordu- Nobel ödüllü yazarımız olduğunu öğrenince, o da çok şaşırdı."
"O kim?"
"Ressam, portremi yapan. Dört gün evvel, günler sonra sandalında yazarı tekrar gördüm. Yanında kumral, genç, güzel bir kadın vardı. Kaza o gün mü oldu?"
"Evet."
"Aynı gün radyoda dinledim ve çok şaşırdım. Sonra başka şeylere daldım ve diğer haberleri kaçırdım. Yattığım yerde radyo haberlerini takip edemeyecek kadar neyle meşgul olduğumu düşünüyorsunuz, değil mi? Bu şişmanlıkla..."
"Hayır."
"Çok naziksiniz," yatalak şişko çamdan büyük bir yudum alıp devam etti:
"Ee sonra ne oldu? Ah, biliyorum savcı bey, buraya yazarın başına gelenleri sormak için mi çağırdınız beni diye düşünüyor olabilirsiniz. Affedersiniz."
Her şeyden bihaber olan biziz. Biz ve üç günlük uykusundan uyanan Ali Ferah. Yatalak şişkonun bile kazadan haberi var. Mutlaka Oleg'in de. Hatırlasanıza, Ali Ferah'ın ölü gibi yattığı günler boyunca onu nasıl aramıştı. Şu an Kıbrıslı savcıdan yazarımızın akıbetini öğrenmekle yetinemeyiz. Belki, Salim Abidin öldü. Ama onun nasıl öldüğünü ya da nasıl sağ kaldığını, çok önceden bu kış öleceğini ve ölürken gözünün önünden gitmeyen son hayat görüntüsünün, bebeğini doğurduktan sonra içinden çıkardığı kanlı plasentası olacağını bildiğimiz Sedefi ölmekten neyin kurtardığını bilmeliyiz. Her şeyin mümkün olduğunu iddia eden bu kitapta bir zaman kayması daha yaşayamaz mıyız?
Dans eder gibi bir adım geriye gidiyoruz. Daha sonra bir adım ileri gidip yerimize dönecek, "her şeyi bir bilen ve gören vardır" iddiasındaki yatalak şişkonun anlattıklarını dinleyeceğiz. Ama şimdi geldiğimiz noktada, Salim Abidin'i ve Sedefi sabahın ilk ışıklarında Bebek Parkı'nın önünde, jaguardan inerken görüyoruz. Her zamanki gibi şoför koşarak kapıyı açıyor, Salim Abidin eldivenlerini eline geçiriyor. İki karaltı olarak yan yana yürüyorlar. Sedefin uzun pelerini onları yine bir başka yüzyıla taşıyor. Hayır, o kadar zaman kaymasına ihtiyacımız yok. Dört gün öncesine gelmiş olmak bizim için yeterli.
Sedef üşüyor ve korkuyor. Hava tam aydınlanmadı. Bilirsiniz, uykunun hüküm sürdüğü saatlerde ortalıkta gezinmek tekin değildir. Onlar gibi uyanık kocaman bir lağım faresi, pis dünyalarda fink atan hayvan, ayak seslerinden ürküp karıştırdığı çöp tenekesinden zıplayıp kaçıyor. Sedef çok korkuyor.
"Korkma." Salim Abidin biricik aşkına çok müşfik davranıyor. Korkma Sedef, birazdan daha çok korkacaksın. Başlarına ne geleceğini bilmeden yürüyorlar. Deniz, yazarın en sevdiği biçimde kabarıyor. Uyuyan sevgilinin göğsü gibi yükselip alçalıyor. Bir ara ürperiyor, binlerce kıpırtı oluşuyor yüzünde.
Sandala biniyorlar. Sedefin ilk adımı çok sert. Bir sağa, bir sola eğiliyor sandal, fındık kabuğu gibi. Bir cambaz gibi ellerini açarak sandalın ortasında kalıveriyor. Picasso'nun Cambazlar serisinin hünerli cambazları gibi. Geçip sandalın ucuna oturuyor. Tıpkı düşlerindeki gibi yazarın. Salim Abidin de biniyor sandala, asılıyor küreklere. Boğaz sisli, puslu. Rüya mı görüyorum diye dikkatle bakıyor Sedef, suya, parka, ağaçlara, uyuyan pencerelere, üşüyen kedilere. Sonra birdenbire sisin içine giriyorlar. Her şey görünmez oluyor. Suyun, küreklerin ucundan akıp gitmesi duyuluyor ama su görünmüyor. Birbirlerinin yüzlerini hayal meyal görüyorlar. Sis perdesinin içinden çıkıp yatalak şişkonun penceresinin önünden geçmiş olmalılar. Demek, yeni uyanmış ya da uykusu kaçmış, akşam yemeğinde yedikleri gaz yapmış, dönemediği için uyuyamamış, yatmaktan kalçalarında, baldırlarında, sırtının aşağısında açılan yaralar sızlamış, bu yüzden uyanmış, kaderine ağlamış, başını pencereye çevirmiş ve görmüş yatalak şişko: Günlerden sonra sandalıyla boğaza açılan yazarı ve yanındakini görmüş. Acaba günün o saatinde nereye gittiklerini de düşünmüş müdür? Belki. Belki, cehennemin dibine, deyip geçiştirmiştir.
Haberleri olmasa da bu kötü temenniden, gerçekten cehennemin dibine doğru çekiyordu yazar kürekleri. Her ne Kadar Sedefe cennet vadetse de, evlenelim dese de, bir ömür boyu seni severim diye dil dökse de, cehennemin dibine doğru çekiyordu kürekleri. Onları, yer yer ortalığı kuşatan sise rağmen izleyen bir çift gözü görmeden, her şeyi gören ve bilen birisinin mutlaka olduğunu fark etmeden gidiyorlardı cehennemin dibine. Tanrı o gözlerden bir tanesini işte böyle şişirmiş, şişirmiş, yedirmiş, içirmiş, geniş bir karyolaya çakmıştı. İşi bütün gün, neredeyse ayaklarını yatağından sallandırmayı başarabilse, ayaklarını ıslatacak kadar kendisine yakın akan suya bakmaktı.
Kıbrıslı savcımıza göre, size göre, bu akıp giden suyla birlikte ne görebilirdi ki? Şenlikli bir tekne, kavgalı bir tekne, sıradan bir balıkçı teknesi, gözleri yalı dairesinin içinde meraklı, iç geçiren orta sınıf aileleri taşıyan bir tekne. Bu kadar. Bunun ötesinde, yattığı yerden ölümün ucunu, aşkın büyüklüğünü, ihaneti, intikamı görebilir miydi yatalak şişko? O, bunları gördüğünü iddia ediyordu. Bunları odasından attığı televizyon ekranından da görebilirdi, okuyorsa romanlarda olabilirdi bütün bunlar, dinliyorsa radyoda cereyan edebilirdi hayatın bu gizli, saklı, pencereden asla görülemeyecek yüzü. Ama o ısrarla, bu pencereden hayatı izlediğini, hem de öyle bir izlediğini, bu sayede televizyon gibi, kuru gürültü can sıkıntısını bastıracak şeylere gerek duymadığını söylüyordu. Kabul etmek gerekir ki şu ana kadar, dünya gözüyle Salim Abidin'i Nobel isimli sandalıyla, önce bir cinayete kurban giden asistanıyla, şimdi de bir başka kadınla, yani Sedefle görmüştü bile. Düşünsenize Ali Ferah bile -eğer nörologun şaşkın sekreterinin anlattıklarına güvenebilirsek- yazarımızla karşılaşabilmek için fırsat kollamıştı. İşte, bu yatalak şişko bu fırsatı yattığı yerden yakalamıştı.
Sedef ve yazar, sisler arasından, kadının gözlerinin önünden bir anda geçip gidememişlerdi. Şansına bir akıntı vardı penceresinin altında. Oradan geçenleri, kötü bir büyü gibi biraz daha orada tutan, geçmelerini, akıp gitmelerini zorlaştıran, bir bakıma yatalak şişkonun daha iyi görebilmesi için görüntüyü donduran bir akıntı. Salim Abidin, Boğaz'ın bütün akıntılarını artık adı gibi olmasa bile avucunun içi gibi biliyordu. O pencerenin önündeki akıntı, hiç de zor bir akıntı değildi. Küreklere biraz daha sıkı asılması gerekiyordu, o kadar.
Yatalak şişkonun gözünün önünden geçip gittiklerinin farkında olmadan, Sedef asla onunla birlikte olamayacağını söylüyordu. Asla. Oleg'e gitmeyi planlıyordu. Onunla yeni bir hayata başlamayı, heyecanlanmayı. Yazarın reddedilmekten dolayı neler yapacağından değil, Oleg'le beraber, aşkla yaşayacağı hayatına uyum sağlayamamaktan korkuyordu. Artık biliyorsunuz, Sedef korkak bir kadın. Arnolfini onu kovmasa bir yere gideceği yoktu. Çok sevilmek bile onu korkutuyordu. Deniz yükseldi, alçaldı. Sandal sanki denizde açılan bir kuyunun içine düştü, çıktı, battı çıktı. İlahi bir biçimde üstlerine bir damla su sıçramıyordu. Salim Abidin kürekleri bırakmış, Sedefin ayaklarına kapanmıştı. Duyabiliyor musunuz?
"Beni bırakma," diyor. "Margret gibi, Nadya gibi sen de beni bırakma. Sevmesini öğrendim artık. Seni nasıl sevebileceğimi biliyorum. Nadya'nın kalbini kırmış olabilirim belki. Ama sana hiçbiri olmayacak. Çünkü sana zaafım var. Margret'e de vardı. Kötü meleklerin en güzeli, beni bırakma!" Ucuz bir şiir gibi tıkır tıkır sıralıyor kelimeleri.
Her ne kadar Sedef, batıl güçlerin yardımıyla koskoca bir opera bestelemiş olsa bile, böyle yumuşak ve aşk dolu sözlerden nefret ederdi. Arnolfini kalbini körleştirmişti. Bebeğini bile nasıl sevmesi gerektiğini bilememişti. Bebeği ölüp gitmiş, ona bir kere olsun güzel bir şey söyleyememişti. Sevgi dilini çözememişti. Bu yüzden küstahça güldü. Salim Abidin sinirlenmişti:
"Sevmenin ne demek olduğunu bilmiyor musun?"
"Gereksiz uzatıyorsun," dedi Sedef.
Hiç yakışıyor muydu ona böyle söylemek, böyle kafa tutmak? Bunun öfkesiyle bir tokat attı Salim Abidin ona. Sonra bir düdük sesi duydular, Sedefin keskin, kısa, lirik koloratur soprano çığlığını bastıran. Sandal bir şeye çarptı ve ters döndü. İkisi de çarpmanın sesini duymuşlardı. Hatta Sedef önce yüzünün suya değdiğini bile ayırt edebilmişti. Tokattan önce, yazarımız, aşk, zaaf tiradını atarken Sedef, Boğaz'ın, denizin ne kadar ürkütücü göründüğünü düşünmüştü. Denizin dibi daha da ürkütücüydü. Pelerini ağırlık yapıyordu, çizmeleri külçe gibi olmuştu. Çırpınamıyordu. Gözlerini akacak cesareti bulmuştu. Hızla dibe doğru batıyordu. Kaza Bebek açıklarında olmuştu. Dönüp, Akıntı Burnu'na doğru yol alacaklardı, Salim Abidin küreklere yetişemeyeceğinden, motoru takmayı planlıyordu. Sedef ayaklarının bir türlü yere değmeyeceğini, çünkü güçlü bir akıntıya kapılmış olduğunu fark etti. Boğazın alt akıntısı soğuk karanlık sularda onu sürüklüyordu. Nefes almak için ağzını açmaya niyetlendi. Ama biraz daha nefessiz kalabilirdi. Bu, ona acı veren bir şeydi. Hiç kuşkusuz ölüme çok yakındı. Suyun sesini alışılmadık bir biçimde duyuyordu. Çevresindeki karanlık, kızıl bir ışıkla dolmuştu. Cehennem ateşinde yanmaya gidiyorum, diye düşündü. Bebeğinin ölümünden kendisini sorumlu tutuyordu. Bu sadece bu dünyada değil, öte dünyada da yanıp kül olmasını gerektirecek kadar büyük bir günahtı. Ne yani, şimdi öte dünyaya mı gidiyordu? O aptal uşağın notalarını atmamasını diledi. Ali Ferah ya da Oleg, olmadı kocasının eline geçmesini istedi, bestelediği operanın ve yazdığı librettonun. İçinde boğazına kadar, bademciklerine değecek yakınlığa kadar, bir sıvı yükseldi. Nedense ciğerlerinin patlayıp pıhtılaştığını düşündü. Ya da bütün organlarının pelteleşerek boğazına akın ettiğini. Belki de canıydı, ruhuydu içinden çıkmaya çalışan, bademciklerini gıdıklıyan. Çaresiz ağzını açtı. Boğulmaya karar vermişti.
Aklından gitmeyen dünyevi hayatının son görüntüsü, doğurduktan sonra içinden çıkan o iğrenç et topağı, plasentasıydı. Doğumhanedeki hemşire karşısına geçmiş, damarlı, kanlı tuhaf kütleyi, "İşte, içinde bebeğini besleyen, senin yarattığın bir organ," diye gözünün önünde sallayıp duruyordu. Başka bir şey görmek istiyor ama olmuyordu. Hayatının son görüntüsü, bir günahkâr olduğunu düşündürecek kadar aşağılayıcıydı. Öldüm diyebileceği bir anda burnunun dibinde kendisini yakalayıp yukarı doğru çeken yazarı gördü. Bayılmıştı. Salim Abidin'in su yüzüne çıktıkları andaki heyecanını göremedi. İncecik bir dip akıntısı, asansör gibi yukarı çekmişti onları. Bu kimin şansıydı?
"Buradayız," diye bağıracak kadar gücü vardı yazarımızın. Neredeyse üzerlerine doğru gelen teknenin karanlık ve girintili burnu onu hiç korkutmadı. Her şey o kadar kontrolündeydi ki Sedefin nabzını bile tuttu. Biraz ağır, biraz düzensiz, ama tıp tıp atıyordu nabzı. Sedef kendine gelse, ölmediği için değil, hafızasındaki o son hayat görüntüsüyle, kanlı iğrenç plasentasıyla ölmediğine sevinecekti.
Balıkçı teknesine çekilip ıslak yere yatırıldığında Salim Abidin bir kere daha onun "kötü meleklerin en güzeli" olduğunu düşündü. Güzel, beyaz bir balık gibi yüzüstü çevrilip sırtı ovuşturulmaya, ciğerlerindeki su çıkarılmaya başlanmıştı. Ciğerlerin biraz boşaldığına kanaat getiren balıkçılar, Sedefi kucaklayıp içeri taşırken, "Yaşıyor, yaşıyor gözlerini araladı," diye bağrıştıklarında, Salim Abidin onu hiç kurtarmamış olmayı istemişti. Bıraksaydı da kendisini reddeden o kadın ağır ağır Boğaz'ın derin sularına yollansa, çamurlu dibine çökse ve orada kalsaydı. Balıklar, pervaneler, güçlü akıntılar ondan geriye hiçbir iz bırakmasalardı. Belki ince uzun parmaklı eli, düzgün bacaklarıyla gövdesinin alt kısmı tenha bir sahile vururdu. Ama şimdi balıkçılar ellerinde tuttukları -temiz olduklarını söyledikleri- battaniyeyi içeride bir teknede olması çok garip olan, kadife kaplı bir kanepenin üzerine yatırılan Sedefin ıslak giysilerini çıkardıktan sonra üzerine örtmesini söylüyorlardı. Salim Abidin sessizce, balıkçıların korktuğunu düşündükleri için yakıp ağzına iliştirdikleri sigarayla içeri girdi. Sigara içmediğini de o an hatırladı. İçeride, sıcak odacıkta sigaranın beyaz dumanını gördüğü anda. Sigarayı söndürdü. Balıkçıların verdiği erkek giysilerini bir kenara bıraktı ve ağır ağır nefes almakta olan Sedefi soymaya başladı. Denizden çıkarılır çıkarılmaz yüzüstü yatırıldığı güvertede sırtı sıvazlanarak ağzından ne çok su çıkarılmıştı. Hatta ağzından ağır ağır sızan suyla birlikte minicik bir gümüş balığı da kendisini dışarı atıvermişti. Balıkçılar ciğerlerindeki suyun boşaldığına kanaat getirince Sedef öksürmüştü. Gerçi öksürüp son nefesini verebilirmiş. Balıkçıların anlattığına bakılırsa üç ay önce denizden çıkardıkları turist böyle ölmüş. Tam yaşayacak derken öksürmüş, son nefesini alıp gitmiş. Sedef gözlerini aralayıp başını çevirince, "Bu yaşayacak," demişlerdi.
O an, "Bu yaşayacak ama bensiz," diye düşünmüştü Salim Abidin. "Benim yanımda olmadan."
İçeride Sedefin üzerindeki ıslak giysileri çıkarırken de onsuz yaşamayı göze alamayacağını söyledi kendi kendisine. İlk defa bu kadar güçlü bir acı, aşk acısını hissediyordu. Aklını başından alan aşk, şimdi ona tarifsiz acılar veriyordu. Yo, bu kadarına dayanamazdı. Sedefi oracıkta, o lamboz deliğinden tekrar denize bırakabilirdi. Boğaz'da yaşayan bir balıkmış gibi. Onu ölümle kaybetmek daha az acı verecekti, ama yapamadı. Sedefi denizin dibinden çekmek için daldığında, onu iki akıntının buluştuğu yerde süs bebekler gibi asılı gördüğü o büyülü anda, onu kurtarmaktan vazgeçer gibi olmuştu. Sadece ölümünü çabuklaştırmak için onu Boğaz'ın çamurlu dibine itecekti. Takılıp kaldığı o güçlü akıntıdan kurtarıp cehennemin dibini boylamasını sağlayacaktı. Salim Abidin'i görünen yüzüyle ne kadar kötü ve küstah bilirsek bilelim o.bunu yapamadı. Ruhunun bize göstermediği, başından bu yana göremediğimiz, karanlık tarafında kalan iyilik ve şefkat hali kendini gösterdi. Belki de kötü, iyi bildiklerimizdi. Hayat, bizi yanıltarak gücünü göstermez mi?
Kıbrıslı savcı birazdan hayatın gücünü bizi yanıltarak gösterdiği gerçeğini yatalak şişkodan öğrenecek. Şimdilik o da bizim gibi meselelerin, insanların, hayatların, ruhların görünen, bize gösterilen yüzünü görebiliyor. Bir tek, pek sevdiği Rilke'nin dediği gibi, meyvenin çekirdeğini taşıması gibi kendimizde taşıdığımız ölümlerin görünmeyen yüzünü görebilmekle marifetli sayıyor kendini.
Dört gün öncesine gidip tanık olduğumuz bu kazaya, sonrasına daha dikkatli bakalım. Sedefin ıslak giysilerini neredeyse ağlayarak çıkaran Salim Abidin'i bir daha böyle göremezsiniz.
Bir erkek olarak soyduğu kadının pırıl pırıl tenini beğeniyor. Yumuşak karnını, hamilelikten olduğunu bilemediği çatlaklarla kuşatılmış baldırlarını ve bir çocuk donu gibi geniş kenarlı ve pamuklu beyaz donunu çıkardığında gördüğü cinsel organını beğeniyor. Israrla ona sahip olmak istiyor. Bir havluyla koltuk altlarını, apış arasını, boynunu ve memelerini kurularken, her sabah uyandığında onu görme arzusuna düşüyor. Artık yazamayacağını bildiği hayatında başka bir tutkusu olmalı. Bu, Sedef olmalı. Hayatında bu yeni tutkusu için bir yer açmışken böyle reddedilmek, sevgiliyi, soytarı, yakışıklı, yalancı bir Rus delikanlısına kaptırmak olacak iş değil.
Sedef başını çevirip inliyor. Battaniyenin altında yatıyor şimdi. Islak giysilerinin arasından bir anahtar düşüyor. Sedefe ait bir anahtar. Sihirli bir ses duymuş gibi, kendi bestelediği operada o olmadık yerde çalmaya başlayan ve operalarda pek nadir kullanılan mandolinin sesi gibi, garip bir ses olarak algılıyor bunu Sedef. Hipnozdan kalkan akıl hastaları gibi şak diye gözlerini açıyor. Boğaz'ın dibinde asılı kaldığı akıntılardan kurtarılmamış da o soğuk, sallantılı balıkçı teknesinde keyfine uykuya yatmış gibi. Başını çevirip yere düşen anahtarını görüyor.
"Onu bana ver," diyecek gücü yok. Başıyla, yazara anlamsız gelen bir istekle istiyor onu. Korkunç bir kazadan şans eseri kurtulmuşken, o kalkmış, yere düşen anahtarının kendisime verilmesini istiyor. İsteğini yerine getiriyor Salim Abidin. İnce bir halkaya geçirilmiş, iki Kale marka anahtarı, nasıl olduysa Boğaz'ın dibine çakılmayan bu iki anahtarı Sedefin avcuna bırakıyor. Sedef anahtarların bırakıldığı avcunu sıkıca kapıyor.
O anahtarlar Arnolfini'yle birlikte oturdukları evin anahtarlarıydı. Kovulduğu evin, şimdi gideceği evin. Ne Oleg, ne Nobelli bir yazar. O yeni bir hayata başlamak istemiyor. Ona yeni bir hayatı sunan Tanrı'nın gazabının büyük olacağını düşünüyor. Boğaz'ın karanlık sularına gömülmeyeceği, geçmiş hayatına, rutinine dönmeye kararlı. Kalp kıpıklıklarının, evlilik sıkıntılarının aşktan iyi olduğunu hissetti ölmek üzereyken. Onu pis bir günahkâr gibi suyun dibine, iğrenç plasentasını görerek ölüme gönderen aşktı; reddedilen aşktı, kabul edilen aşktı.
"Bana göre değil," diyor Sedef. Bunu Salim Abidin de duyuyor ama anlamıyor, sessizce yaklaştıkları kıyıyı gözlüyor. O soğuk, düzensiz kirli balıkçı kamarasında, ölmekten son anda kurtulan kadının kararından haberi yok. Aşkla bezenecek, donanacak yeni hayatını, hayatta kalacağı rutin evliliğine feda ediyor Sedef. Çocukça, anahtarları kaybetmediğine seviniyor. Buradan çıkıp eve gideceğine, kapıyı açıp gireceğine, kaldığı yerden devam edeceğine, karşı pencereye bakıp Ali Ferah'ı ve onun katatonik şizofren kız kardeşini, belki onun yanı başında dikilen görünmez Van Gogh'u göreceğine seviniyor. Kafasının içindeki orkestranın çok yakında yeniden yeni bir şeyler, kısa bir piyano sonatı ya da bir konçerto çalacağına inanıyor. Anahtarları kaybetmediğine seviniyor.
Sedef yürüyebilecek kadar iyi hissediyor kendisini. Üzerindeki erkek giysileri ve lastik çizmeleriyle tekneden inerken daha derin nefes almaya çalışıyor ama olmuyor. Ciğerleri yanıyor. Tanınmaz kılıklar içerisinde yürüyorlar. Nobel isimli sandalın battığı önce Sahil Güvenliğe, sandalın kime ait olduğu o bölgede çok iyi bilindiğinden, içinde ünlü yazarın olma ihtimaline karşı haber, birkaç şanslı gazetecinin kulağına çoktan gitmiş. Sahil Güvenlik botunun eşliğinde yanaştıkları kıyıya çıkarlarken fotoğrafları çekiliyor. Sonra o gazeteciler peşleri sıra geliyor ve hep bir ağızdan soru soruyorlar. Yazar cevap vermiyor. Parkın yola bakan kıyısında şoför ve uşak onları görerek koşuyorlar. Uşağın elindeki biri kırmızı, diğeri yeşil sıcak su dolu biyotları ilk fark eden Sedef oluyor ve gülüyor buna. Sonra jaguarın önünde park etmiş, merakla onları seyreden bir taksiye atlıyor. Salim Abidin'in ağzı şaşkınlıkla, düş kırıklığıyla açık kalıyor. Aşkı gözlerinin önünde kaçıp gidiyor. Elbette onu alıkoyacak, üzerine kapıları kilitleyecek, bir süre sonra da bu gönüllü tutsaklığa razı edecekti. Ama şimdi, kulakları deniz suyuyla tıkanmış zonklarken, Sedefin göz göre göre elinden kaçıp gidişine tanık oluyordu. Kendisinin bile ayakta duracak hali kalmamışken, ölü gibi denizden çekip çıkardığı kadın, kaçacak gücü kendinde bulabiliyordu. Hayatını karıştırıp giden şeytan olmalıydı bu. Ancak bir şeytan ölmekten yakayı kurtarıp kaçacak gücü kendinde bulabilirdi. Salim Abidin ağlamaklıydı. Bereket, bu halini gösteren tek kare fotoğrafı gazetelerde çıkmamıştı.
Çoğunluk 'Nobel Ödüllü Yazar Boğuluyordu' başlığıyla yayınlanan haberlerde, kendisine kurtarıldıkları teknedeki balıkçılar tarafından ödünç verilen balıkçı giysileriyle parkta yürür hali vardı. Sedef de yanı başındaydı ve sarı muşamba yağmurluk ona çok ama çok yakışmıştı.
Salim Abidin bir süre önce sizin de tanık olduğunuz üzere Japon böcek koleksiyoncusu Akira Muşaka'ya sattığı malikânesinde oturmuş, kaza dolayısıyla gelen 'geçmiş olsun,' 'acil şifalar,' 'ucuz atlattınız' mesajlarını okuyan uşağını dinliyor, gözünü kaza haberini süsleyen o fotoğraftan, fotoğraftaki Sedeften alamıyordu. Uşağına Nadya'nın cenaze sonrası çıkan haberleri kesip sakladığı dosyayı getirmesini söyledi. O fotoğraflarda da yanında tesadüfen Sedef vardı. Yere kadar inen peleriniyle kilisenin tam önünde durmuş, istemeden de olsa objektiflere bakmıştı.
Yazarın bir daha yazamayacağı, romanını bitiremeyeceği, ağlamasından belliydi. Uşağı, efendisinin aşkın tesiriyle döktüğü gözyaşlarının elindeki gazeteye pıt pıt damlayışını hayretle izledi. Sedef, Oleg'i seviyor olsa da, kendisini reddetmiş olsa da, onun gidebileceğini sanmıyordu. Heyhat, hayat yazarları da yanıltırdı!
32
O HAYAT OKUYUCUYU DA YANILTIR!
(
"Her şeyi gören ve bilen birisi vardır," diyor yatalak şişko. Kazanın sonucunu, yazarın ve yanındaki kumral kadının akıbetini öğrenmişti. İkisi de kazadan sağ olarak kurtulmuşlardı. Kıbrıslı savcı ve yatalak şişko, kaza mevzuunu duvardaki portreye, o portrede pencereden görünen sandala bakarak noktaladılar. Sandaldakilerin yüzü belirgin değildi. Ama yatalak şişko, dürbünü sayesinde Boğaz'dan geçen her şeyi istediği netlikte ve büyüklükte görebiliyordu.
Kıbrıslı savcının, portrenin altındaki imzayı okuması için bir dürbüne ihtiyacı vardı.
Yatalak şişko, "Bu portreyi yapan, ressam Ali Ferah," dediğinde yerinden fırlamış, gözlerini kısarak portreye, imzaya yaklaşmış ve inanmıştı: Ali Ferah. Portreyi Ali Ferah yapmıştı demek. Yatalak şişko, tanışıyor olmalarına çok şaşırdı. Salim Abidin vasıtasıyla tanışıyor olmalarına daha çok şaşırdı.
"Garip," dedi kendi kendine söylenerek. "Tanışıyor olmaları çok garip. Çünkü benim portremi yaparken tanımıyorlardı birbirlerini."
"Portreniz ne zaman yapıldı?"
"Bu kış. Yaklaşık bir ay önce bitti." Kadın şiş parmaklarıyla bir el hesabına girişti. Bu, şişmanlığının bile silemediği asaletini alıp götürdü:
"Neredeyse üç ay sürdü."
"Ali Ferah'la yazarın tanışmadığını, dost olmadıklarını nereden biliyorsunuz?"
"Çünkü ben, Salim Abidin sandalıyla geçerken, 'O kim biliyor musunuz?' demiştim. Kendisi, o güne kadar fotoğrafları ve televizyon dışında yazarı görmediğinden tanıyamamıştı. Bütün kitaplarını okuduğundan, yıllar önce ölen babasının tek bir kitabıyla yazara nasıl hayran olduğundan söz etmişti. Ben de Salim Abidin'in tek bir kitabını okuyamadığımı anlatmıştım. Stendhal'ın Kırmızı ve Siyah'ım sevdiğim halde hayret, onun hiçbir kitabını okuyamamıştım."
"Ali Ferah'ın, Salim Abidin'i tanımadığından eminsiniz öyleyse."
"Yalan söylememişse, evet."
"Yalan söyler miydi peki?"
Yatalak şişko kendisini daha da çirkinleştiren bir mimik yaparak dudak büktü:
"Bütün sanatçılar gibi o da tuhaftı. Aslında bütün insanlar biraz tuhaftır. Ruhlarımızın inik perdelerinin arkasında neler olup bittiğini bilemeyiz. Kimbilir, içerideki hizmetçi kızın ne pislikleri vardır. Benim, sizin. Hayatta yanılmadan ve kafamızı sakatlamadan kalabilmemiz mümkün mü?"
Kıbrıslı savcımız, bunu cevabı verilecek bir soru olarak görmedi. Dolayısıyla yatalak şişko devam etti:
"Ali Ferah'ı tanıyor olmanız büyük tesadüf." "İki kere Salim Abidin'in evinde karşılaştık. İlkinde Nadya'nın cesedi boğazdan yeni. çıkarılmıştı. Bilgisine başvurmak üzere yazarın evine gittiğimde yanında Ali Ferah da vardı. İkincisi de bir yemek davetiydi. Kazadaki kumral kadın da oradaydı. Evet, merakla söyleyeceklerinizi bekliyorum. Neyin görgü tanığısınız?"
"Tabii ki cinayetin. Nadya'nın ölümünün. Onu kimin öldürdüğünü biliyorsunuz?" "Ama siz gördünüz."
"Evet, bizzat gözlerimle gördüm. Nadya'yı Ali Ferah öldürdü."
Yatalak şişko yanılıyordu. Hayır, katil konusunda değil, Kıbrıslı savcının Nadya'yı kimin öldürdüğünü bildiğini söylediğinde yanılmıştı. Kış güneşi altında yanıp tutuşan Boğaz kadar aşikârdı, kadının Ali Ferah'tan söz etmesi üzerine bile Kıbrıslı savcı ondan şüphe etmemişti. O komik, iyi kalpli tuhaf, Picasso'ya çok benzeyen adam öldürmüştü Nadya'yı ha! Yatalak şişko, karşısındaki genç adamın şaşırmasına sevinmişti. Cinayeti, gördüklerini anlatma heyecanı içerisindeydi. Kıbrıslı savcının, kadının olayı iyi hikâye edeceği konusunda kuşkusu yoktu. Ölçülü ses tonu ve yerinde vurgularıyla istediği kadar uzun anlatabilirdi. Dayanılması güç olan odanın ağır havasıydı. Tabii bir de katilin Ali Ferah olduğu gerçeği:
"Üç yıldır şişmanlığım yüzünden hareket etme kabiliyetimi yitirdim. Öncesinde yürüyebiliyor, dışarı çıkabiliyor, en önemlisi bir yengeç gibi yan yan olsa bile kapılardan geçebiliyordum. Şişmanlığınızın hikâyesini dinlemeye gelmedim diyeceksiniz ama beni mazur görmelisiniz. Fırsat bu fırsat, karşımda bir yabancı var ve beni dinliyor."
Savcımız dinleyebilir, yatalak şişko istediği kadar uzun anlatabilirdi. Kendisine, Kıbrıs'ta annesiyle evde mahsur kaldıkları ve annesinin hep anlatarak onu oyaladığı, sonunda beklenen baskının gerçekleşip annesinin kazayla öldürüldüğü günü hatırlatmıştı. Annesinin ölüsüyle geçirdiği günler boyunca yemin edebilirdi ki yine aynı ses, annesinin sesi, anlatmayı, onu teskin etmeyi sürdürmüştü. Annesi annelerin en genci, en güzeli, en incesiydi. Vurulduğunda 29 yaşındaydı. Kıbrıslı savcının kendisini ebediyen annesiz hissetmesi bu yüzdendi. Şimdi baktığı fotoğraflar, en son hatırladığı yüz, kendisinden çok daha gençti. Artık anne olarak kabul edemeyeceği kadar genç kadının, şu yatalak şişkoyla hiçbir benzerliği yoktu, uzun uzun anlatması dışında:
"Dostlarımı ve hayatımı kaybettim bir anlamda, bu önüne geçilmez şişmanlıkla. Yatalaklığa bunca zaman dayanıp geçen yıl ciddi bir depresyona girdim. Canım sıkılıyordu. Şişmanlıktan değil, can sıkıntısından patlayacaktım. Evet, okuyordum. Salim Abidin'i okuyamasam bile diğer kitapları, romanları okuyordum. Belki çağımızın tek can sıkıntısı gidericisi televizyon ama korktuğum için televizyon da seyredemiyordum. Çünkü bir defasında benimle aynı kaderi paylaşan yatalak bir şişkonun haberini vermişti televizyonlar. Yataktan düşüp ayağını kırmıştı ve hastaneye götürülmesi gerekiyordu zavallıcığın. Ama onu taşıyan sedyeler kapılardan geçmiyordu. Sonunda evinin penceresini söktüler ve itfaiye yardımıyla onu pencereden aşağı sallandırdılar. Bir sedyede yatıyordu ve o sedye çelik halatların ucunda sallana sallana aşağı iniyordu. O kadının yüzündeki korkuyu paylaşıyordum. Onu anlıyordum. Komşuları kendilerine uzanan mikrofonlara kadının yataktan düştüğünde deprem olduğunu sandıklarını anlatıyorlardı gülüşerek, hayretle. Bir sirk hayvanı gibi izliyorlardı kadının sedyeyle havada dönüp durmasını. Korkunçtu. Televizyonu kapadım ve bir daha açmadım. Açtığımda aynı kaderi paylaştığım o zavallının hâlâ çelik bir haladın ucunda sallanıp durduğunu göreceğim korkusunu yaşıyordum. Dolayısıyla, beni can sıkıntısından kurtaracak televizyon da çöpe gitmiş oldu.
"Günlerce can sıkıntımı nasıl gidereceğimi düşündüm. Geçmişte de insanların canlarının sıkıldığını ve kendilerini nasıl oyaladıklarını düşündüm. İşte, portremi yaptırmak o zaman aklıma geldi. Buraya her gün iyi bir ressam gelip istediği kadar çalışsa, benim de poz vermek gibi bir işim olsa belki oyalanırdım. Ressamı bulmam zor olmadı. Eskiden yalı komşumuz olan, sadece yazlan yalılarına gelen Ferah ailesi vardı. Cihangir'de eski bir apartmanda yaşadıklarını bilirdim. Babalarının ölümünden sonra yalıya gelmediler ve sattılar. Zaten geldikleri yazlarda da hiç görüşmezdik. İçe kapanık bir aileydi. Yarı deli bir anne ve kızları vardı. Anne müstehcen şeyler anlatırdı. Bir defasında, bahçe duvarından eğilerek bahçıvanımıza kocasının kendisine 12 yaşında tecavüz ettiğini anlatmış. Annem selam vermemizi bile yasaklamıştı Ferah ailesine. Hoş, onların da böyle şeylere alındıkları yoktu. Bu tuhaf ailenin oğullarının ressam olduğunu biliyordum. Londra'da resim eğitimi aldığını. İyi bir koleksiyona sahip olan bir kuzenim var. Ali Ferah'dan övgüyle bahsettiğini duymuştum. Çok iyi resimleri olduğunu ama ısmarlama portre yapmakta direttiğini. Ben resimden anlamam. Sanattan da. Yaratık gibi bir şey oldum bu şişmanlık illetiyle. En kötüsü ruhumla, ruhumla da bir yaratık oldum. Sonunda arzu eden herkesin klasik bir imzadan çıkmış gibi portresini yapmakla ünlü Ali Ferah'a bir portre siparişi verdim. Geldi, görüştük ve anlaştık. Kibarca, hangi üslûpta, kimin imzasına yakın bir portre istediğimi sordu. Dersimi çalışmıştım. Kuzenim beni ancak Botero gibi resmedebileceğini söylemişti. Botero'yu bilir misiniz? Figürleri şişmiş ve yuvarlaktır. Meryem Ana ve kucağındaki İsa'yı bile şişman resmetmiştir. Ali Ferah herhalde kendimi 'Mona Lisa' gibi ya da Vermeer'in 'İnci Küpeli Kızı' gibi görmek isteyeceğimden korkuyordu. Birdenbire gülümsediğini hatırlıyorum. Rahatlık gülümsemesi. Derken çalışmaya başladık. Çalışırken çok huysuz ve gergindi. Sürekli gözlerini kırpıştırıp ovuşturuyordu. Bir keresinde gözlerinin önünden binlerce renk pigmentinin uçuştuğunu gördüğünü söylemişti."
"Hastalığının başlangıcı olabilir."
"Hangi hastalığının?"
"Ressamın renk körü benzen bir hastalığı olduğunu biliyorum."
"Olabilir. Portremi yaparken iyiydi. Tansiyonum var diyordu. Bu yüzden sadece bir kere renkleri karıştırdığını söylemişti. İnci küpemi beyaz yapacağına pembe yapmıştı. İçimden çalışmanın çok uzun sürmesini diliyordum. Çünkü arada sohbet ediyorduk. Radyoda neşeli şeyler çalıyordu ve ben de yanımda birisi olduğu için neşeleniyordum. Bir keresinde 'Quizas, Quizas, Quizas' çalmıştı. Birlikte söylemiştik."
O günleri anımsarken yatalak şişkonun yüzüne huzur çökmüştü. Toplu iğne başı kadar görülen ağzı neşeyle kıvrıldı. Elinde olmadan bir kere daha osurup, özür dileyerek anlatmaya devam etti:
"Çalışırken benimle ilgili sorular soruyordu. Yatakta nasıl oyalandığım gibi. O zaman pencereden Boğaz'ı izlediğimi söylemiştim ona. Yeğenimin bana bir dürbün hediye ettiğini, böylece daha çok eğlendiğimi. 'Şu akıp giden su bir yol kadar eğlendirebilir mi insanı?' demişti gülerek. Sonunda onun işlediği bir cinayeti buradan görebileceğimi düşünememişti. Her şeyi bilen ve gören birinin olduğundan habersizdi. Tanrı sevgisi ve korkusu yoktu çünkü onda. Bazen, o portremi yaparken garip bir telaşa kapılıyordum: Bu adam deli, sapık, ahlâksız bir aileden geliyor diyordum kendi kendime. Annemin çocukken onlara selam bile vermememizi tembihlediğini hatırlıyordum. Sonra yatağa mahkûm bir şişman olarak geliştirdiğim korkularım hortluyordu. Ya zorla üzerimdeki örtüyü kaldırır, geceliğimi sıyırır ve cinsel organımı görürse? İnsanların en çok kıpırdayamayacak kadar şişman birisinin cinsel organını ve dışkısının büyüklüğünü, çokluğunu merak ettiklerini düşünüyordum. Ali Ferah'ın tuhaflıklarından korkuyordum. Bir keresinde tuvalete gidemediğim için yatağımın altına kurulan özel bölmeye dışkıladığımı, çişlerimi şeffaf bir hortumun yine aynı bölmeye ulaştırdığını fark etmişti. O fark etmiş, ben de açıklama gereği duymuştum. Sonra günlerce bu mahrem sırrı onunla paylaşmanın verdiği azapla Ali Ferah'ın ısrarla cinsel organımı görmek istediği kâbuslara gömülmüştüm. Belki bana inanmıyorsunuz?"
"Niye?"
"Çünkü Ali Ferah'a açtığımı söylediğim mahrem sırlarımı hiç tereddütsüz sizinle konuşuyorum. Bunu ikiyüzlülük olarak kabul edebilirsiniz."
"Hayır, ben ilgiyle sizi dinliyorum."
Kıbrıslı savcının nezaketi yatalak şişkoyu ağlatmak üzereydi. Gözlerinin nemini parmak uçlarıyla silmesi ve yutkunması bu yüzdendi:
"İşte, kendimi oyaladığım şu Boğaz görüntüsünün de portremde olmasına karar verdik. Derken bir iki defa yazar Salim Abidin geçti kayığıyla ve onun üzerine sohbet etmeye başladık. Portremde yer alan sandal da onunkidir. Onun ve şu Ali Ferah'ın boğduğu kızın, neydi adı?"
"Nadya."
"Ha, Nadya'nın yüz hatları pek seçilmez ama gözlerinizi kısarak bakarsanız sandalın adını okuyabilirsiniz."
İkisi de gözlerini kısıp bakıyorlar.
"Evet, gördüğünüz gibi oyunları var portrenin. Resimleri resim, romanları roman yapan da budur zaten: Herkesin göremeyeceği inceliklerinin, oyunlarının olması. Neyse, ressamımız bir süre sonra Salim Abidin'i çok merak ettiğini, onunla tanışmak istediğini söyledi. Hatta komik bir şey de anlattı: Yazarın evinin önüne çağırdığı basın mensuplarına kıçını gösterdiği bir protestosu vardı. Hatırladınız mı?"
Savcımız evet anlamında başını salladı. Oturduğu koltukta iyice kaykılmıştı.
"İşte, o protestonun fotoğrafları günlerce gazetelerde çıkmıştı. Ali Ferah böyle bir.fotoğraftan bir resim yapmış. Bir gün getirmişti, çok gülmüştük. Tam yazarın kıçını açtığı anı gösteren bir fotoğrafın yağlıboyası, düşünebiliyor musunuz? Aynı gün, bana o tabloyu getirdiği gün, bunu yazara hediye etmesini söyledim. Her gün hangi saatlerde denize açılıp döndüklerini biliyorduk. Muhtemelen kayığını Bebek Parkı önünde demirliyordu. Orada bekleyip bu değerli tabloyu yazara takdim edebilirdi. Sanırım o gün, Ali Ferah parkta yazarı bekledi. Hatta görmüş de olabilir. Ama tabloyu ona vermediğini biliyorum. Sonra garip bir şey oldu ve bir sabah yazarın sandalında Ali Ferah'ı ve yazarın asistanını gördüm. Penceremin yakınından değil de daha açıklardan gidiyorlardı. Önce kadının yanındakinin yazar olmadığını fark edip heyecanlanmıştım. Ondan başka kiminle Boğaz gezisine çıkabilirdi ki. Dürbünümü elime alıp bakmıştım. Kadının yanındaki kim diye. Şaşkınlıkla dürbünü düşürdüğümü hatırlıyorum. Dürbünün sağ tarafındaki çatlak bu yüzdendir. Ali Ferah ertesi gün geldiğinde bana bu geziden söz etmedi. Penceremin dibinden geçip gittikleri halde benim onları görmediğimi düşünüyor olmalıydı. Belki beni ciddiye almıyordu. Evet, görmediğimi düşünüyor olabilirdi. Bakmasını bilmediğimi. Zaten bu itirafı size bu yüzden yapıyorum. Ali Ferah beni hiçe saydığı için. Her şeyi bir bilenin ve bir görenin olduğunu aklına getiremiyordu. Ama Tanrı inancı olmayan bir adamdan bu beklenebilir miydi? Şimdi cezasını çekerken, Tanrı'nın varlığını da kabul etsin. Bir yatakta çivilenmek ne demekmiş, bunu bir hücreye kapanarak anlarsın. Hoş, onu avutacak, önünde akıp gidecek bir su da yok."
"Ali Ferah ve Nadya'yı kaç kere birlikte sandalla dolaşırken gördünüz?"
"Üç kere."
"Ali Ferah size hiç Nadya'yla tanıştığından söz etmedi, öyle mi?
"Bir hafta sonra, bana kalırsa kendini tutamayarak, kızla tanıştığını anlattı. Sonra hiç söz etmedi."
"Size kızı, yani Nadya'yı nasıl anlattı?"
"Bu soruşturmaya yön verecek bir soru değil, savcı bey? Siz de meraktasınız, öyle değil mi?"
Yatalak şişko kırk yılın başı eline geçmiş fırsatları değerlendirmede becerikliydi:
"Bir tek kızın, ısrarla kız diyorum, Nadya'ydı adı, değil mi? İşte, Nadya'nın Rus olduğunu ve nişanlısının batan denizaltı Kursk'da öldüğünü anlattı bana. Bir buluşmalarında kız ona, nişanlısının denizaltının içinde havasızlıktan ölmek üzereyken yazdığı mektupları okumuş. O da bundan çok etkilenmiş filan. Asıl böyle şeylerden ben etkileniyordum. Sizlerin dışarıda, akıp giden hayatınızda başınıza onlarca şey gelebilir. Ama ben, çoğu zaman tek bir kişiyle, ya da hiç kimseyle konuşmadan kapatıyordum günü. Bana tuhaf şeyler anlatıldığında, bütün gece rüyalarımda o saçmalıklarla boğuşuyordum. Kursk denizaltısını unutmamam da bu yüzdendir. Geceler boyu kendimi o denizaltının içinde, tıkış tıkış yatarken gördüm. Sağıma soluma, sarı saçlı, soluk yüzlü, terli yapış yapış elli ve ürkütücü mavilikte gözleri olan denizciler dizilmişti. İçlerinden birisi havasızlıklarına çare olarak beni önerdi. Göğsünü açıp ciğerlerimdeki havayı boşaltacaklardı. Göz göre göre; bunu yaptılar da. Göğsümü yardılar ve bir balina büyüklüğünde olduğunu söyledikleri ciğerlerimi çıkardılar. Sonra, 'Acıktın mı?' diye sordular bana ve cinsel organlarını çıkarıp zorla ağzıma soktular. 'Hot dog' diyorlardı. İstersen mayonezini de yala yut! Hepsini görüyordum, korkunç bir acıyla, utançla, tiksintiyle kıvranıyordum. O allahsız şeytan kafama Kursk'u soktuğunda, geceler boyu bu kâbusları gördüm."
"Peki, cinayeti gördünüz mü?"
"Gözlerimle gördüm. Sabah çok erkendi. Bakın o gün, o kızcağızın boğulduğu gün, önce Salim Abidin'le açıldılar Boğaz'a. Yarım saat sonra döndüler. Bir yarım saat sonra da Ali Ferah'la kızı birlikte gördüm. Yine açıktan gidiyorlardı. Ama ince bir akıntıya yakalanıp çok uzakta da olsalar penceremin önünde takılı kaldılar. Kız geniş omuzluydu. Dimdik oturuyordu ve saçları fazlasıyla dağınıktı. Dudakları aralık, ha ağladı, ha ağlayacak bakıyordu. Zaten böyle düşündüğüm anda elleriyle yüzünü kapayıp ağlamaya başlamıştı! Ali Ferah'ın kızın önünde diz çöktüğünü gördüm. Onu ikna etmeye çalışır gibiydi. Sonra yerden aldığı bir şeyle kızın boğazını sıkmaya başladı. Kız sandalın ucundaki uzantıya sırtüstü uzanmıştı. Ali Ferah dizini kızın göğsüne bastırmıştı. Kızın ayakları ve elleri çok hızlı hareket ediyordu. Belli ki güçlü tekmeler ve yumruklar savuruyordu ama direnmeyi çabuk kesti, ölüme razı oldu. Ali Ferah kızın boğazını sıkmayı bırakmış, teknenin diğer ucuna geçmişti. Bir süre ellerini kenetleyip kızı seyretti. Kızın elleri ve kolları birkaç istemsiz hareketle oynadı. Bunun üzerine Ali Ferah oturduğu yerden kalkıp tekrar kızın başına gitti, eliyle yüzünü çevirdi. Sonra ayağına bir şey bağladı. Sadece zincirlerini görebildiğim bir şey. Sonra çevresine bakındı. Bana doğru da baktı. Dürbünün içinde göz göze gelmiştik. Yarı baygın gibi duran kızı yavaşça suya bıraktı. Yanından geçen birileri olsaydı bile onun bir kadını denize attığını düşünemezlerdi. Bir illüzyon gibi yaptı bunu. Kadının gövdesini sandalın kenarından ittirdi. Bu sandalın dengesini birazcık bozdu. Sandal yalpaladı. O anda göremediğim bir şey oldu, ama hissettim. Kız tekrar sandala çıkmak, tutunmak istemişti, tam ölmemiş de suya girince açılmış ve yükselmiş gibi. Ayağındaki ağırlıkla şansı kalmamış olmalıydı. Ali Ferah ağır ağır uzaklaştı. Geniş bir yay çizip geri döndü."
Yatalak şişko susmuştu. Kıbrıslı savcı ne diyeceğini bilemiyordu. Kekeleyerek sordu:
"Ali Ferah’ı sevmemenizin kişisel nedenini öğrenebilir miyim?"
"Bana kendi ailemi hatırlatıyordu. Onlar gibi dışarıdan, ilk bakışta, görünüşte yumuşak, iyi kalpli, saf görünüyordu. Ama asıl benlikleri çok çirkindi."
"Bir cinayet işlediği için mi o kadar kızgınsınız ona, yoksa size kaba davrandığı için mi?"
"Bana kaba davrandığını nereden çıkarıyorsunuz?"
"Onun için hakarete varan şeyler söylediniz."
"Öyle mi? Ali Ferah'la aramda kötü bir şey geçmedi. Hatta gençlik yıllarımda onların yalılarına geldiği yazlar uzaktan uzağa ondan hoşlanırdım da. Her şeyi anlattım. Bütün olanları, gördüklerimi."
Kıbrıslı savcı ayağa kalktı, gitmek üzereydi. Yatalak şişko bir kere daha osurdu. Savcının gözleri yatağın kenarından inen şeffaf hortuma takıldı. Fazlasıyla sarı olduğu seçilen idrar hızla akıp gidiyordu. Tam kapıdan çıkmak üzereyken kadın sordu:
"Anlattıklarımı dikkate alacak mısınız?" Savcı cevap veremedi. Gözü hâlâ şeffaf hortumun içinden artık damla damla inmekte olan koyu idrardaydı. Yatalak şişkonun anlattıklarına inanmış mıydı?
"Hayır, hayır, hiçbir şeye inanmıyorum," dedi kendi kendine. "Hiçbir şeye."
Veda faslını kısa kesip yatalak şişkonun yanından ayrılmıştı. Kadın okkalı bir osurukla uğurlamıştı onu. Borazanlar çalmış, kalenin kapıları açılmış gibi. Hizmetçi kızın açtığı kapıdan çıktı savcımız. Ciğerlerini temiz havayla doldurdu. Kokusuz, soğuk, sert havayla. Yatalak şişkonun yanında havasız kaldığını şimdi daha iyi hissediyordu. O kadın bütün ağırlığıyla üzerine oturmuş da soluk almasını engellemiş gibiydi. Bir insan durduk yerde nasıl böyle kokabilir, vücudu mütemadiyen odayı havaya uçuracak kalitede gaz salgılayabilirdi? Arabasını Bebek Parkı'nın önüne park etmişti. Oraya kadar yürüdü ve bir kere daha sordu kendine: .
"Ali Ferah'ın Nadya'nın katili olduğuna inanıyor musun?" O da bizim gibi yanılmış olmayı istemezdi.
33
SARMAŞIĞIN TEK BİR KÖKÜ VARDIR
YA DA BİR ROMAN HAYALİ
(
Ludmilla'yı bekliyorum. Ama ondan önce yazarla Sedefin başına gelenleri öğrendim. Arnolfini'yi ürkütmemek için ziyarete gidemesem de, geçmiş olsun notuyla birlikte bir çiçek gönderdim. Çiçek kötü bir seçimdi. Şimdi, gönderdiğim çiçeğin Sedefin salonunun bir köşesinde durduğunu görebiliyordum. Zavallı Sedef ortalarda görünmüyor, halen ciğerlerinde var olan deniz suyu nedeniyle içeride yatıyor olmalıydı.
Salim Abidin'i de aradım. Geçmiş olsun demek için. Temkinli ve tedirgin bir sesle cevapladı beni.
"Bugün için görüşelim," dedi. "Sizinle önemli bir konuşma yapacağım."
"İki dost olarak görüşeceğimiz önemli bir konu," diye geçirdim içimden. Ne olabilirdi ki bu? Sedef olmalıydı muhakkak. Belki ona yardım edip edemeyeceğimi soracaktı. Sonra kimden yana olduğumu, Oleg'den mi, ondan mı?
Birazdan Ludmilla gelecek ve bana almakta karar kılınan Moskova'daki evin ve daçanın fotoğraflarını gösterecek. Sonra gidiş planımızı yapacağız. Ama Ludmilla gecikti. Öyle ki birazdan yazar, jaguarını gönderip beni aldırtacak. Ne çok beklemişim Ludmilla'yı. Muhtemelen uykuya daldı. Bunu öğrenebilirim, oteline telefon ederek. Ama korkuyorum. Bensiz gitmiş olmasından, bana benzettiği, kimi zaman yerimizi değiştirdiği Boris'le çoktan daçanın yolunu tutmuş olmasından. Elim telefonun üzerinde. Beni yıkacak olan haberi almak bir telefon numarasına bakar. A-ha, telefon çalıyor. Celine arıyor, gelmek ve beni görmek istiyor.
"Şimdi Salim Abidin'in evine gidiyorum," dedim ona. "İki saatten önce de dönmem."
Telefonu çat diye suratıma kapattı. Kaltak. İyiden iyiye nefret etmiştim ondan. Pencerenin önüne dikildim yine. Hayır, Ludmilla'yı beklemiyordum. Yazarın jaguarını kesiyordu gözlerim. Son anda fark ettim Sedefi. Pencerede durmuş benim gibi, el sallıyordu. Yün şalına iyice sarınmış, iki büklüm olmuştu. Salim Abidin'in öldürücü aşkından sağ çıkmıştı, geçmişte olduğu yerde duruyordu. Titrek, çekingen el sallayışlarımızı fazla uzatmadık. Tam o anda Salim Abidin'in jaguarı sokağa girdi. Sedef dikkatle arabaya, jaguara bakıyordu. Bu ona hiçbir şey ifade etmiyor muydu? Anlaşılan, şimdi Arnolfini'nin kalesinde kendini daha güvende hissediyordu. Nasıl olsa alıştığı, bildiği bir tutsaklığı sürdürüyordu.
Vakit kaybetmeden aşağıya indim. Kaşmir paltomu giyerken üzerimi kokladım. Yıkanmama rağmen ısrarla o göğsü lekeli gömleğimi üstümden çıkarmıyordum. Kokmaması onu bir kez daha giyme konusunda beni cesaretlendirdi. Annemin dediği gibi, "Asiller ne kokar, ne akardı." Daha Tanrı katında engellenmiştir kokmaları, akmaları. Böyle bir büyüyle kuşatılıp ana rahmine düşürülmüşlerdir. Tecavüz ettiği bir hizmetçi kızıyla ailesinin kanını bozan babam, anlaşılan asilleri kokutmayan, akıtmayan büyüyü bozamamış.
Kapıdan çıkacakken, arkamdan Hayal seslendi:
"Ne zaman döneceksin?"
"Uzun sürmez," dedim.
"Ben Arles'e gidiyorum," dedi tereddütle. "Belki sen eve döndüğünde gitmiş oluruz. Vincent'la ben yani."
Donup kalmıştım. Vedalaşmam mı gerekiyordu, anlamadım?
"İyi yolculuklar," deyip bol şans diledim ona. Sadece ona, çünkü o anda yanında Van Gogh varmış gibi davranmıyordu. Peki, ben bu gerçek bir ayrılıkmış gibi mi davranmalıydım? Hem bu Arles'e gidiş nasıl olacaktı? Eve döndüğümde Hayal'i kendini asmış ya da doğramış olarak mı bulacaktım, yoksa kayıplara mı karışacaktı? Soğukkanlılığımı kaybetmeden kendime sorduğum sorular dönüp durdu kafamda. Beni kendime getiren Hayal'in bana iyi yolculuklar dilemesiydi. Ayrıca bol şans. İyi ama gidecek olan o değil miydi?
Ona gülümseyip çıktım. Dönüp sarılsam ağlayacaktım. Hayatımda bu kadar karışıklığa tahammül edemiyordum artık. Ludmilla Rusya'ya bensiz gitmiş olsa bile arkasından gidip onu arayacaktım. Aksi takdirde bu karışık hayatın içinde dağılıp gidebilirdim. Belki ben de sonunda hayali bir Arles yolculuğuna çıkabilirdim. Yanıma bir de hayali meşhur bir arkadaş, gerekirse Picasso'yu alırdım. Picasso ve Vladimir Starov'u. Jaguara bindiğimde ve tıpkı kendime Salim Abidin gibi bir poz verip arka koltuğa dimdik kurulduğumda Hayal'in beni uğurlamak için kapıya çıktığını fark ettim:
"İyi yolculuklar," diye bağırıyordu. "İyi yolculuklar."
Havanın böyle berbat olduğu bir gün bir yolculuğa çıkmayı istemezdim doğrusu. Bu soğukta, kirli puslu havada cennete bile gidilmezdi.
Şoförüne, Salim Abidin'in sağlığını sordum. O da uzun uzun anlattı. Dedikoducu. Böyleleriyle yazarın yaptığı gibi hiç konuşmamak en iyisi. Ama benim hiç konuşmamayı, muhatap olmamayı düşündüğüm bir durum ve insan olmadı hayatta. Portresini yaptığım o pis yatalak şişkoyla bile ne kibarca konuşmalar yapıyor, o küstah, aşağılık, osuruk kraliçesi psikopatın her türlü nazını çekiyordum. Zaten herkes yufka yürekli olduğumu söyler. Başıma gelen her şey taş gibi bir kalbim olmamasından. Picasso da bunu söylemişti bana, "Herkesi görmezden gelerek yaratabilirsin sadece." Görmezden gelmek gördüğünüz gibi benim yapamayacağım bir şeydi. Aksine bir şeytan gibi her şeyi görerek yaşama arzusundaydım. Picasso da öyleydi. Kendini kandırıyordu. Koskoca Picasso kendini mi kandırıyordu, diye gülmeyin bana. Bazen benim gibi yeniyetmelere öğüt vermeye bayılır bir hali vardı. Dünya ağzının içine düşecekken o, bundan zevk alıyordu. Salim Abidin de bir bakıma öyle. Hâlâ kendini değersiz ve önemsiz gören bir yanı var. Gerçi bu biraz da yalnızlığından kaynaklanıyor.
Değerli uşağın açtığı kapıdan giriyorum. Ütülenmiş gibi duruyor bu uşak. Gömleğiyle ceketi süper bir ütüden geçmiş gibi. Ayrıca saçları ve gülümsemesi de. Yazarın yanında bir sekreter filan da barındırması gerekir. Bütün işlerini bu ütülü uşağa yaptırması ne garip. Tam, Nobelli yazarımız çalışıyor diye salona alınacakken, gözlerimin önünde kapılar açılıyor ve ropdöşambrıyla Salim Abidin çıkıyor karşıma. Yanında romanını dikte eden o yazar kız var: Şebnem İşigüzel. Nazikçe el sıkışıp birbirimizin hatırını soruyoruz. Bu küçükhanıma sorabileceğim tek şey, romanın nasıl gittiği:
"Bitmek üzere," diyor.
"İyi," diyorum.
Sanki romanı Şebnem İşigüzel yazıyormuş gibi, adını da
ona soruyorum:
"Adı belli mi?"
Bu noktada Salim Abidin'in atılıp yazdırmakta olduğu romanın adını söylemesi çok doğal:
"Sarmaşık. Romanımın adı Sarmaşık."
"Bu imge günlerdir ne çok çıkıyor karşıma..." Biliyor musunuz, tam boşboğazlık edip bu sabah Sedefe çiçek niyetine eğer bulabilseydim sarmaşık göndermeyi düşündüğümü söyleyecektim. İnanın, dilimin ucuna geldi. Şu anda deve tüyü robdöşambrıyla pek komik görünen Salim Abidin'e Sedefi hatırlatmak, aç bir aslanı sevmek istemek gibi bir şey olurdu herhalde. Çok bitkin ve yorgun görünüyordu. Bu halde ne diye çalışıyor, olmadı benimle niye görüşmek istiyordu ki. İnsan bu halde günlerce uyuyabilirdi.
Şebnem İşigüzel'i arkasından bakakalarak uğurladık. Genç kadın kapıdan çıkar çıkmaz yazara sordum:
"Evi alan Japon bunun sevgilisi filan mı?"
"Hayır. O Japon, aile dostları. Herkes senin gibi çapkın değil dostum."
Salim Abidin bana çapkınlığı nasıl yakıştırabilirdi? Belki Ludmilla yüzünden. Ya da Şebnem İşigüzel'e ilgiyle bakmış olabilir miydim? Sanmam. Kız tipim değildi çünkü. Kendimi aklamak gibi bir çabam yoktu. Ev çok sıcaktı ve bu yüzden, "Ne içersiniz?" sorusuna, "Tatlı, bol buzlu bir martini," cevabını verdim. İsteğim, ısrarla bol buzlu viski içen yazar cephesinde şaşkınlık yaratmıştı. Mutlaka ona eşlik edeceğimi, olmadı, sıcak çikolata içeceğimi düşünmüş olmalıydı. Uşağı, bir viski daha isteyen yazarı kibarca uyardı ve hâlâ ciğerlerini yakmakta olan tuzlu suyu hatırlattı. Yazar bugün kendinde değil gibiydi. Suratı asık ve ısrarcıydı.
"Bu sabah Kıbrıslı savcıyla görüştüm," dedi. Diğer neden bu olabilirdi. Yazar, günler boyu aşk acısından mustarip kalacak değildi.
"Nadya'nın ölümüyle ilgili gelişmeler mi var?"
"Evet, hem de çok şaşırtıcı."
Doğrusu, bunları o kadar merak etmiyordum. Tanımadığım bir kızın garip ölümü... Ludmilla bile kız kardeşinin kim tarafından öldürüldüğünü merak etmiyordu. Hepimiz onu kimin öldürdüğünü biliyorduk. Kıbrıslı savcı elinden geleni yapacak, cinayete uygun bir katil bulacaktı. Gazeteler Salim Abidin ile Sedefin birlikte geçirdikleri kazadan sonra, benim günler sonra takip edebildiğim kadarıyla tuhaf imalarda bulunuyorlardı. Yazarın Sedefi boğmak istediği, bunun üzerine sandalın devrildiği, kadının hiç konuşmadığı, kaçtığı gibi. Belki buraya gelmeden önce Sedefle konuşmalıydım. Bu karanlık soğuk kış gününe hiç yakışmayan içeceğimi, martinimi yudumlarken hastalığım konusundaki sorularına muhatap oluyorum:
"Hastalığınız ne alemde? İyileşme alametleri devam ediyor mu?"
"Zaman zaman renkler belirip yok oluyor." "Yakın zamanda nörologa gittiniz mi?" "Hayır. Siz de biliyorsunuz, bu kış kendimi çok çetrefil işler içinde buldum ve renkler artık umrumda değil. Zaten portre ressamı olarak çalışmayacağım artık. Ludmilla'yla Rusya'ya yerleşince kendi resimlerimi yapacağım. Canım portre yapmak isterse de Ludmilla'yı. Hatta onu çizeceğim portreler kafamda biraz neo-klasisizmin portreciliğine yakın..."
"Ludmilla Rusya'ya döndü dostum."
Ne güzel bir tuzak. Gözleri parlayarak izliyor yazar bu can acıtıcı tuzağa düşmemi. Kurtulmam imkânsız. Bir aptal gibi geveliyor, kekeliyorum. Sonunda yine bir aptal gibi cebimden çıkardığım yumuşak beyaz bir mendille alnımı basan ter damlacıklarını siliyorum.
"Bilmiyordum," diyorum bütün açıksözlülüğümle.
"Bugün Nadya'nın katilinin kim olduğunu öğrendiğimizi ona bildirmek için aradığımda, otelden ayrıldığını ve Moskova'ya geri döndüğünü söylediler."
"Belki beni oradan arayacak. Yuvayı yapan dişi kuştur. Belki düzenimizi kuracak ve beni çağıracak."
"Evleri almasını sağlayacak parayı ona siz mi vermiştiniz?"
Bu sorunun ne gereği var?
"Evet."
"Elimizden Boris ve Ludmilla'ya mutluluklar dilemekten başka bir şey gelmez."
İnatla Boris'in kim olduğunu sormamaya yemin ediyorum. O üzüntüyle, kederle, kendini bilmez bir haldeyken bunu nasıl sormadığıma da şaşıyorum.
"Boris, büyük aşkı," diyor Salim Abidin, kendisini tutamayarak. Sessiz kalmam işime yaradı. Boris'in varlığını ve önemini bana anlatmaya kararlı:
"Bizzat Ludmilla'dan duymuştum. Boris, aile dostları. Lanetli büyük aşk. Uzun ve karışık bir hikâye."
Oturduğum koltukta iyice büzüşmüş olmalıydım. Söylediğim gibi üzüntüden ve kederden. Yine de hayatım boyunca orada öyle büzüşmüş, taşlaşmış olarak kalmayı dilerdim. Japon böcek koleksiyoncusu Akira Muşaka evi benim kederden donup kalmış bu halimle birlikte teslim alabilirdi. Anlaşılan Salim Abidin canımı iyice yakmaya kararlıydı:
"Sizinle konuşmak istediğim daha önemli şeyler var."
Başımı kaldırdım ve göz göze geldik. Yeni bombalarını bekliyordum.
"Dışarı çıkalım, ister misiniz? Bahçeye. Biraz yürüyüş ikimize de iyi gelir. Bu kadar kısa sürede böylesine yakın iki dost olmamıza rağmen bu güzel bahçede birlikte yürüyemedik."
"O yemek davetinde yürümüştük," deflim ben. Safça ve cılız bir sesle hatırlattım bunu.
"Peşimizde bir ahmaklar kafilesiyle. Darılmayın ama, o Van Gogh filan neydi öyle?"
Uşağın tuttuğu paltomu giydim. Celine'in peşindeki yıllık rutin takiplerimi sürdürdüğüm bir kış Paris'ten aldığım kaşmir paltomu. Yazar robdöşambrıyla çıkacaktı dışarı. Bu, alışkanlığı olmalıydı. Hatırlasanıza, Nadya'yla birlikte bahçe duvarının tepesindeki paparazzi tarafından çekilmiş fotoğrafında da öyleydi. Bahçeye çıktık. Salim Abidin bana bahçeyi, ağaçları anlatmaya başladı. Meğer bu evi çok ünlü bir botanikçiden almış. Adam ona ilham vermiş, 'Aşkın Kanıtı'ndaki botanikçi kahramanı yaratmış. Bu yüzden kendisi de bir botanikçi kadar bilgiliymiş. Romanları yazılmadan evvel ona hep çok şey öğretmiş. Muhtemelen bana söyleyeceği çok önemli şeyler vardı. Bahçenin kendisine ilham veren, yaz kış yeşil kalan sarmaşıkların hikâyesini dinleyerek havuzun başına kadar geldik. Havuz doluydu. İkimizin aksi suya düşüyordu. Suya düşen aksimde gerçekten Picasso'ya benzediğimi düşündüm. Beni tanıdığınız gün pencereye bakarken düşündüğüm gibi. Bu defa bakışlarım da o efsane gibiydi. Ne yazık ki bendeniz bir efsane olamadan ölüp gidecektim. Eğer Salim Abidin, Şebnem İşigüzel'e yazdırdığı romanında benden söz etmediyse tabii ki.
Havuzun biçimini ve güzelliğini yeni fark ediyordum. Derin, geniş bir serinleme havuzuydu anlaşılan. Simsiyah doğal taşlardan yapılmıştı ve içini yaz kış yeşil kalan sarmaşıklar bürümüştü. Sarmaşıklar havuzun kenarından, içine doğru iniyordu. Bu haliyle sarmaşık dolu bir vazoyu andırıyordu havuz. Eskiden havuzun ortasından yükselen bir kaide varmış. Kaidenin üstünde de bir kadın başı. Bu baş ağzına kadar su dolu bir çanağın içinde duruyor gibiymiş. Salim Abidin bunu çok yakın zamanda, Nadya'nın boğularak öldüğünü, öldürüldüğünü öğrendiğinde kaldırılmasını istemiş. Ona, boğularak ölen Nadyacığı hatırlatıyormuş. Kaide ve çanak bahçenin bir köşesinde duruyormuş. Ancak kadın başı kaldırılırken havuzun dibini boylamış.
"Ebediyen boğulmak üzere," diyor Salim Abidin.
Bütün bunları elleri arkadan bağlı, mütemadiyen yere bakarak ve düşünceli düşünceli anlatıyor. Sonra aniden bana dönüp:
"Uzatmaya gerek yok," diyor. "Uzatmaya hiç gerek yok. Yakın zamanda beni çok üzen iki şeyi öğrendim. İlki, nörologun o sakar sekreterinden. Bana, sizin benim hayranım olduğunuzu söyledi."
Bunda şaşıracak ne var, diye düşündüm. Yoksa siz de şaşırmış mıydınız?
"Bunu bana hiç hissettirmemiştiniz."
"Neyi?" dedim saflıkla.
"Hayranlığınızı, beni gözlediğinizi, izlediğinizi, benimle tanışmak istediğinizi, bunun için özel randevular talep ettiğinizi. Kendi beninizden vazgeçmeden, başkaları olmak istediğinizden, böyle bir takıntınız olduğundan bana hiç söz etmemiştiniz."
Salim Abidin bütün bunları avaz avaz bağırarak söylemişti. Özel ormanı, yaz kış yeşil kalabilen sarmaşıkların dalları sahiplerinin gür sesiyle titremişti.
Cevap vermek için ağzımı açmaya yeltendiğim anda, "İkincisi," diye bağırdı. "İkincisi bana, Nadya'yı sizin öldürdüğünüz söylendi."
Şaşkınlıktan bayılabilirdim. Bayılıp şu havuza düşebilirdim. O şaşkınlık anında yazarla göz göze geldik. Ama o bir an, gözünü benden kaçırdı. Ayak seslerini duyduğum bir şeye, benim arkamdan gelmek üzere olan bir şeye bakmaya başladı. Benim kadar şaşkın ve hayretler içinde görünüyordu. Dayanamayıp ben de dönüp baktım. Gelen Celine'di. Kocaman adımlarla geliyordu. Her adımı, astarı Burberry desenli paltosunun eteklerini havalandırıyordu. Bir elinde, üzerine rüya ekranını çizdiğim 'Ekber'in Acısı' vardı. Diğer elindekini çok geç fark ettim. Celine, diğer elinde minicik, pırıl pırıl,kabul etmeliyim ki eline çok yakışmış görünen bir silahla üzerimize doğru geliyordu. Bilmem bir kez daha, "Zafer senin olsun, intikam benim," deyişini hatırlatmama gerek var mıydı? Doğrudan bana hitaben konuştu:
"Seni öldürmeye geldim."
"İntikamını almaya."
"Sus," diye bağırdı Celine. Bu defa onun sesiyle inledi Salim Abidin'in özel ormanı, Van Gogh'un görünmez elleriyle okşadığı, ayağımın altındaki yılanyastığı bitkisi. Celine'in bu kızgınlığını, bu kızgınlığın nedenini, elindeki o tam ortasında, simsiyah bir dikdörtgenin yer aldığı tabloyu, bu tablonun onun için önemini Salim Abidin'in anlamasına imkân yoktu. Durum, yazdığı romanlardaki kadar karışıktı. Ben bütün iyi niyetimle konumuza dönmek istedim.
"İtiraf etmek isterim ki," dedim. Bunu, başımı hafifçe yazara doğru çevirerek söyledim.
Celine tekrar, "Sus!" diye bağırdı. El dikişi deri çantasını boynuna çapraz asmıştı. Çantanın ön cebinden Milan Kundura’nın Bilmemekti görünüyordu. Onu orada unutmuş, kitabı hâlâ bitirememiş olmalıydı. O kitapta şöyle denildiğini hatırladım:
"Ölmüş bir kadın, hiçbir iftirayı çürütemez."
Bunu dönüp Salim Abidin'e söylemek isterdim. Göğsüme doğru nişan almış bir silaha karşı neler düşünüyordum. Belki silah, Celine'in deri eldivenli elleri arasında kaybolacak kadar küçük ve tabii ki eline çok yakışmış olup, estetik durduğundan, onu ciddiye almıyordum.
Salim Abidin, "Dur, itiraf edecek," diyerek bir adım öne çıktı ve benim tam önüme geçti. Koskoca Nobelli yazar, babamın ölüm döşeğinde hayran olduğu Salim Abidin beni korumak mı istiyordu, yoksa Nadya'yı öldürdüğümü itiraf etmemi mi bekliyordu?
"Önce anlatsın, itiraf etsin," dedi tekrar. Demek, sonra ölmeme müsaade vardı. Yoksa onun romanında öyle miydi? Bu arada, "Ölmüş bir kadın hiçbir iftirayı çürütemez," diyebilirdim. "İtiraf etsin" ricası, Celine açısından bir şey ifade etmiyordu. O intikamını almaya gelmişti. Tetiği çekti. İki defa. Salim Abidin'in özel ormanı bu defa silah sesiyle inledi. Yazar tam göğsüne isabet eden iki kurşunla bana doğru döndü, dengesini sağlayamayarak üzerime düştü. Ben de, geri geri giderek ve üzerimdeki yükle ayakta durmasını beceremeyerek, Celine gelmeden önce şaşkınlıktan düşmeyi istediğim havuza.
Salim Abidin'le ikimiz kucak kucağa, havuzun dibine doğru yol alıyorduk. Celine beni öldürmek isterken yazarı vurduğu minik silahınım arkamızdan havuza attı, silah omzumun kenarından geçip bizden önce dibi boyladı. Ardından biz, sarmaşıklardan görünmeyen karanlık havuzun dibine düşüverdik.
Salim Abidin bana sımsıkı sarılmıştı. Öyle ağırdı ki onu yukarı çekmem imkânsızdı. Yakamı ondan kurtarmaya çalıştım. Su yüzüne çıksam, onun için yardım çağırabilirdim. Bu defa sarmaşıklar dolandı ayaklarıma, çırpındıkça belime kadar çıktılar. Canlı gibi, bir ahtapot gibi kuşattılar, kucak kucağa havuzun dibinde oturan Salim Abidin'le beni. Ciğerlerimdeki hava bütün bunları ayrıntılarıyla görmeme, şimdilik hayatta kalmama imkân tanıyordu. Bu sayede o karaltıda havuzun dibindeki kadın heykeli başını da görmüş oldum. Salim Abidin'in göğsündeki kurşun deliklerinden kan sızıyordu. Bu kanlar -eğer yazarımızın kanı bütün faniler gibi kırmızıysa- aramıza kızıl bir perde çekmişti. Şaşkınlıkla bakışıyorduk bu perdenin gerisinden. Daha ölmemişti. Başını sallayıp duruyordu. Ben ise hâlâ onun yazdığı gibi yaşayıp yaşamadığını merak ediyordum. Şebnem İşigüzel'e yazdırdığı son romanı Sarmaşık'ın böyle bir sonunun olup olmadığını. Sonra benim hakkımda söylenenlere inanıp inanmadığınızı merak ediyordum.
Havuzdan çıkamayacağıma inandığımda, bildiğim tek şey bütün bunların benim hikâyem, sarmaşık misali hayatımın bir parçası olduğuydu. Sanırım, Salim Abidin aramızdaki o kızıl kan perdesinin ardında, "Bu benim romanım," demeye çalışıyordu. Evet, kesinlikle böyle diyordu: "Bültenim romanım."
Siz de biliyorsunuz ki bu benim hayatim. Ve benim hayatım, Salim Abidin'e bir roman hayali olamayacak kadar değerlidir. Başımdan geçenlere ve bu ölüme şahitsiniz. Şahidim, Salim Abidin'in biricik okurları olan sizlersiniz.
24 Şubat-8 Temmuz 2002
1 Kendince bir akrep yapar suda yüzen kuğu. (y.n.)
BİTTİ